Doktorun sessiz sevdası.

1208 Kelimeler
* * * * * Dr. Zeynep Arslan. Günler, birbirine benzer bir şekilde geçiyordu. Başucunda beklemek, beklemek, beklemek... Ve gözlerim ile her defasında, o monitörün titreşen çizgilerini takip etmek. O, hala uyanmamıştı. Sadece birkaç kez gözlerini hafif aralamıştı. Ama o kadar kısa bir süre ki, sanki bir rüya görmek için uyanmış, sonra yeniden kaybolmuş gibiydi. Her göz kırpmasında, zaman sanki bir adım daha geriye gidiyordu. Ama bir an olsun pes etmedim. Her sabah, önce hastalarıma baktım. İçimdeki doktor, her vaka ile ilgileniyor, her canla uğraşıyor, ama aklım sürekli o başucundaki sedyeye kayıyordu. Her hasta, bir başka hayat, bir başka öyküydü. Ama o... O başka bir şeydi. Bir hikâye değil, bir savaşçıydı. Ve ben ona hayrandım. Her ameliyat sonrası, her tedavi bitiminde, ne zaman soluklanacak zamanım olsa, soluğu yüzbaşı Kaya’nın başında alıyordum. Bir yandan elime sargı bezi, başka ilaçlarla hastalarıma müdahale ediyor, bir yandan da her fırsatta Kaya Erel’in gözlerini arıyordum. Her gün birkaç kez, yavaşça gözlerimi onun yüzüne dikiyordum. Kaskı, gözlüğü, o kırık çizgiler... O hâli halâ aklımdaydı. Hepsi bir hikâye anlatıyordu. Ama sadece bu kadarı değil... Bir asker, hayatta kalmaya çalışırken, içinde neler olduğunu kimse bilemezdi. O, bir kahramandı. Bir dağ komandosu, gözünü bile kırpmadan düşmanla mücadele etmiş, ama şimdi sessiz bir savaşın içindeydi. Hangi asker, hangi komutan böyle sessiz kalabilir ki? Kahramanlık sadece bir üniformadan, bir rolden ibaret değildi. Kaya Erel, kendi içindeki savaşta, beni etkileyen bir şeyler bırakıyordu. Huzursuzdu. Ne kadar güçlü olursa olsun, bir noktada her adamın da düşebileceği bir çukur vardı. Belki o çukurda, şimdi onu bekliyordum. Belki de yalnızca ona insan olarak yaklaşmak, bunca yıldır öğrendiğim tıbbî bilgiden çok daha önemliydi. Çünkü bazen insanların yüzeyi ne kadar güçlü görünse de, içindeki yaralar daha derin olur. * * * Günler geçti. Saatler birbirini takip etti. Bazı günler başımda durduğumda, kaybolmuş bir umutla, gözlerimin altındaki mor halkaları umursamadan sabahı bekledim. Her gece, bir dakika daha uzatmak için başucunda oturuyor, sesini duymaya çalışıyordum. Her şeyde bir amaç vardı. Hastalarım iyileşiyordu. Kaya uyanıyordu. O kadar sabırlı olmama rağmen, kalbimde bir kıvılcım yanıyordu. Bir yeri ısıtıyordu. Sadece bir adım daha, bir bakış... Belki o an. Belki bu gece... * * * Bir gün, nöbetimi devrederken, Kaya’nın yanına bir çiçek bırakmıştım. Gerçekten bir çiçek. O dağda, o toprakta, belki de sadece bir kağıt parçası gibi… bir çiçek. Ama içimdeki duyguyu anlatan tek şey oydu. “Sana bir gün anlatacağım...” dedim, kendi kendime. “Ne kadar bekledim, ne kadar sessizce... ama o an geldiğinde, sadece seninle konuşacağım.” Çünkü ben her gece ona bir şeyler anlattım. Hikâyeler anlatmaya başladım. Zaman geçtikçe, Kaya’ya hislerim büyüdü. Ve ben, o kahramana her geçen gün biraz daha hayran kaldım... * * * Bir sabah, tüm hastalarımdan önce, bir kez daha başucuna gittiğimde, gözleri hafifçe açılmaya başladı. Monitör sanki ritmik bir dansa dönüştü. Ellerim soğuk ama hissettiğim sıcaklık, sanki Kaya’nın geri dönmeye karar verdiğini gösteriyordu. Çünkü ben, sabırla, gece gündüz bekledim. Ve beklemek… bazen gerçekten her şeyin başlangıcıdır. Odasına girdiğimde gözleri açıktı. Göz kapakları hâlâ ağır, bakışları bulanıktı ama uyanıktı. Kalbim bir anlık duraksamayla sıkıştı. Günlerdir başında beklediğim o adam artık hayattaydı. Ve bana bakıyordu. Gözleri yeşilin en koyu tonuydu. Ve bakışları ürkütücüydü... Yüzüme yansıtmadım hiçbir şeyi. Yaklaştım. Profesyonelliğime sımsıkı tutundum. Kalemimi dosyaya bastırırken kendime fısıldar gibi söyledim: “Günaydın, Yüzbaşı Kaya. Beni duyabiliyor musunuz?” Bir an bana baktı. Gözlerini kısmaya çalıştı. Sanki ne gördüğünü çözmeye çalışır gibiydi. “Sevda…” dedi, dudaklarının kenarından süzülen kısık bir fısıltıyla. "Sevda..." O an içimden bir şey aktı, gitti. Kalbim çoktan onun yaşayıp yaşamadığına odaklanmışken, dilinden dökülen ilk kelime bir başka kadının adıydı. "Sevda..." Karısı mı? Sevgilisi mi? İçimden yükselen o tanımsız sızıya engel olamadan, dosyama gömüldüm. “Yüzbaşı Kaya, ben travma cerrahı Dr. Zeynep Arslan. Şu an Hakkari'de askeri hastanedesiniz. Bir operasyonda ağır yaralanmışsınız ama hayattasınız. Durumunuz iyi, atlattınız.” Onun gözleri benimkileri buldu. Şaşkın, hâlâ yorgun ve güçlü. “Kızım… Sevda. Onu… görmem lazım…” Kızım mı? Sevda kızı mıymış? Buna sevinemiyorum bile, evliymiş meğerse... Ah Zeynep, ah! Neden tanımadığın birine böyle hisler besledim ki? Gözlerimi dosyadan kaldırmadan başımı eğdim. “İstirahat etmeniz gerek. Gerekirse kızınızı getiririz. Ama önce sizin toparlanmanız şart.” Sesim kendime bile yabancıydı. Soğuk değildi ama buz gibi bir gölün altına gömülmüştü sanki. Duygularımı o anda dışa vurmak, her şeyi mahvedebilirdi. Ben devlet doktoruyum. Hastam karşımda, göreve sadık kalmalıydım. Onun için. Kendim için. Herkes için doğru olan buydu. Ama içimden geçen şu oldu: “Ben senin uyanmanı beklerken, uyanıp da başkasına koşacağını bilmiyordum. Çok özür dilerim, Yüzbaşı." Bir anda, "Gitmem lazım!" Diyerek ayaklanmaya çalıştı ama ellerimi omuzlarına koyarak onu bastırıp tutmaya çalıştım. "Ne yapıyorsunuz Yüzbaşı? Gidemezsiniz!" Gözlerimin içine öyle soğukkanlı bir bakış attı ki, orada tüm savaşları, vatanı uğruna can veren tüm evlatları gördüm. "Gitmem lazım doktor! Çocuklar orada ölüyor, ben burada yatamam!" Hemşireyi çağırdım. Sakinleştirici verildi. Çok direndi ama sonra teslim oldu bana. Önce bedeni, sonra elleri kollarımdan kayıp yatağa düştü. O tekrar gözlerini kapattı, yeniden uykuya daldı. * * * O sabah vizite sonrası yoğun bakım servisinden çıkmaya hazırlanırken, kapı aralığında tanıdık bir yüz belirdi. Kamuflaj içinde, alnı terlemiş bir asker. Arkasında ise… minik bir kız çocuğu. Birkaç saniyeliğine nefesim kesildi. Küçük kız öyle sessizce duruyordu ki… Ayakları yerden kesilmiş gibi, nefes almadan bakıyordu çevresine. Dizlerine kadar inen uçuk pembe elbisesinin üzerine ince bir hırka giydirilmişti. Saçları iki yandan örgülüydü. Ve elinde sıkı sıkı tuttuğu bir oyuncak ayı… İçimden bir şey düğümlendi. Asker bana yaklaştı. Dosyalarımdan başımı kaldırdım. Gözlerindeki hüzünle tanıdım onu. Gürbüz. “Af edersiniz doktor hanım… Ben Yüzbaşı Kaya’nın emrindeki Astsubay Gürbüz. Kızı Sevda'yı getirdim. Babasını görmek istiyor.” Boğazım kurudu. Sevda… İlk duyduğumda bir sevgilinin adı sandığım o kelime, meğer gözleri korku dolu bu küçük kızmış. Gürbüz’ün sesindeki saygı ve yorgunluk dikkatimi çekti. Onun gibi birçok askerin taşıdığı duygular bu hastanenin duvarlarında sessizce yankılanırdı zaten. Kelimeleri özenle seçmişti. Duruşu dimdikti ama gözlerinde başka bir kırılganlık vardı. Başımı hafifçe salladım. “Yüzbaşı Kaya hâlâ toparlanma sürecinde. Uyku-uyanıklık arası geçiş döneminde ama kızını görmesi iyi gelebilir.” Küçük kıza döndüm. Gözlerini bana değil, kapalı olan odaya dikmişti. Bir çocuğun değil… Sanki yıllar geçirmiş bir kadının sabrıyla bakıyordu. Yavaşça çömeldim yanına. “Merhaba tatlım. Adın Sevda mı?” Küçük kız başını usulca salladı. Oyuncak ayısını daha sıkı tuttu. Kendini tanıtma ihtiyacı bile duymadan, babasını görmek isteyen bir çocuktu sadece. “Babam… hâlâ uyuyor mu?” diye fısıldadı. Gözleri dolduğunda başını eğdi. Gürbüz yaklaştı hemen. “Sevda, baban çok güçlü. Uyanacak, sana söz verdim ya?” Sevda başını salladı ama konuşmadı. Ben kapıyı araladım. Gürbüz bir adım geri çekildi. “Babamın yanına girebilir miyim?” dedi Sevda. Küçücük sesiyle, upuzun bir sabırla. İçim titredi. “Elbette,” dedim. “Ama çok sessiz ol, tamam mı? Onu üzmeden, çok dikkatlice yanına yaklaş.” Kapıyı onun için biraz daha açtım. Minicik adımlarla içeri girdi. Oyuncak ayısı yerde sürünüyordu. Omuzları düşüktü, ama adımlarında kararlılık vardı. Camdan izledim onları. Yatak başına geldi. Babası hâlâ derin uykudaydı, yüzünde solgun bir huzur. Sevda, parmak uçlarında yükselip yanağını babasının yanağına dokundurdu. “Ben geldim baba,” dedi usulca. “Bak, sözümü tuttum. Ağlamadım. Gürbüz amcayla kaldım… Seni bekledim…” Gözlerim buğulandı. O an fark ettim ki… Ben o adama sadece hayran değildim. Ben onun içinde taşıdığı sevdaya, sorumluluğa, yorgun ama vazgeçmeyen kalbine de bağlanıyordum. Ve şimdi… bu küçük kızın gözyaşlarına rağmen güçlü kalmasına da… Bir adım geri çekildim. Yalnız bırakmalıydım onları. Ama içim… odada kalmıştı...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE