4. bölüm. gel...

2220 Kelimeler
Firuze... Şafak sökmeden hemen önce, köyün camisinden yükselen yanık selâ sesiyle gözlerimi açtım. Boğazımda bir yumru, kalbimde ise dün geceden kalma o ağır, kurşun gibi kütle vardı. Yorganın altından çıkmak, o kapıyı açıp avluya adım atmak dünyanın en ağır işi gibi geliyordu... Vücudumdaki o hırslı keselenmenin sızısı her hareketimde kendini hatırlatıyor, sanki tenim o adamın dokunduğu yerleri hala taze bir yara gibi saklıyordu. ama kalkmaya mecburdum. Sabah uykusu asla çeken biri değildim. bana rahatlık değil, Zorluk yakışırdı derdi annem... Yavaşça kalktım. Kardeşlerim hala masum bir uykunun kollarındaydı. Geceliğimi banyoda yıkayıp ıslak bıraktığım için üzerimde dünkü kalın entarim vardı; kırışmış, ruhum gibi hırpalanmıştı... Aynaya bakmaya korkarak odadan çıktım. Mutfağa süzülüp ocağa çaydanlığı doldurup altını yaktım. mutfaktan çıkıp banyoda elimi yüzümü yıkayıp tekrar mutfağa girdiğimde. Çaydanlığın fokurtusu sessiz evi doldururken, dış kapının mandalının yavaşça kalktığını duydum. Kalbim bir kez daha o suçlu ritmine döndü. başımı sesizce mutfağın kapısına çevirdiğikde Gelenin babam olduğunu görünce derince nefes aldım... Elinde süt kovalarıyla içeri girdiğinde yüzündeki o sert ama huzurlu ifadeyi görünce yerin dibine girmek istedim. "Erkencisin Firuzem," dedi babam, kovaları tezgaha bırakırken. "Aferin kızım, misafirimiz var, izzet ikramda kusur etmeyelim. Şehirli adamdır, bizim gibi kaba saba sofraya alışık değildir ama gönlümüz zengindir evvelallah." Düğümlenen boğazımla sadece başımı salladım. Lal Firuze'ydim ben... Dilim dönmüyordu ki anlatayım. "Baba, bu adam gece yarısı belimi tuttu, kulağıma fısıldadı" diyemezdim. Bu söz, babamın alnındaki o tertemiz kırışıklıkları kanatır, evin direğini yıkardı. hiç şey söylemeden Kahvaltıyı hazırlarken ellerim titriyordu. Peyniri dilimlerken, zeytinleri tabağa dizerken hep o pencereden dışarıya, dut ağacının altına bakıyordum. Masada kimse yoktu ama o tütün kokusu burnuma gelmeye devam ediyordu... babam "Hadi çağır bakalım misafiri," dedi sofraya otururken. "Odanın kapısını çal, uyandıysa gelsin buyursun." dedi şen şakrak sesiyle. Olduğum yerde donup kaldım. O karanlık odanın kapısına gitmek, o adamla göz göze gelmek... belki de odada değildi... hem ben dün kapıyı yüzüne kilitlenmiştim ki, boğazımı temizleyerek "Ben... Ben çayları koyayım baba," diye kekeledim. Ama babam duymamıştı bile, çoktan ekmeğini bölmeye başlamıştı. " hadi Firuze... yaylanma kızım!" babamın ikazı ile Mecbur kaldım. Ayaklarım geri geri gitse de mutfaktan çıkıp misafir odasının kapısına vardım. bir kaç saniye boyunca kapıda beklesem de Elim kapı koluna uzandı ama dokunamadım. Sanki o ahşap kapı sıcaktı, dokunsam parmaklarım yanacaktı. Tam kapıyı çalmak için elimi kaldırmıştım ki, kapı içeriden hızla açıldı. ve o yabancı tüm ihtişamı ile Karşımdaydı... Güneş ışığı holün loşluğuna vururken, o yine o siyah gömleğiyle, sanki gece o avluda beni hapseden o değilmiş gibi dimdik duruyordu. iyi de nasıl içeri girmişti... Saçları ıslaktı, belli ki o da benden hemen sonra yıkanmıştı. ama bu adam fazla rahattı... hem de bayya rahattı.. Bakışları yüzüme değdiğinde, dün geceki o tekinsiz parıltının yerini usta bir nezaket almıştı. Ama sadece gözlerinin en derininde, o "Sürmeli" deyişinin yankısı saklıydı. "Günaydın Firuze Hanım," dedi, sesi o kadar normal, o kadar mesafeliydi ki bir an dün geceyi gerçekten uydurduğumu sandım. ama bu kez Firuze dememişti... Firuze hanım demişti... Cevap vermeden başımı öne eğip kenara çekildim. bana baktığını, hatta derin bir iç çektiğini bile anladım ama başımı kaldırıp da bakmadım. O ise bir kaç saniye sonra yanımdan geçerken ceketinin ucu hafifçe koluma bilerek çarptı; sanki elektrik çarpmış gibi irkildim. başımı kaldırıp arkasımdan şok ve rahatsızlık ile bakarken, o mutfak kapısından girdiği an omzunun üzerinde dönüp bana baktı... gözleni kısık, dudakları o muzır gülüşle tekrar önüne döndü ve içeri girdi... ben nefes almayı unutmuş gibi arkasında mutfağa girdiğimde, onu Sofraya otururken, babamla şen şakrak sohbete başladığını gördüm. Ben ise bir hayalet gibi, mutfakla oda arasında mekik dokumaya, çaylarını tazelemeye koyuldum... "Eee, evladım," dedi babam, bardağından büyük bir yudum alarak. "Yolculuk ne tarafa? Bizim buralarda pek yabancı barınmaz ama sen pek bir sevdin bizim köyü sanki." Adam, elindeki çatalı bırakıp bakışlarını doğrudan bana, elinde çaydanlıkla bekleyen bana çevirdi. Dudaklarının kenarında o belli belirsiz, can yakan gülümseme belirdi. "Valla amca," dedi sesi çelik gibi sert ama kadife gibi yumuşak bir tonda. "Benim gidecek yolum çoktu aslında. Ama dün gece bu avluda öyle bir şey gördüm, öyle bir koku duydum ki... Sanki bütün yollarım burada kesildi. Gitmek kolay da, arkada bırakmak zor olanı buldum sanırım." dedi... Babam ise gülerek, "Gönlünü bir güzele kaptırdın herhalde şehirli!" diye şaka yaptı. O ise bakışlarını bir an bile gözlerimden ayırmadan, fısıldar gibi cevap verdi, "Gönül kaptırmak ne kelime amca... Ben ömrümü o kömür karası gözlerde kaybettim." diyerek babama karşılık verdi... bana neydi bilmiyorum ama boynumdan omurgama doğru yine dün geceki gibi bir ürperti geçti... Çaydanlık elimden kayıp gidecekti az kalsın. Sıcak su parmaklarıma damladı ama acısını hissetmedim... ne arsız, ne edepsizdi bu adam böyle... adam en sonunda babama dönüp, " bey amca... diyorim ki, sen mi baksan su benim merete... hem kasabaya götürene kadar canım çıkar vallahi " dedi babamın şen şakrak sesini taklit ederek. Babam, elindeki zeytin parçasını ağzına atarken kaşlarını hafifçe çattı. Şehirli adamın altındaki o parlak, heybetli araba dünden beri avlunun ortasında yabancı bir kaya gibi duruyordu. Babamın eski traktöründen başka metal yığınına eli değmişliği azdı... "Evlat," dedi babam mahcup bir sesle, "Benim elim nasırlıdır, kabadır. Senin o lüks aracın dilinden ben ne anlayayım? İnce iş ister o, teknoloji ister. Kasabanın tamircisi bile korkar ona anahtar vurmaya." Adam, çayından son yudumu alıp bardağı tabağına öyle bir güvenle bıraktı ki, sesi mutfakta yankılandı. Bakışları babamın üzerinde yumuşadı ama göz ucuyla tezgahın önünde, ocağın başında bekleyen beni de hapsetmeyi ihmal etmedi. zampara... ne diye iki de bir bakıyordu. hiç anası bacısı yok muydu bunun? babam bir anlasa bu delici bakışları, anca o arabayı onun münasip yerlerine sokar öyle kasabaya gönderirdi... ama o gözlerini bende alıp "Yaparsın amca, yaparsın," dedi gülerek. Sesi, sanki dünyadaki en basit işten bahsediyormuş gibi rahattı. "Makineler aynıdır; canı yağdır, ruhu ateştir. Seninkiler gibi tecrübeli eller dokunmazsa o araba küser, çalışmaz. Hem kasabaya kadar çekici beklemek ölüm... Sen bir bak hele, ben de başında durur, çıraklık ederim sana." Babam, gururu okşanmış bir edayla ayağa kalktı. "Eh, madem öyle diyorsun... Bir bakalım bakalım şu şehirli beygirine." adam da Babamın ayaklanması ile, İkisi birlikte dışarı, avlunun yakıcı sabah güneşine çıktılar. Ben ise mutfak tezgahına yaslanmış, nefesimi tutarak onlara baktım pencereden. neden bu adamdan rahatsız oldum bilmiyorum... ama içimde bu adama dair bir şüphe vardı... Babam önde, o adam ise hemen arkasında... Adamın devasa gölgesi, babamın yaşlı omuzlarını yutuyordu sanki. Arabanın kaputunu açtılar. Babam eğilmiş, motorun karmaşık düzenine şüpheyle bakarken, adam ceketini çıkarıp masanın üzerine attı. Gömleğinin kollarını dirseklerine kadar ağır ağır katladı. O sırada, babamın bir alet istemesi için içeri sesleneceğini bildiğim o saniyede, adamın başı aniden eve doğru döndü. pencereye doğru döndüğü an irkildim. gözleri ok gibi beni bulunca eliyle koymuş gibi Pencerenin ardındaki beni gördü... Babam motorun içine gömülmüşken, adam önce irkilmiş Halime sırıtıp, sonra dudaklarını oynatarak sessizce bir kelime fısıldadı. Okuyabiliyordum, tek kelimelik"Gel." idi... ne sanıyordu bu züppe kendini... Gitmemeliydim. Babamın olduğu yere, onun nefesinin ulaştığı o açıklığa çıkmamalıydım. Ama hemen ardından babamın o yok ssesi duyuldu, "Firuze! Getir bakayım şu lokma takımını kilerdeki raftan yavrum!" bıkkın bir nefes verdim... yine Mecburdum. Titreyen ellerimle kilerden ağır metal kutuyu kaptım. Avluya çıktığımda güneş gözlerimi kamaştırdı. Babamın yanına yaklaştım, ağır kutuyu uzatırken dizlerim birbirine çarpıyordu. Babam kutuyu alıp tekrar motorun derinliklerine daldığında, aramızdaki o bir adımlık mesafede adamın sıcaklığını hissettim. Babam, "Şu vidayı tut hele evlat, elim kaymasın," dediğinde; adam eğildi, eli babamın elinin yanına yerleşti ama gözleri tam dibindeki benim çıplak ayaklarıma, entarimin eteğine çivilendi. "Tutuyorum amca," dedi sesi boğuklaşarak. başını kaputtan çıkartıp, bana doğru döndü, Sonra babam duymayacak kadar kısık bir sesle, sadece benim duyabileceğim o tekinsiz tonda ekledi, "Gece o banyoda çok yormuşsun kendini Firuze... Yanakların hala o sıcak suyun renginde. Keselenmek temizler sanıyorsun ama... Bazı izler derinin altında kalır, yıkayarak çıkmaz." dedi dudaklarını ısırarak... ben yerimde put kesildim âdeta... ne dedi o... yoksa gerçekten beni izledi mi? nefesim yine boğazımda düğüm düğüm olurken, Başımı kaldırdığım an, babamın motorun arkasından kafasını çıkarıp "Ne dedin evlat?" diye sormasıyla dünya durdu... Adam, yüzündeki o kusursuz maskeyi saniyeler içinde geri takıp babama döndü. "Dedim ki amca, Firuze kızın çok hamarat. Sabah sabah her yeri pırıl pırıl yapmış, ellerine sağlık." dedi bana göz kırparak... bana... bana göz kırpma... bana göz kırpmıştı, hem de babamın yanında... ama Babam olanlardan habersiz gururla gülümsedi. " öyledir" dedi... Ben