Bir haftadır bu devasa, soğuk eve alışmaya çalışan Şirin’in omuzları çökmüş, adımları ağırlaşmıştı; yorgunluk kemiklerini kemiriyor, her nefeste ciğerlerini yakıyordu. Gücü, bir mum alevi gibi titreyip sönmek üzereydi; bu evin bitmez tükenmez işleri, onu bir gölgeye çevirmişti sanki. Sabah ezanı, karanlıkta bir hançer gibi keskin ve acımasız çınladığında, gözlerini zorla aralıyor, yataktan sürüklercesine kalkıyor ve mutfağa koşuyordu. Ayakları yerdeki soğuk fayanslara değdikçe, ürperti tüm bedenini sarıyordu. Kahvaltıyı hazırlarken elleri titriyor, un kokusu burnuna doluyor, tereyağı erirken çıkan cızırtı kulaklarında bir fısıltı gibi yankılanıyordu. Asla hazır bir şey yemiyorlardı; her sabah taze börekler açıyor, patatesleri kızartıyor, kekleri fırına sürüyor, mis gibi tarçın ve vanilya

