Her şey yıllar önce, babamın anneme olan o büyük aşkıyla başlamış. Annem, Mardin’in o uçsuz bucaksız ama bir o kadar da ağır törelerle çevrili topraklarında nefes alamadığını hissettiğinde, babam bir an bile tereddüt etmemiş. Kendi köklerini, aşiretini ve doğup büyüdüğü toprakları geride bırakıp; annemi, beni ve abimi yanına alarak İstanbul’a taşınmış.
İstanbul, bizim için özgürlüğün adıydı. Ben burada büyüdüm, burada okudum. Mardin benim için sadece büyüklerimin anlattığı uzak bir masaldı; içindeki o sert kurallardan ve aşiret bağlarından uzakta, modern bir genç kadın olarak yetiştim. Abim de aynı şekilde, İstanbul’un ritmine ayak uyduran, hayat dolu bir adam olmuştu.
Geçen hafta, hayatın omuzlarıma bindirdiği yorgunluğu atmak için ailemden izin istedim. İki yakın kız arkadaşımla birlikte, şehirden biraz uzaklaşmak, deniz havası almak için lüks bir otele iki günlük bir kaçamak yapmaya karar verdik. Çantalarımızı heyecanla hazırlarken, o otelde yaşayacaklarımın tüm hayatımı ve ailemi yeniden Mardin’in o karanlık gölgesine çekeceğinden henüz haberim yoktu.
Miray ve İrem’le geçirdiğim her an zaten benim için bir terapi gibiydi ama bu tatil fikri hepimize ilaç gibi gelmişti. Arabanın pencerelerini sonuna kadar açmış, rüzgarın saçlarımızı dağıtmasına izin vererek şarkılar eşliğinde otele vardık. Şehrin gürültüsü arkamızda kalırken, karşımızdaki lüks otelin ihtişamı bile içimizdeki neşeyi gölgeleyemiyordu.
Odaya yerleşir yerleşmez kendimizi dışarı attık. İlk durağımız, masmavi sularıyla bizi çağıran havuz başı oldu. Güneşin tenimizi ısıtmasına izin verirken Miray’ın bitmek bilmeyen şakaları ve İrem’in her anımızı fotoğraflama çabasıyla kahkahalarımız otelin bahçesinde yankılanıyordu. İstanbul’un o ağır, boğucu havasından sonra burada olmak, sadece "Evin" olabilmek o kadar değerliydi ki...
Öğleden sonra rotamızı otelin spa merkezine çevirdik. Kapıdan içeri girdiğimiz anda bizi karşılayan o keskin ama huzur veren yasemin ve okaliptüs kokusu ruhumu dinginleştirmeye yetti. Loş ışıkların altında, su seslerinin yankılandığı o mistik atmosferde kendimi dünyanın geri kalanından tamamen kopmuş hissettim. Önce sıcak taş masajıyla tüm kemiklerimin rahatladığını hissettim; omuzlarımdaki o görünmez yükler sanki birer birer akıp gidiyordu. Ardından girdiğimiz buhar banyosunda İrem ve Miray ile fısıldaşarak gelecek hayallerimizden, mezuniyetten, çalışmak istediğimiz o büyük projelerden bahsettik.
Cildimiz ışıl ışıl, zihnimiz ise tertemiz bir şekilde spadan çıktığımızda, kendimi hiç olmadığım kadar hafiflemiş hissediyordum. Akşam yemeği için hazırlanmak üzere odalarımıza dağılırken aynadaki aksime baktım. Gözlerimin içi parlıyordu. O an, bu huzurun sadece iki gün süreceğini ve kaderimin o akşam yemeğinde bana hayatımın en büyük oyununu oynayacağını aklımın ucundan bile geçirmemiştim.
Spadan çıktıktan sonra kendimizi tam anlamıyla yenilenmiş hissediyorduk. Akşam yemeği için üzerime en sevdiğim, vücudumu saran siyah elbisemi giydim, saçlarımı serbest bıraktım. Miray ve İrem de en az benim kadar göz alıcı görünüyorlardı. Otelin o şık restoranında, kristal şamdanların ışığı altında uzun ve keyifli bir yemek yedik. Mezeler, hafif bir müzik ve bitmek bilmeyen sohbetimiz... Her şey kusursuz bir rüya gibiydi.
Yemeğin ardından enerjimiz hala çok yüksekti, bu yüzden otelin en üst katındaki bar kısmına geçmeye karar verdik. İçeri girdiğimiz an, bas vuruşları nabzımla birleşen hareketli bir müzik karşıladı bizi. Renkli ışıklar, havada süzülen hafif bir parfüm kokusu ve dans eden insanlar... Biz de bar taburelerine tünedik, birkaç kokteyl sipariş ettik. Alkolün kana karışmasıyla birlikte dünya biraz daha bulanık ama bir o kadar da eğlenceli bir yer haline gelmişti. Kendimi müziğin ritmine bırakmış, kızlarla birlikte kahkahalar atarak dans ediyordum.
Bir ara dengemi bulmakta zorlandığımı hissettim. Başım hafifçe döndü, ayağımdaki yüksek topukluların azizliğine uğradım. Tam o sırada zemin ayağımın altından kaydı ve geriye doğru sendeledim. Kalbim ağzımda, kendimi sert bir yere çarpacağımı beklerken, belime dolanan çok güçlü bir el buna izin vermedi.
O an sanki mekandaki müzik durdu, ışıklar sadece bizim üzerimizde sabitlendi. Sırtım, çelik kadar sert ama bir o kadar da güven veren geniş bir göğse çarptı. O kadar sıkı ve korumacı bir tutuştu ki bu, boşluğa düşme korkum bir anda yok olup gitti. Burnuma keskin, erkeksi, içerisinde odunsu notalar barındıran büyüleyici bir parfüm kokusu doldu. Yavaşça beni doğrulttuğunda, hala belimdeki elini çekmemişti.
Yavaşça arkama dönüp başımı kaldırdığımda, hayatımda gördüğüm en keskin, en derin bakışlarla karşılaştım. Simsiyah saçları, kemikli yüz hatları ve sanki ruhumun en derinini okumaya çalışan o koyu renk gözleri beni olduğum yere çiviledi. Bakışlarımız birbirine kilitlendi; saniyeler mi geçti yoksa dakikalar mı bilmiyorum. Gözlerindeki o yoğunluk, içimde daha önce hiç tatmadığım bir fırtınayı başlattı.
Nefesimi toparlamaya çalışarak hafifçe geri çekildim ama ellerim hala onun kollarının üzerindeydi. Boğazımı temizleyip, hafifçe gülümsedim. "Teşekkür ederim... Az kalsın yeri boylayacaktım," dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak.
Nazikçe elimi ona doğru uzattım. O an nedense kimliğimin daha az kullanılan, daha gizemli bulduğum tarafını öne çıkarmak istedim. "Ben Aşkın," dedim, gözlerinin içine meydan okurcasına bakarak.
Elinin sıcaklığı elime geçtiğinde, vücudumdan bir elektrik akımı geçtiğini hissettim. Elimi sıkıca kavradı, parmakları tenimde iz bırakacak kadar kararlıydı ama bir o kadar da centilmenceydi. Dudaklarının kenarında belli belirsiz, gizemli bir kıvrılma oluştu. O derin sesiyle sadece benim duyabileceğim şekilde cevap verdi:
"Memnun oldum Aşkın... Ben de Ateş."
İkimiz de o an aslında gerçek kimliklerimizin en gölgede kalan isimlerini söylemiştik. Ben Evin’i, o Cihan’ı saklamıştı. İki yabancı gibi, isimlerimizin arkasına saklanarak birbirimizin ruhuna ilk dokunuşu o barda gerçekleştirmiştik.
Elim hâlâ Ateş’in elinin içindeyken, etrafımızdaki kalabalık ve gürültü sanki görünmez bir duvarın arkasında kalmıştı. Gözlerindeki o yoğun, insanı içine çeken derinlikte kaybolduğumu hissediyordum. "Ateş," demişti. İsmi, ruhunda taşıdığı o kor gibi sıcak ve tehlikeli tınıyı doğrular nitelikteydi.
"Buraya hep mi böyle fırtına gibi düşersin Aşkın?" diye sordu, sesindeki o hafif alaycı ama bir o kadar da ilgili ton içimi titretmişti. Hafifçe gülümsedim, alkolün verdiği cesaret ve onun yaydığı o tuhaf çekim gücüyle gözlerimi bir an bile kaçırmadım.
"Genelde ayaklarım yere sağlam basar ama sanırım bu akşam dengemi bozan bir şeyler var," dedim, imalı bir şekilde. Tam o sırada aramızdaki o yoğun sessizliği bozan, Miray ve İrem’in neşeli sesleri oldu.
"Aşkın! Neredesin kızım sen, her yerde seni arıyoruz!" diye seslendi Miray, yanımıza ulaştığında. İrem ise yanımda duran bu heybetli adamı fark edince bir an duraksadı, bakışlarındaki şaşkınlığı gizleyemedi. İkisi de aramızdaki o garip elektriği hissetmiş gibi bir bana bir de Ateş’e baktılar.
Miray koluma girip beni hafifçe kendine doğru çekerken, "Hadi canım, çok yorulduk zaten, odaya çıkalım artık. Yarın erkenciyiz," dedi. Gitmek istemiyordum. O an, o bakışların altından ayrılmak sanki yarım kalacak bir hikâyenin ilk cümlesini kurup noktayı koyamamak gibi geliyordu.
Ateş, ellerini yavaşça cebine yerleştirdi. Miray ve İrem'in varlığını fark etse de, bakışlarını bir saniye bile üzerimden çekmedi. O an sanki koca barda sadece ikimiz vardık ve o, zihnime bu anı kazımak istiyordu.
"Gidiyorum o zaman... İyi geceler," diyebildim sadece.
Ateş, hafifçe başını eğdi, o keskin yüz hatlarında yine o gizemli tebessüm belirdi. "İyi geceler Aşkın. Ama dikkat et, bazı dengeler bir kez bozulunca tekrar kurulması zordur," dedi. Sesi o kadar derinden ve anlamlı gelmişti ki, ne demek istediğini o an çözememiştim.
Kızlarla birlikte asansöre doğru yürürken arkama bakma isteğime engel olamadım. Ateş hâlâ bıraktığım yerde duruyordu. Kalabalığın içinde, o uzun boyu ve dik duruşuyla bir kaya gibi sarsılmaz görünüyordu. Gözleri üzerimdeydi; öyle derin, öyle sahiplenici bir bakıştı ki bu, asansörün kapıları kapanana kadar tenimin yandığını hissettim.
Odaya çıktığımızda kızlar hemen yataklara devrilip gecenin kritiğini yapmaya başladılar ama ben pencerenin kenarına gidip dışarıdaki karanlığa baktım. Kalbim, alışık olmadığım bir ritimle çarpıyordu. "Ateş," diye fısıldadım kendi kendime. Kim olduğunu, nereden geldiğini bilmiyordum ama o ismin ve o bakışların hayatımda bir şeyleri kalıcı olarak değiştirdiğini hissedebiliyordum. Üzerimi değiştirip yatağa girdiğimde, burnuma hâlâ onun o odunsu, erkeksi kokusu geliyordu.
Mardin’in tozlu yollarından kaçan ailemin kızı olarak, o gece bir Ateş’in içine düştüğümden habersiz, derin bir uykuya daldım.
Güneşin odaya dolan ilk ışıklarıyla uyandığımda, zihnimde hâlâ o derin, puslu ses yankılanıyordu: "Ateş." Gece boyunca rüyamda o keskin bakışları görmüştüm. Yataktan kalkar kalkmaz Miray ve İrem’in meraklı bakışları altında kendimi bir sorgu odasında buldum. Aynanın karşısında saçlarımı tararken, gece yaşadığım o tuhaf çekimi, belimi tutan elin sıcaklığını ve o ismin bende bıraktığı etkiyi bir çırpıda anlattım onlara. "Kızım, adam resmen bir film jönü gibi girdi hayatına!" diyerek takılıyorlardı bana.
Üzerime uçuş uçuş, beyaz keten bir elbise giyip hafif bir makyaj yaptım. Kızlarla birlikte şen şakrak bir halde kahvaltı salonuna inmek üzere asansöre bindik. Restoranın girişine geldiğimizde, açık büfenin olduğu tarafa doğru ilerliyordum ki bir anlık dalgınlıkla önümü görmedim. Tam köşeyi dönerken sert, adeta kaya gibi bir kütleye çarptım.
Dengemi kaybedip geriye doğru savrulacakken, o tanıdık, güçlü eller yine devreye girdi. Omuzlarımdan tutup beni sabitledi. Başımı kaldırdığımda karşımda yine o vardı. Ateş. Üzerinde keten, lacivert bir gömlek vardı ve yakaları hafifçe açıktı; gündüz ışığında daha da heybetli, daha da yakışıklı görünüyordu.
"Dikkat et..." dedi, ama cümlesini bitirmeden gözlerimin içine bakıp gülümsedi. "Dikkat et dememe gerek yok sanırım, sen zaten hep böyle rüzgâr gibi esiyorsun Aşkın."
Nefesim yine kesilmişti. "Sanırım seninle her karşılaştığımızda bir düşme tehlikesi atlatıyorum Ateş," dedim, sesimdeki heyecanı gizlemeye çalışarak. Ellerini omuzlarımdan yavaşça çekti ama gözlerini bir saniye bile ayırmadı. O an, etrafımızdaki insanların gürültüsü, çatal bıçak sesleri tamamen silindi.
Cebinden şık, mat siyah bir kartvizit çıkarıp parmaklarımın arasına bıraktı. Kartın soğukluğu tenime değerken, o sıcak sesiyle devam etti: "Bu akşam bu otelin sahil restoranında, baş başa bir yemek yiyelim istiyorum. Ne dersin?"
Beklemediğim bu doğrudan teklif karşısında bir an duraksadım. İçimdeki bir ses Mardinli bir ailenin kızı olduğumu hatırlatıp "Dur," diyordu ama diğer ses, bu adamın gizemine kapılmam gerektiğini haykırıyordu. Kartı avcumun içinde sıktım. "Bu akşam mı?" diye sordum, sesimdeki meraklı tınıya engel olamayarak.
"Evet, bu akşam. Gün batımında seni bekliyor olacağım," dedi, kararlı bir tavırla.
Hafifçe başımı salladım. "Peki... Kabul ediyorum."
Dudaklarında o zafer kazanmışçasına beliren hafif tebessümle, "Görüşürüz Aşkın," diyerek yanımdan geçip gitti. O uzaklaşırken ben olduğum yerde çakılı kalmıştım. Arkamdan gelen Miray ve İrem’in "Kızım neler oluyor?" çığlıklarını ancak o zaman fark edebildim. Masaya oturduğumuzda, tabağımdakilere hiç dokunmadan onlara olanları, o kartı ve akşamki randevuyu heyecanla anlattım. Kalbim, akşamın gelmesini bekleyen bir kuş gibi göğüs kafesimde çırpınmaya başlamıştı bile.