ise o an anladım; bu arabanın bozulması tesadüf değildi. Bu adam, babamı o kaputun altına hapsetmiş, beni ise kendi karanlığına adım adım çekiyordu. ama o an içimdeki o dilsiz kız, ilk kez isyanın kor ateşiyle kavruldu. Boğazımda düğümlenen o yılların sessizliği, bir anda yırtıcı bir çığlığa dönüştü. Babamın nasırlı ellerinin o lüks metalin içinde kaybolması, adamın pervasızca fısıldadığı o mahrem kelimeler... Artık dayanacak gücüm kalmadı.. "Baba!" dedim, sesim kısıktı ama bir o kadar da keskin. Titreyen ellerimi havada savururken gözlerimi bir an bile o adamın yüzünden ayırmadım "Sen anlamazsın bu zengin kaputundan... Gönder kasabaya baksınlar! Bir şey kırılır, dökülür; elinde kalır sonra!" dedim kekeleyerek. Adam, duyduğu bu beklenmedik çıkışla duraksadı. Sol kaşı hafifçe yukarı kalkarken, gözlerinde hayranlıkla karışık derin bir şaşkınlık belirdi. Lal bildiği kızın dilindeki bu zehirli ama cesur çıkış, onu durdurmak yerine sanki daha da harlamıştı belli ki... Ma ben bu terbiyesizliğe susamazdım. adımı kirletemezdim. Babam, kaputun altından kafasını hızla kaldırıp bana baktı. gözlerinde bariz bir şaşkınlık vardı, "Firuze..." dedi hayretle. "Noldu yavrum? İyisin ya?" bu soruyla içimdeki o kontrolsüz sinirle devam ettim, sesim titriyordu. "Ne anlarız biz bu hurdadan baba! Elimizde kalır, gönder gitsin!" Avlunun ortasında ağır bir sessizlik oldu. Rüzgar bile sustu sanki. Babam kızını hiç böyle görmemişti, işte buna emindim; onun o uysal, görünmez kızı gitmiş, yerine canı yanmış bir aslan kesilmişti... "Firuze, kızım... Noldu, niye böyle celallendin durup dururken?" diye sordu, sesi hala o saf şaşkınlıkla doluydu. bir an babamın o şefkatli ve masum bakışlarını görünce bir anda söndüm. Yaptığım hareketin, sesimi yükseltmenin bu kültürdeki ağırlığı altında ezildiğimi hissettim. Utanç, bir dalga gibi boynumdan yukarı tırmandı. Dudaklarımı kanatana kadar ısırdım, bakışlarımı yere indirdim. "Özür... Özür dilerim baba," diye kekeledim. sesim az önceki fırtınadan eser kalmamış bir fısıltıya dönüştü. "Ne bileyim... Elinde kalır, adamın malına zarar gelir diye korktum." lafımın devamını getirmeden utançla Arkamı dönüp hızla mutfağa doğru koşarken, omuzlarımın sarsıldığını hissediyordum... içeri girdiğimde Mutfak bana dar geldi... kekeme... Dilsiz, lal bilinen Firuze bu gün bir yabancı yüzünden babasına dişlerini göstermişti haaa.. Mutfak tezgahına tutundum, parmak uçlarım beyazlayana kadar mermeri sıktım. Göğsüm, az önce babama karşı fırlattığım o zehirli kelimelerin ağırlığıyla inip kalkıyordu. "Ne yaptın Firuze?" diye fısıldadım kendi kendime. "Ne yaptın sen?" Hayatım boyunca sesini yükseltmemiş, gölge gibi yaşamış ben, şimdi avlunun ortasında fırtına koparmıştım. Utanç, bir kor gibi boğazımdan yukarı tırmanıyordu. Babamın o şaşkın bakışı, "Kızım ne oldu?" deyişi... Kalbim bir kuşun kanat çırpışı gibi göğüs kafesimi dövüyordu. Ama en çok da o adamın bakışı... O alaycı, her şeyi bilen, "gördüğünden memnunum" diyen bakışı ruhumu talan etmişti. Hıçkırığımı bastırmak için elimi ağzıma kapattım. Gözyaşlarım, az önce hırsla kuruladığım tezgaha damlıyordu. Dışarıdan babamın sesi geldi, o her zamanki saf, iyi niyetli sesi, "Hadi evlat, sen de yorulma artık. Belli ki bu makine bizim dilimizden anlamayacak. Geç içeri, Firuze bir kahve daha yapsın sana, gönlün ferahlasın." Duyduğum her kelime sırtıma inen bir kırbaç gibiydi. "Hayır baba," demek istedim. "Gelmesin, sokma onu bu eve!" Ama dilim yine o eski, prangalı haline dönmüştü. Sadece sustum. Saniyeler geçmedi ki, mutfak kapısında o devasa gölge belirdi. Güneşi arkasına almıştı, yüzü karanlıktaydı ama o tütün ve sert parfüm kokusu mutfağın rutubetli havasını saniyeler içinde dağıttı. Adımları ağır, kendinden emin ve bir o kadar da sessizdi. Tezgaha arkamı dönüp kaçacak yer aradım, onunla göz göze gelmekten, aynı atmosferin havasını solumaktan kaçınmak istedim. ama mutfak daralmıştı. O ise durmadı. Babamın dışarıdaki alet çantasını toplama sesleri gelirken, o mutfağın içine süzüldü. Aramızdaki mesafe azaldıkça nefesim kesiliyordu. bir anda "Sesin..." dedi, sesi bir fısıltıdan farksız ama bir gök gürültüsü kadar güçlüydü. "o hırçın çıkan Sesin, o sürmeli gözlerinden bile daha güzelmiş Firuze." Yüzüne bakmadım. Bakarsam yanacaktım, biliyordum. Başımı eğip titreyen ellerimle boş fincanlara uzandım. dilim damağım kurumuş, avazım çıktığı kadar bağırarak onu bu evden kovamak istiyordum. Ama o, bir adım daha attı. Elini tezgaha, hemen elimin yanına koydu. Teninin sıcaklığı, aramızdaki o incecik boşluğu yakıp geçti. "Bana 'hurda' dedin," dedi, hafifçe gülerek. Eğildi, nefesi kulağıma çarptı; az kalsın elimdeki fincanı düşürecektim. "Benim o lüks makineme, benim dünyama 'hurda' dedin... Ama bilmezsin ki, ben o hurda için değil, bu kerpiç evin içindeki o gizli hazine için buradayım. Babana çemkirirken ki o hallerin... Dişlerini göstermen... İnan bana, seni daha da kıymetli kıldı gözümde. ve inan bana seni şimdi daha bir merak ettim... seni keşfetmek boynumun borcu olsun Firuze..." daha fazla dayanamayıp Bir anda tüm cesaretimi toplayarak başımı kaldırdım. Gözlerimden benden bağımsız yaşlar süzülürken ona baktım. "Gidin buradan," diye fısıldadım, sesim titreyerek. "Neden yapıyorsunuz bunu? Biz kendi halimizde insanlarız. Neden huzurumuzu bozuyorsunuz? lütfen bu saçmalığa bir son verin... niyetiniz nedir anlamadım ama hiçte tekin olmadığınız bakışlarınızdan belli" dedim öfkeyle... önce yutkunarak yanağımdan akan damlaya... sonra ise derin bir nefes alarak Dudakları büküldü, gözlerindeki o karanlık parıltı daha da yoğunlaştı. Elini kaldırdı, dokunacak sandım, geri çekildim ama o sadece havada bıraktı elini. "Huzur mu?" dedi, hırıltılı bir sesle. "Senin o sessizliğin huzur değil Firuze, o bir hapishane. Ve ben o hapishanenin kapısını kırmaya geldim. İstediğin kadar kaç, istediğin kadar 'git' de... Ben dün gece o banyonun kapısında senin nefesini duyduğum an, tenini gördüğüm an bu yolu dönülmez kıldım." ağzım açık kaldı... biliyordum... biliyordum beni izlemişti... ağzımı açıp çemkireceğik an, Tam o sırada babamın ayak sesleri eşiğe yaklaştı. ben daha ne olduğunu anlamadan Adam bir saniyede geri çekildi, yüzüne o sahte, misafir maskesini taktı. Ben ise elimdeki kahve cezvesiyle, sanki az önce ruhum teslim alınmamış gibi, tir tir titreyerek ocağın başına döndüm...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE