Evde kahve içme teklifi.

2930 Kelimeler
* * * * * Yağmur, deli gibi arabanın camlarına çarpıyor, sanki gökyüzü bir süredir içinde tuttuğu ne varsa bugün hepsini boşaltmak istercesine kudurmuşçasına ağlıyordu. Camlarda yağmur damlaları yarışıyor, birbirini kovalayarak süzülüyor, dışarısını neredeyse görünmez hâle getiriyordu. Ama bu sağanak beni durduramayacaktı… Bu gece ne olursa olsun, onun yanına gidiyordum. Evet, belki orada olmam onun umurunda bile olmayacaktı. Belki varlığım hiçbir anlam ifade etmeyecekti onun için. Ama yine de… Onu yeniden görecek olmanın heyecanı, göğsümde bir kuş sürüsü gibi çırpınıyordu. Kalbim, deli gibi atıyor, sanki kaburgalarımı kıracak kadar güçlü çarpıyordu. Boğazımda bir yumru vardı, yutkunamıyordum. Göğsüm körük gibi inip kalkıyor, içim sanki dışıma taşmak üzereydi. Her ne kadar dışarıdan sakin ve soğukkanlı görünsem de içimde fırtınalar kopuyordu. Bu karmaşayı gizlemeyi öğreneli çok olmuştu. Maskelerim sağlamdı. Araba yavaşladı. Camdan dışarısını seçmek zordu ama sanırım binanın önüne gelmiştik. Lojman mıydı burası bilmiyorum. Kaya burada mı yaşıyordu? Onun olup olmadığından bile emin değildim. Tek bildiğim, Gürbüz’ün evine geldiğimizdi. Muhtemelen eşiyle de ilk defa tanışacaktım. İçimde, yağmurun çarpan sesiyle yarışan bir telaş vardı. Şemsiyemi açtım. Gürbüz’le birlikte arabadan indik, yan yana yürüyerek binanın içine girdik. Merdivenlerden ikişer üçer adımlarla çıktık, ikinci kata ulaştık. Koridorda ilerlerken kalbim bir kez daha yerinden fırlayacak gibi oldu. Sağdaki kapının önünde durduk. Gürbüz anahtarını çıkarıp kilide sokarken ben nefesimi tutmuştum. Kapıyı açtı. “Biz geldik!” diye seslendi içeriye. Koridorun ucundaki odadan sarı, loş bir ışık süzülüyordu. Bir gözüm oradaydı. Islanmış paltomu ve çantamı portmantoya astım. Sadece telefonumu alıp Gürbüz’ün peşine takıldım. Gürbüz, “Doktor hanıma getirdim,” dedi gülümseyerek. İçeri adım attığımda gözlerim önce odayı taradı. Orada, oturma odasının ortasında duran tesettürlü, genç ve oldukça güzel bir kadın vardı. Yanında da Sevda. Kadın, yüzünde sıcacık bir tebessümle yanıma geldi. Beni öptü, ben de onu. “Hoş geldiniz, buyurun geçin,” dedi nazikçe. Henüz adını bilmiyordum. Gürbüz tanıştırdı: “Karım Hanife.” Gülümsedim. “Memnun oldum Hanife Hanım,” dedim içtenlikle. Göz göze geldik, çok içten biriydi. Ardından gözüm, masanın başında oturan küçük kıza kaydı. Sevda… Beni henüz fark etmemişti. Sessizce yanına yürüdüm. Elimi omzuna koyunca irkildi. Başını çevirdi. Göz göze geldik. “Doktor!” dedi şaşkınlıkla. “Evet,” dedim gülümseyerek. “Ben geldim.” Kaya hastanedeyken birkaç kez görmüştüm onu. Küçücük, kocaman gözleriyle babasının başında bekliyordu hep. O an düşündüm; keşke gelirken ona bir oyuncak alsaydım. Ama o kadar aceleyle, sağanak altında çıkmıştım ki evden, aklıma bile gelmemişti. Yavaşça diz çöktüm, onunla aynı hizaya indim. “Beni özledin mi?” diye sordum. “Evet, özledim,” dedi. Ama sesi sanki biraz kibarca söylenmiş bir kelime gibiydi. Sonra bir anda kollarını boynuma doladı. Kalakaldım. O minicik kolların sıcaklığı boğazıma düğümlenen hissi çözdü. Sanki içimdeki kırık dökük her şeyi sarıp sarmaladı o küçücük beden. Başımı hafifçe yana eğdim ve saçlarının arasına burnumu gömdüm. Masum bir bebek kokusu yayılıyordu. O koku… anlatılmaz bir huzurdu. Hiçbir parfümde, hiçbir sabunda bulunamayacak bir masumiyetti. Gözlerimi kapatıp kokladım, kalbimin deli atışlarını biraz olsun bastırmaya çalışarak. Elimi minik sırtına koydum, sırtını yavaşça okşadım. Biraz sonra geri çekildi, gözlerimin içine baktı. “Teşekkür ederim,” dedim ona. Bir şey demeyi de öğrenmiş: “Bir şey değil,” dedi hafifçe gülümseyerek. Tam mıncırmalık bir kız çocuğuydu. Gözleri kocamandı, yemyeşildi. Belli ki saçlarını Gürbüz’ün eşi Hanife örmüştü. Gürbüz’ün dediğine göre yeni evlilermiş ve henüz kendi çocukları yokmuş ama Sevda’ya öz çocukları gibi bakıyorlardı. Öksüzlüğünü ona hiç hissettirmemişlerdi. Bu, gerçekten herkesin yapabileceği bir şey değildi. Her gün yüzlerce insanla karşılaşıyordum. İyisiyle, kötüsüyle, merhametlisiyle, acımasızıyla… Mesleğim insan tanımayı öğretmişti bana. Yüzlerine, yürüyüşlerine, ses tonlarına kadar her detayı okur olmuştum yıllar içinde. Ama öyle biri vardı ki… çözemediğim, her geçen gün daha da merak ettiğim, bana hep uzak ama bir o kadar da yakındı. Yüzbaşı Kaya Erel. O bir bilmeceydi. Ve bu gece… belki onun cevabını bulmaya bir adım daha yaklaştığım gece olacaktı. Sevda’yla hasret giderdiğim o tatlı anlarda içimde tarifi zor bir burukluk gezinip duruyordu. Ne kadar bastırmaya çalışsam da, onun orada olmayışı gözümden kaçmamıştı. Yüzbaşı Kaya… Evet, gelmemişti. Belki de gelişimi öğrenip bilerek uzak durmuştu. Belki de beni başından beri hiç istememişti. Sadece bana karşı değilse bile, genel olarak böylesine soğuk ve mesafeli bir adamdı belki de. Ama ne olursa olsun, yüreğimde aniden kabaran o sızıyı bastıramıyordum. Sanki bir beklentiyle yola çıkmıştım ve şimdi, o beklenti yerini sessiz, karanlık bir boşluğa bırakmıştı. Kendimi toparlamaya çalışarak Sevda’yı kucağıma aldım. O minicik kolları boynuma dolanmış, şefkatin en saf halini bana sunmuşken içimdeki kırıklığı gizlemek zorundaydım. Masaya oturduk. Hanife gerçekten büyük bir özenle hazırlamıştı sofrayı. Her detayında yeni bir gelinin heyecanı, ev sıcaklığı vardı. Ama benim yüreğim hâlâ balkon kapısına takılıydı. Her an açılacakmış gibi hissettiren o cam kanadın önünde içim kıpır kıpırdı. Sonra… Gerçekten de o an geldi. Balkon kapısı sertçe açıldı. İçeriye önce serin bir rüzgar, ardından da onun silueti doldu. Kaya… Evet, oydu. Göz göze geldiğimizde zaman adeta dondu. Gözlerim gözlerine mıhlanmıştı. O yeşilin en karanlık, en derin tonu... Çekikti, keskindi, tehlikeli ve bir o kadar da büyüleyiciydi. Çenesinde belli belirsiz seğiren kasları, çatık kaşları, kemikli yüz hatları… Her detayıyla tam anlamıyla karşısındakini sindiren bir duruşa sahipti. Savaş meydanından çıkmış bir komutan gibiydi. Sertti, gizemliydi ve nedense… beni çekiyordu. Belki de onu bu kadar merak etmemin, çözmeye çalışmamın sebebi buydu. Çünkü içimde bir his vardı; onu tanımadan bu defter kapanmayacaktı. “Hoş geldiniz, doktor hanım,” dedi, dudaklarının kenarına belirsiz bir ifade yerleştirerek. Kelimeleri toparlamam zaman aldı. Kirpiklerimi sık sık kırpıştırarak, dudaklarımı ıslatıp kendime gelmeye çalıştım. “Hoş bulduk, Yüzbaşı Bey,” diyebildim sonunda, sesim hafif titrek ama olabildiğince nazikti. “Adım Kaya,” dedi gözlerimin içine bakarak. Ben de hafifçe gülümsedim. “Güzel… Benim de adım Zeynep. Yani siz de bana böyle seslenebilirsiniz.” Ama o yine o sinir bozucu mesafesini koruyarak, dudak ucuyla gülümsedi. “Peki, doktor hanım,” dedi. Ve bir kez daha o mesafeyi bıçak gibi aramıza çekti. İçimden derin bir nefes alarak kendimi kaybetmemeye çalıştım. Gözlerimi kaçırmadan, “Buyurun geçin oturun, Yüzbaşı Bey. Ayakta kalmayın,” dedim. O da çekip bir sandalye oturdu ve o anda sanki ortamın tüm ağırlığı üzerimize çökmüştü. “Sanırsın biz misafiriz doktor hanım, ev sahibi sensin,” dedi gözlerini benden ayırmadan, alaycı bir tonda. O an ne yapacağımı şaşırdım. Gözlerimle bir yardım çağrısı gibi Gürbüz’e döndüm. O da araya girip ortamı yumuşatmak ister gibi hemen söze atıldı: “Artık yabancı yok, hepimiz arkadaşız. Doktor hanım sağ olsun Kaya abinin hayatını kurtardı… Kalbi durmuştu. Yani abi, sen doktor hanıma bir can borçlusun.” Ama hemen sözünü kestim. “Hayır,” dedim, kararlı ve nazik bir ses tonuyla. “Öyle bir şey yok. Benim için herkes eşit. Ben sadece işimi yaptım. Yüzbaşı Kaya’nın bana bir can borcu falan yok. Sonuçta o, bu vatanı ve bizleri korumak için canını ortaya koyuyordu. Askerlerimiz ne bana, ne de başka bir sağlık çalışanına borçlu değil. Onlar ön cephede savaşıyor, biz sadece destek olmaya çalışıyoruz.” Bu sözlerim kısa bir sessizlik yarattı. Gürbüz, “Ne güzel konuştun,” dedi. Kaya ise gözlerini gözlerime kilitlemiş, anlamaya çalışır gibi bakıyordu. Bir dirseğini masaya yaslamıştı ve her ara bakışında içimde bir şeyler daha fazla titriyordu. Kalbim öyle sert çarpıyordu ki göğsümün içinden dışarı fırlayacak sandım. Neyse ki Gürbüz tekrar söze girerek ortamı hafifletmeye çalıştı. “Bizim size güzel bir haberimiz var,” dedi. Ben ve Kaya, aynı anda çatallarımızı bırakıp önce birbirimize, sonra Gürbüz’e döndük. Gürbüz ve Hanife birbirlerine bakıp tatlı tatlı gülümsüyorlardı. Merak içimi kemiriyordu. Sonunda ikisi birden söylediler: “Bir bebek bekliyoruz.” O an içimde çok tuhaf bir şey oldu. Kalbimin bir köşesi sevinçle çarparken, diğer köşesi paramparça olmuştu. Elbette onlar adına çok sevindim. Ama bir yandan da… içimde kabaran o boşluk hissi, o derin sızı... O his, benim asla tadamayacağım bir duygunun adını fısıldıyordu. Rahmimde bir canın kıpırdadığını hissedemeyecektim. Bu hayatta eksik bırakıldığım en kutsal duyguydu bu belki de. Ama belli etmedim. Alışkındım artık gülümseyip içten ağlamaya. “Sizin adınıza çok sevindim. Sağlıkla gelsin, sağlıkla büyüsün inşallah,” dedim nazikçe. Kaya da tebrik etti. “Tebrikler kardeşim,” dedi sade ama içten bir tonla. Sevda neşeyle el çırpıyordu. “Kardeş geliyor, kardeş geliyor!” diye bağırdı çocukça bir coşkuyla. Hanife ona bakıp gülümsedi: “En çok o sevindi galiba.” Gürbüz de gülerek onayladı. “Bence de. Yalnızlıktan sıkılmıştır. İnşallah birlikte büyürler.” Herkesin “Amin” demesiyle masa yeniden sıcak bir hale büründü. Ama ben… ben bir kez daha Kaya’ya takıldım. Göz göze geldik. Gözleri, öyle bir baktı ki… Kendimi onun karşısında çıplak hissettim. Hayır, kıyafetlerim değil, ruhum. Çünkü gözleriyle öylesine derine iniyordu ki, sakladığım her şeyi biliyormuş gibi… Vücudu iri yapılı, kaslıydı. Sanki gerçek değil, bir film karakteriydi. Alnındaki yara izleri, onun o sert yüzüne gizemli bir karizma katıyordu. Kaşları, burnu, dudakları… Her biri sanki Tanrı’nın özel olarak işlediği bir sanat eseri gibiydi. Gözleri… o uzun kirpiklerin altındaki yeşil hareler… Sanki başka bir dünyaya açılıyordu. Ona bakarken tek düşündüğüm şey, “Tanrım… neye bulaştım ben?” oldu. Ama bir yandan da içimden geçen şuydu: Bu adamdan kolay kolay vazgeçemeyeceğim… Ah, ben onun için öyle güzel şeyler düşünüyordum ki... Gözümde büyüyordu, hayranlıkla bakıyordum ona ama içimdeki ses bir türlü susmak bilmiyordu. "Acaba onun kafasından şu an neler geçiyor?" diyordum durmadan. Belki bir anlığına göz göze gelişlerimizde yakalayabilirdim içindeki düşünceleri. Ama olmuyordu. O kadar ketumdu ki... Sanki duvar örmüştü göz bebeklerinin ardına. Yemek boyunca konuşmalar sürüp gitti. Masanın etrafında içten kahkahalar dolandı, tabaklara yemekler servis edildi, çatal bıçak seslerine zaman zaman neşeli cümleler eşlik etti. Gürbüz ve Hanife sohbetin başrolündeydiler. İkisi de konuşkandı, neşeliydi. Bense... Kaya ile göz göze geldikçe cümlelerim içime çekiliyordu. Birbirimize birkaç kelime ettik, o kadar. Ama yemek boyunca ara sıra... Evet, ara sıra gözlerimiz çarpıştı. Her denk gelişte içim tuhaf bir şekilde ürperdi. O kısa anlarda zaman durmuş gibi oluyordu. Gözleriyle gözlerimin içine bakarken, sanki bir şeyler anlatmak ister gibiydi. Ama ben bir türlü çözemedim ne anlatmak istediğini. Belki de sadece susmak istiyordu. Belki sadece sessizce yanımda oturmak... Derken o malum soru geldi. Öyle sorular vardır ki insanı bir anda geçmişin en karanlık koridoruna sürükler. Hanife sordu, gayet masumca: "Ailen nerede yaşıyor?" Soruyu duyduğumda elimdeki su bardağını biraz sıktım. Dudaklarım kurumuştu. Bardağı ağzıma götürdüm, birkaç yudum su içtim. Sonra sırtımı sandalyeye yasladım, gözlerimi Hanife’nin nazik ama bir o kadar da meraklı gözlerine diktim. "Ailem yok," dedim sessizce. "Ben yurtta büyüdüm." Sözlerim havada asılı kaldı. Masaya bir sessizlik çöktü. Hanife’nin gözleri birden düşüverdi, dudakları titredi. "Çok özür dilerim... Kusura bakma, öyle sorduğum için..." dedi pişmanlıkla, kelimeleri aceleye getirerek. "Yok," dedim gülümsemeye çalışarak, "hiç önemli değil. Nereden bilecektin ki zaten?" Ama içimde kırılgan bir cam çatlamıştı bile. Sessizce bir nefes aldım. Gözlerim biraz dolmuştu ama hissettirmemeye çalıştım. Sonra sandalyeyi hafifçe geri çektim. "Ben bir sigara içeyim," dedim usulca. Koridora geçip çantamdan sigara ve çakmağımı aldım. Salona döndüm. Sessiz adımlarla balkona çıktım. Soğuk gece yüzüme çarpıyordu. Sigaramı dudaklarıma yerleştirdim, çakmağı çakıp ucu kıpkırmızı yanmaya başladığında dumanı derin bir nefesle içime çektim. Parmaklarımın arasında döndürdüm sigarayı. Affeder gibi, geçmişe kızar gibi dumanı dışarıya üfledim. Kollarımı kendime sardım, üşüyordum biraz. Hem hava soğuktu hem de içimdeki boşluk... Tam o sırada yanımda bir kıpırtı hissettim. Yüzbaşı Kaya çıkageldi. Dudaklarının arasında sigarası vardı. Bana eğilerek, “Yakar mısın?” diye sordu alçak bir sesle. Çakmağımı uzattım. Sigaranın ucunu tutuştururken yüzüm onun yüzüne çok yakındı. Birden dumanı yüzüme doğru üfledi. Kaşlarımı çattım, gözlerim hafifçe sulandı. “Başka tarafa mı üflesen?” dedim biraz sitemkâr. Bunu umursamadan, gözlerini gözlerime dikti ve sordu: “Yalnız mı yaşıyorsun?” Benim sözlerimi es geçmişti. Ne ailem umurundaydı ne üzüntüm. Sadece gerçekler ilgisini çekiyordu galiba. “Kimsesiz olduğumu söyledim ya... Galiba evet, yalnız yaşıyorum.” dedim, alaycı bir tebessümle. Sanki bu yalnızlıkla dalga geçmeye çalışıyordum ama içimde taş gibi bir sessizlik vardı. “Ben o anlamda söylemedim, biliyorsun doktor,” dedi tekrar. “Sevgilin? Nişanlın? Eşin? Beraber yaşadığın biri de mi yok?” "Yok," dedim kararlı bir tonda. “Neden şaşırıyorsun?” Sigarasından bir nefes daha aldı. Sonra gözlerimin içine bir kez daha baktı ve hafifçe başını eğerek söyledi: “Bir kadının... Hele de senin gibi güzel bir kadının yalnız olması şaşırtıcı.” Gözlerimi kaçırmadım. Kaşlarımı biraz daha derin çattım. Sözlerini içime sindirmeye çalışırken dudaklarım da titredi. “Neden?” dedim. “Kadınlar yalnız yaşayamaz mı? Geri kafalı bir erkek misin sen?” Bir an sustu. Sonra dudaklarında beliren hafif bir gülümsemeyle başını iki yana salladı. “Hayır... Elbette değil... Sadece senin gibi bir kadının...” diye başladı ama sonra cümlesini yarım bıraktı. "Her neyse," dedi kısaca. Sigara tekrar dudaklarına gitti, gözleri balkonun karanlığına çevrildi. 1 metre ötemizde yağmur hâlâ deli gibi yağıyordu. Gecenin içinde sadece evlerin ve lojmanın ışıkları parlıyordu. Uzakta kıvrılarak giden yolun kenarındaki sokak lambaları bir dizi yıldız gibi dizilmişti. O manzaraya ikimiz de sessizce baktık. Konuşmadık ama o an sanki kalplerimiz bir şeyler söylüyordu birbirine. Sessizlikte çok şey vardı. Ve ben... Ben onun bana "güzel" demesini de es geçmedim. İçten içe gülümsedim. Ama ona göstermemek için yüzümü başka tarafa çevirdim. Beni güzel buluyordu. Bunu bilmek... Bunu hissedebilmek bile güzeldi. Sigaramızı bitirdikten sonra içeri geçtik. Masanın etrafına tekrar oturduk. Ama ben artık fazlasıyla yorgundum. Kalkma vaktim gelmişti. “Ben kalkayım artık,” dedim. “İznim bitti, yarın iş başı.” “Tabii tabii,” dedi Hanife. Gürbüz de aynı anda başını salladı. Ama o sırada Kaya da masadan kalktı. “Sevda size emanet,” dedi Gürbüz’e. Sonra bana döndü. “Ben doktor hanımı bırakayım.” “Hâlledelim,” dedim hemen. “Ben giderim, zahmet olmasın.” Ama Gürbüz lafa atladı: “Olur mu öyle şey doktor hanım? Bu saatte seni yalnız mı bırakacağız? Kaya abi seni bırakır, hem zaten boşuna itiraz etme. Kabul etmez. Seni kendi elleriyle bırakana kadar da rahat etmez.” Bunu öyle bir ses tonuyla söyledi ki... Sanki Yüzbaşı Kaya’yı yıllardır tanıyormuşum gibi hissettim. Gerçekten de öyleydi. Onun gözleri birini ararken, bedeni asla rahat durmazdı. “Tamam o zaman,” dedim. Sevda’ya sarıldım. Minik yanağını öptüm. O da bana sıkı sıkı sarıldı, sonra minik elleriyle elimi tuttu. “Yine geleceksin, değil mi?” diye sordu gözümün içine bakarak. “Geleceğim,” dedim. Ama gelip gelmeyeceğimi bilmiyordum. “Gelecek tabii!” dedi Gürbüz. “Doktor hanım artık bize sık sık gelecek,” derken bakışlarında bir ima vardı. Anlamadım ama hissettim. Sanki bir şeyler bekliyorlardı. Herkese iyi geceler dileyip kapıya yöneldik. Kaya ile birlikte çıktık evden. Ceketimi giyip çantamı omzuma taktım. Kaya önden indi merdivenleri. Dışarı çıkarken hemen şemsiyemi açtım. Kaya şemsiyeyi elimden alıp biraz daha yukarı kaldırdı, kendi boyuna göre ayarladı. Yan yana yürümeye başladık. Yağmurun altında göz göze geldik. O an... Gecenin karanlığında bile o yeşil gözleri parıl parıl parlıyordu. Beni içine çekiyordu. Yutuyordu sanki. İfadesi donuktu ama bir o kadar da derindi. İçimde bir ses "kaç Zeynep" diyordu. Ama ben kaçmak istemiyordum. Ayaklarım, kalbim, ruhum, her şeyim onun yanında kalmak istiyordu. Birlikte ağır adımlarla arabasına doğru yürüdük. Gürbüz’ün evinden çıkarken hâlâ üzerimizde yağan yağmurun sesi, gecenin derin sessizliğiyle birleşmişti. Onun siyah pikabı tam da hayal ettiğim gibiydi. Güçlü, gösterişli, ağırbaşlı… Aynı onun gibi. Onuncu hissesine yaraşır bir araçtı bu; sanki her detayı onun kişiliğini yansıtıyordu. Kapıyı nazikçe açtı ve son ana kadar şemsiyeyi üzerimde tuttu. İçeri geçerken fark etmeden başımı eğdim ama o zaten eğilmişti, beni incitmemek ister gibi. Koltuğa oturup kapıyı kapattığımda bile bakışlarımı kaçırdım. O, şemsiyeyi kapatıp ön taraftan dolanırken göz ucuyla onu izledim. Asker yeşili bir tişört giymişti, altına siyah bir kot pantolon… Ve üzerindeki siyah deri ceket… Benimkine benziyordu ama onun üzerinde daha başka duruyordu. Sanki o ceketi değil, ceketi onun vücudu taşıyordu. Geniş omuzları, belirgin kol kasları ceketin dikişlerine kadar oturmuştu. Bacak kasları ise pantolonuna meydan okuyordu adeta. Arabanın içine oturduğunda o an fark ettim ki, yalnızca fiziği değil, varlığı bile yanımda olmayı güvenli kılıyordu. Motoru çalıştırdı. Sessizce gözlerim profiline kaydı. Dağınık kumral saçları alnına dökülüyordu, yüz hatları keskin ama yumuşak bakışlarıyla çelişiyordu. Gözleri… O gözler, tüm kaosu sus pus eden, insanın içinde sakladığı fırtınaları susturacak kadar derin bir huzura sahipti. Uzun uzun bakmamalıydım. Gözlerimi kaçırdım. Yola çıktık. Ona evi tarif ederken sesim bir iki kez titredi. Sanki sadece evin yolunu değil, içimde sakladığım bir rotayı da tarif ediyordum. O hiç konuşmadı. Ben de susmayı tercih ettim. Sessizliğimiz bile konuşuyordu sanki. Evin önüne vardığımızda arabayı durdurdu. Aniden harekete geçip yine benden önce indi. Şemsiyeyi açıp kapımı açtı. Yine ben inene kadar başımın üstünden bir an olsun çekmedi. Merdivenleri çıkarken adımlarımı izliyordum ama gölgem gibi o da hemen arkamdaydı. Yağmurun altında değilmişim gibi hissediyordum. Sadece yağmurdan değil… Ondan, bu hayattan, geçmişimden, içimdeki boşluktan, her şeyden koruyacak gibiydi. Çünkü o… güçlüydü. Gerçekten güçlü biriydi. Sadece fiziksel değil; kalbi, iradesi, duruşu… Her şeyi güçlüydü. O bir kahramandı. Belki bu ülkede binlercesi vardı ama benim gözümde, bu gece o bir taneydi. Kapının hemen önündeki küçük sundurmanın altına geldik. Şemsiyeyi kapattı, bana doğru uzattı. Kendi şemsiyemdi o, ama nedense artık onunkine dönüşmüş gibi geldi. “Buyur, doktor,” dedi sesi yine o tok tınısıyla. “Sağ ol, Yüzbaşı… Beni buraya kadar getirdiğin için,” dedim. Gözlerinin içine bakmaya cesaret edemedim. “Rica ederim,” dedi ama… sesi her ne kadar alışıldık kibarlıkla yanıt verse de, gitmeye hazır bir adam gibi durmuyordu. Hatta içgüdülerim onun kalmak istediğini söylüyordu. Gözleri, bedeni, sessizliği… Hepsi birer işaretti. Yoksa ben mi öyle hissetmek istiyordum? Ama hayır… O da aynı şeyi düşünüyordu, bundan emindim. “Gel istersen… Sana bir kahve yapayım,” dedim ve hafifçe gülümsedim. Cümlemdeki daveti saklamadım, saklamak da istemedim. Biz yetişkin insanlardık. Ne demek istediğimi anlayacak kadar açık söyledim. O da anladı. “Olur,” dedi. Sesi derinden geldi; kısa ama sert, kararlı bir kabul. Kapıyı anahtarla açarken elim biraz titredi. İçeri adımımı attım, sonra durup kapıyı açık tuttum. O, hiç tereddüt etmeden geçti yanımdan. Gövdesi evimin içine doldu adeta… Kalabalıklaştı her şey. Kokusu, ağırlığı, varlığı… Ardından ben de kapıyı kapattım. O an, içimde çok güçlü bir his vardı. Bu gece bir dönüm noktasıydı. Biliyordum. Bu gece, ikimiz için de bir şeylerin başlangıcıydı. Ve hiçbir şey… artık eskisi gibi olmayacaktı...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE