Gördüğü şeyin gerçekliğini sorgulayacak vakti bile bulamamıştı Seher. Arkasına dönüp Seher’i gören Bora ellerinde koyu kırmızı güllerle, yüzünde yan bir gülüşle ona doğru ilerliyordu. Adımları tam Seher’in önünde durdu. Kapı önündeki tüm aile üyeleri yüzlerinde gülümsemeyle onları izliyordu. Bu Seher için hiçbir tepki veremeyeceği anlamına geliyordu.
Bora elindeki gülleri şaşkınlıktan açılmış gözlerle ona bakan Seher’e uzattı. Seher’in içinden şu an o gülleri karşısında sırıtan adamın kafasında parçalamak geçiyordu ama kapı önünde ‘evlatlarının mutluluğunu’ izleyen aileler varken böyle bir şey yapamazdı. Şaşkınlığını gizlemeye çalışarak gülleri aldı.
“Çok güzel olmuşsun.” dedi Bora gülleri verirken. Seher sinirini tebessümüne yedirerek kimseye fark ettirmeyecek şekilde dişlerinin arasından fısıldadı.
“Ne işin var senin burada?”
“Aşk olsun. O kadar mesajlaştık. Çarşamba günü istemeye geleceğiz dedik. Unutmuş olamazsın.”
Bora’nın tavrına sinirlenen Seher tam omzuna bir tane geçirecekti ki gülen yüzlerin hala onları izlediğini hatırladı. “Tek kelime daha etmeden içeri geç. Seninle sonra konuşacağız.” deyip aile üyeleriyle selamlaşmalarını bitirmiş olan ‘Karacan’ ailesinin üyelerine baktı. Bol kadınlı bir aileydi. Bora, Seher’in yanında yerini alarak aile üyelerini birbiriyle tanıştırmaya başladı..
“Halit Bey tanıştırayım halam Asude.” Kıyafetleriyle ve duruşuyla çok asil görünen esmer kadın başıyla tekrardan selam verdi. “Halit Bey Seher’in babası.” Bu cümleyi de halasına dönerek söylemişti Bora. “Halamın kızı Alara." Alara gözlerini herkesin üzerinde dolaştırdı ve dizlerini bükerek selamını verdi. “Babamın eşiyle zaten tanışıyorsunuzdur.” Bunu der demez dikkat çekici beyaz elbisesiyle kendini öne atan kadın konuştu. “Tabi ki tanışıyoruz. Görüşmeyeli nasılsınız Halit Bey?” diyerek kendini gösterdi. “Babam malumunuz hastalığından dolayı evden çıkması önerilmediğinden kendisi gelemedi.” diyerek üvey annesinin sorusunu bertaraf etti.
“Bilirim tabi bilirim. Bu akşam yüzükleri takalım. Büyük nişanımızı sizin yalıda yaparız artık. Baban da mutluluğunuza şahit olmuş olur.” Tebessüm ederek yanıtladı Bora bu öneriyi “Çok iyi düşünmüşsünüz.”
Sonra birkaç adım ötesinde duran kıza çevirdi bakışlarını. “Bu da kardeşim Melis.” Daha sonra yan yana duran ikizlere çevirdi kafasını. “Siz de Seher’in kardeşleri Arda ve Asya olmalısınız.” Onlar da gülümseyerek onayladı Bora’yı. Herkesin birbiriyle tokalaşması bittiğinde hep birlikte salona geçtiler.
Seher elindeki telefonuyla Arda ve Asya ile olan gruplarına bir mesaj attı. “Çabuk kış bahçesiyle alakalı bir konu açın! Bora’yla orada konuşmam lazım” İkisine de aynı anda gelen mesaj sesi neyse ki aile büyüklerinin sohbetinden dolayı duyulmamıştı. Ama Bora’nın gözü Seher’in üzerinde olduğu için kardeşlerine mesaj attığını anlamıştı. Mesajı okuyan Arda ve Asya birkaç saniye bakıştılar. İkiz telepatisiyle konuşuyorlardı şu an. Çok geçmeden kafalarıyla birbirlerini onayladılar ve Asya konuşmaya başladı.
“Getirdiğin güller ne kadar güzelmiş Bora abi.” Asya’nın herkesin dikkatini çekmek isteyen ses tonu başarılı olmuştu.
“Sağ ol Asya'cım. Umarım ablan da beğenmiştir. Gerçi bir şey söylemedi ama kırmızı gülleri sevdiğini biliyorum.” Sadece ilk cümleyi Asya’ya bakarak söylemişti. Diğer cümlelerinde gözünü Seher’den ayırmadı.
“Birbirinizi kısa sürede iyi tanımışsınız demek ki. Bravo Bora’cım sen de onca işin gücünün arasında bizim kızın hangi çeşit çiçek sevdiğini aklında tutmuşsun.” Babasının konuyu dağıtmasına müsaade etmeden bu sefer de Arda girdi söze.
“Doğru çok sever ablam gülleri. Ama kusura bakma enişte ablamın yetiştirdikleri kadar güzel değiller.” Seher, kardeşleri bu kadar cingöz olduğu için ilk defa gurur duyuyordu.
“Doğru, sen çiçek yetiştiriyordun değil mi Seher? Bahsetmiştin.” Hayır, bahsetmemişti. Şu an her ne yapmaya çalışıyorlarsa onlara yardım ediyordu.
“Evet evet, arkada bir kış bahçemiz var. Görsen çiçekçi dükkanı sanırsın.” Hayır ne gerek var diyorum, istediğinde kendine çiçek alacak birini bulmak yerine çiçekleri kendi yetiştiriyor bizim kız.” Halit Bey’in yine lafa atlayışı Seher’in sinirden titrettiği bacağının daha da titremesine sebep oluyordu. Neyse ki Asya ile Arda babalarını hiç duymuyormuş gibi amaçları doğrultusunda konuşmaya devam ediyorlardı.
“Hiç fotoğraflarını gösterdin mi peki abla” diye sordu Asya. En hanım hanımcık en saf haliyle gerçek Asya’dan çok farklıydı.
Sıranın ona geldiğini anlayan Seher lafa girdi. “Hayır fırsat olmadı. İstersen şimdi gösterebilirim Bora.” dedi. Bora ismine yaptığı vurguyu sadece şu an karşısındaki kızın amacını anlamış bir şekilde sırıtan Bora fark edebilirdi.
Daha sonra gösterirsin demek de vardı ama zaten yeterince sinirli olan kızı daha da sinirlendirmenin anlamı yoktu. Bu konuşma bu gece yapılacaktı. “Tabi, çok isterim.” dedi yüzünden bir an bile silmediği gülümsemesiyle.
Oturduğu koltuktan ayağa kalktı Seher. O zaman müsaadenizle ben Bora’ya kış bahçesini göstereyim. Sonra geliriz.” Babasının yan bakışlarını fark edince insan içinde onun saygınlığını düşürmemesi gerektiğini hatırladı ve ekledi. “Olur mu babacığım?” Bu cümlenin ne kadar samimiyetsiz olduğunu sadece kardeşleri ve Bora anlayabildi. Kendisinden izin alındığı için bir dakika önceki keyifli haline dönen Halit Bey izin verince Seher önde Bora arkasında, evin arka bahçesine açılan kapıya doğru ilerlediler. Seher yürürken bir kere bile arkasına bakmadı. Bahçeye çıktıklarında adımlarını hızlandırıp kış bahçesinin cam kapısını açarak içeri girdi. Peşinden gelen Bora’ysa kapıyı kapatarak Seher’e doğru ilerledi. Birazdan burada sesler yükselebilirdi. Bu tamamı camdan yapının sesleri biraz olsun tutabileceğini ümit etti. Arkası dönük olan Seher Bora’nın adımlarının durduğunu duyduğunda hızla arkasına döndü.
“Sen ne çeşit bir ruh hastasısın?!”
“Ben de seni gördüğüme sevindim. Ne kadar uzun zaman oldu değil mi? Çok değişmemişsin ama daha da güzelleşmişsin.”
Seher bir süre hiçbir şey demeden baktı Bora’nın yüzüne ama daha fazla tutamadı kendini. “Seni gebertirim ben!” diyerek Bora’nın gömleğinin yakasına yapıştı. Bora’nın kurtulmak için bir çabası yoktu ama sanki Seher’in ellerini yakasından çekmesini istermiş gibi elleriyle kavramıştı bile.
“Birkaç saat sonra sözleneceğiz. İşleri şiddetle değil de konuşarak çözsek olmaz mı sevgilim?” Seher’in aksine sakinliğini koruyordu ama son kelimeyi duyan Seher’in siniri daha da bozulmuştu. Biraz daha çekiştirdi tuttuğu yakayı.
“Ne sevgilisi ya ne sevgilisi? Üç yıl önce terk edip giderken de sevgilin miydim?” Ses tonu giderek yükseliyordu.
“Eğer birilerinin bunu duymasıyla ilgili bir problemin yoksa gidelim içeride konuşalım.” Panikle çevresine bakınan Seher’le cümlesine devam etti. “Sesini biraz kıs. Söz bağırıp çağırman için seni uygun bir yere götüreceğim.”
Seher hâlâ daha Bora’nın yakasına yapışmış haldeydi. Topuklarını yerden kaldıran Seher ve yakasındaki kollar sayesinde aşağı çekilen Bora ile birlikte ikisi tam olarak burun burunaydı. “Son kez soruyorum ne işin var burada?”
“Eğer biraz daha burnumun dibinde durursan ne işim olduğunu görürsün.” Gözleri Seher'in dudaklarındayken kurmuştu bu cümleyi. Seher'se Bora’nın cümlesiyle ne kadar yakın olduklarını fark edince sert bir hamleyle tuttuğu yakaları bıraktı ve iki adım geri çekildi. Bora yakalarını düzelterek konuşmaya başladı. “Burada ne işim olduğu çok açık değil mi? Ailelerimiz uygun görmüş. Seninle sözlenmeye geldim. Huyunu suyunu bildiğim insansın senden iyisini bulamam.”
“Beynimin yandığını hissediyorum.” Dedi Seher başını tutarak. Bora'nın sinir bozucu cümlelerine takılamıyordu bile. “Sen nasıl Musa amcanın oğlu olabilirsin? Senin adın Bora değildi. Soyadın da Karacan değildi. Böyle zengin bir ailen yoktu. Annen Amerika’daydı. Babam öldü, onun ülkesiyle kültürüyle tanışmak için İstanbul’a geldim demiştin. Sen. Sen bana yalan mı söyledin?”
“Yalan söylemedim. O zaman ben tam da anlattığın gibi biriydim. Annem beni Amerika’ya götürüp baban öldü dediğinde 8 yaşındaydım daha. Hiçbir şeyi sorgulamam gerektiğini düşünmedim. Bora adını okuldaki çocuklar dalga geçiyorlar diye kullanmayı bırakmıştım. Annem de Bora demiyordu zaten. Sana sahte bir ismi söylemedim yani. ‘Brandon’ ismini kullandım yıllarca. Kimliğimde de yazıyor. Annem beni kendi nüfusuna aldığı için soyadım da farklıydı.”
“Nasıl? Nasıl babanı buldun o zaman? Bunca yıl sonra ne oldu?” Seher’in aklı daha da karışıyordu.
“Ben bulmadım. O beni buldu. İçerideki kadınları gördün değil mi? Bir tane erkek yok. Soylarının kökü kurumak üzere. Ailede sadece iki erkek var. Biri evinden bile dışarı çıkamayan Musa Bey. Namı diğer babam. Diğeri de ben. Bu kadar büyük bir soruna çözüm olarak Musa Bey yıllardır nerede olduğunu bile umursamadığı oğlunu buldu.” Umursamaz bir gülüşle kurmuştu cümlesini.
“Sana bu imparatorluğu vadetti yani. Karşılığında da benimle evlenmeni istedi.”
“Aslında o sadece evlenmemi ve soyumuzun devam etmesini görmeyi istedi.” Bu sefer Seher’e yaklaşan Bora olmuştu. Aralarındaki iki adımlık mesafeyi kapattı. “Seni ben istedim.”