9.BÖLÜM

3590 Kelimeler
Hangisine daha çok şaşırmalıydım bilemiyorum. Jason'ın adı konulmamış ilişkimizde kendi iradesiyle verdiği kısa ara sonrası geri döndüğünde suratının ortasına bir yumruk geçirmek yerine onu bilardo gecesine davet ettiğim için kendime mi, yoksa teklifimi hiç tereddütsüz kabul ederek utanmadan beni özlediğini söyleyen Jason'a mı? Hayır. Bence en şaşırtıcı olanı Jason'ın Paul ve Allison'ı da arabasına davet ederek Tood'un yerine hep birlikte gitmeyi teklif etmesiydi. Şu anda Mustang'in arka koltuğunda oturan mesai arkadaşlarımdan Allison, bu soğuk havada yaya kalmadığı için halinden gayet memnun görünüyordu. Paul'un temkinli duruşunun aksine Allison kitapçıya gelen gizemli yakışıklının arabasında olduğundan oturduğu yerde heyecandan kıpır kıpırdı. "Demek Lucy ile arkadaşsınız, eee?" "Jason." diye cevapladı onu." Bana Jason diyebilirsin." "Pekâlâ, Jason. Lucy arkadaşlığınızı ilerlediğinde pek bahsetmemişti." derken sesinde bana bir gönderme vardı. Hiç oralı olmadım. İlk bir kaç dakika sessizliğini zar zor koruyabilen Allison çocukça bir neşeyle konuşurken, Jason bana yan gözle bakıp gülümsüyordu. "Bu konuda onu suçlayamam. Arkadaşlığımız henüz... çok yeni." “Ve bir süredir de yok gibi.” diye araya girdi Paul. Jason aynadan ona sert bir bakış attı. "Portland da mı yaşıyorsunuz?” diye yumuşak bir soruyla Paul’un yorumunu hafifletmeye çalışan Al’a içimden teşekkür ettim. Paul’un aksileşmesini anlayabiliyordum, ama tüm akşamı gergin geçirmek istemiyordum. "Sık ve uzun süren seyahatlerim sırasında geçici tuttuğum evlerde kalmayı tercih ediyorum. Oteller pek bana göre değil. Ayrıca Washington'da ara sıra uğradığım bir evim var." Demek Washington. Bu ilginçti işte. Bu bilgiyi ben de daha yeni öğreniyordum ve neden daha önce öğrenemediğimi merak ediyordum. İçimden bir ses bu adam hakkında bilmediğin çok şey var, diyordu. Paul düşüncelerime tercüman olarak, "İlginçmiş." dedi. "Uzun zamandır ortalıkta görünmemenizin sebebi de bu uzun seyahatleriniz miydi?" Paul'un üstü kapalı sorusuyla bir anda gerilsem de içten içe ona minnettar olmadan edemedim. Tepeden inme de olsa benim fazlasıyla merak ettiğim ve asla sormaya cesaret edemediğim bir soruydu bu. Jason'ın onu merak ettiğimi düşünmesini istemiyordum. Öte yandan ne yazık ki, acı gerçek buydu. Jason yerinde hafifçe kıpırdanarak bana döndü. Ben ise yola bakmaya ve surat asmadan sohbetin dışında kalmaya devam ediyordum. "Evet. Ülke dışındaydım." dedi gergin bir sesle. “Bir süreliğine buradan uzaklaşmam gerektiğini hissediyordum, ama yanılmışım.” "Çok sık seyahat eder misiniz?" "Oldukça." "Lucy botanikle uğraştığınızdan bahsetmişti. Zor bir meslek olmamalı?" "Aslında oldukça stresli bir iş." dedi aynadan Paul’e kısa bir bakış attı. "Ve hesap vermem gereken çok fazla insan var." derken bana bakmasından açıklamasını bana olduğunu anlamıştım. Fakat umurumda değildi. Çantamdan cep telefonumu çıkarıp Trsiha'ya bu akşamki planımla ilgili kısa ve üstü kapalı bir mesaj attıktan sonra tekrar önüme baktım. "Bitkiler ve stres," alaycı bir şekilde güldü Paul. "İki kelime birbirinden oldukça uzak görünüyor. Umarım aileniz ve yakınlarınız bu ani ve stresli iş seyahatlerinizden şikâyetçi değildir." Allison'ın sesi şaşkınlıktan ve meraktan kesilmiş olmalıydı. Diğer yandan Paul'un ne yapmaya çalıştığını gayet iyi anlıyordum. Günlerdir haber alamadığım ve beni sersemlemiş bir hâlde ortada bırakan adamdan beklediğim yanıtları arıyordu. Bunu kendim de yapabilirdim ama hoşuma gitmişti. Yalnız bir çocukluk geçirdiğim için bir kardeş şefkatinin ya da korumasının ne demek olduğunu hiç öğrenememiştim. Ama şimdi nasıl olurdu artık biliyordum. Dudaklarımın gülümserken kıvrılmaması için birbirine sıkıca bastırdım. "Ailem ben küçükken öldü." dedi Jason aynadan Paul'e kısa ve temkinli bir bakış daha atarak. "Dolayısıyla beni merak edecek kimsenin olmamasına alışkınım. Ama artık bir şeylerin değişmeğe başladığını hissediyorum." derken sesi bolca vaat yüklüydü. Tekrar bana baktığını hissettiğimde bu kez ben de cesaretle gözlerinin içine baktım. Derin ve yoğun bakışlarındaki pırıltıyı görünce nefesim kesilmişti. Neyse ki yolun geri kalanı daha fazla soru olmadan sessizlik içinde geçti. Yarısı yerin altında kalan iki katlı mekâna vardığımızda rahat bir nefes almıştım. Paul ve Allison arabadan indikten sonra inmek için hareket etmiştim ki, Jason kolumdan tutarak beni durdurdu. Işıklı tabelanın altındaki kapıdan giren arkadaşlarıma baktım devam etmeleri için bir baş hareketi yaptım. Paul beklemek istermiş gibi görünse de Allison mesajı almıştı. Birlikte içeri girdiler. "Bu akşam çok sessizsin.” dedi Jason. "Konuşacak bir şeyimiz olduğunu sanmıyorum." "Bana kızgın olduğunu biliyorum. Hiçbir şey söylemeden çekip gitmemeliydim. Ancak bazı şeyler yüzünden açıklama yapacak vaktim olmadı." "Kızgın olmak mı?" Sahte bir kıkırtıyla bakışlarımı ondan kaçırdım. "Kendini fazla önemsiyorsun. Seni düşündüğüm falan yok. Aramızda verilmiş bir söz olmadığına göre dilediğini yapmakta serbestsin." Jason'ın bakışları yüzümü tarıyor ciddi olup olmadığıma dair izler arıyordu. Ancak duygularımı gizlemekte başarılı olduğumu söylemiştim size. Yine de o bana böyle bakarken kahrolasıca kalbime söz geçirmek giderek zorlaşıyordu. “Yani aramızda hiçbir şey olmadığını mı söylemeye çalışıyorsun?” “Sen, var olduğuna mı inanmak istiyorsun?” “Evet.” “Kendini ve beni kandırmaya çalışma.” "O halde ispatla.” Soran gözlerle yüzüne baktım. Bakışlarındaki bir şey, dilimi damağımı kurutmuş, bedenime ateşler salınmasına neden olmuştu. “A-anlamadım?” Koltuğundan bana doğru uzandı. Konuşurken nefesi dudaklarıma çarpıyordu. “Diyorum ki, kanıtla. Öp beni!" dediğinde ona aptal aptal baktım. Kalp atışlarımdan kulaklarım uğuldarken Jason çoktan elini enseme koymuş dudaklarını dudaklarımın üzerinde gezdiriyordu. Duygularımı gizleyebiliyordum ama nede lanet olasıca bedenime söz geçiremiyordum? Sıcak ve yumuşak dudaklara benimkilere yavaşça dokundu. Jason başını eğerek dudaklarını dudaklarıma hafifçe sürttü. Kaskatı kesilen bedenimde gözlerim anında kapanarak içime derin bir soluk çektim. Jason beni öpmüyordu. Sadece dudakları benimkileri örtmüş öylece bekliyordu. Nefesim durmuştu. Onu itmek için tek elimi göğsüne bastırdım ancak bu onu kendime çekmekten başka bir işe yaramadı. Ben daha fazla itiraz etmeyince dudaklarının baskısı arttı ve önce alt dudağımı öperek dudaklarının arasına aldı. Sonra çekiştirip yaladı. Kanım sıvı lav gibi damarlarımda dolaşmaya, adrenalin seviyem hızla yükselmeye başlarken, tenim beklentiyle karıncalandı. Ilık nefesi dişlerime çarparken üst dudağımı çekiştirmeye başladı. Daha fazla dayanamayıp nefes almak için ağzımı araladım ve anında dili ağzımdan içeri kaydı. Şimdi öpücüğü ıslak ve daha sertti. Ensemdeki elinin gücüyle beni ağzına doğru bastırıyor, diliyle ağzımı sertçe beceriyordu. Bir inilti duydum. Sanırım benden gelmişti. Elimin altında Jason'ın hızla çarpan kalbinin ritmini duyabiliyordum. Benimkiyle aynıydı. Bu çok fazlaydı. Bedenlerimizdeki hararet yükseldikçe daha azıyla yetinebileceğimiz ihtimali gittikçe zayıflıyordu. Sonunda dayanamayıp, "Dur!" dedim ve anında durdu. Gözlerimi araladığımda, karanlıktan dolayı içleri şehvetle dolan gözlerinin daha da koyulaştığını gördüm. Dudakları milimlik mesafede beklerken nefesi sık ve derindi. "Bu öpücük için izin aldığını hatırlamıyorum." dedim, sanki daha öperken izin istemiş gibi. Tüm bedenim alev alev yanarken bu söylediğim çok saçmaydı, ama onu bir şekilde durdurmam lazımdı. Aksi takdirde yapacaklarımdan dolayı kendime güvenmiyordum. "Seni korkutuyor muyum Lucy?" Korkutuyor muydu? Hem evet, hem hayır. Sadece bilinmezlikti beni korkutan. Jason benim için fazla gizemliydi ve onunla ilgili bir şeyler beni sürekli tedirgin ediyordu. "Hayır." diyebildim sonunda bulabildiğim kısık sesimle. "Seni anlayamıyorum sadece. Sürekli kafamı karıştırıp duruyorsun." diye itiraf ettim. Jason'ın kaşları hafifçe çatıldı ve ortasında iki minik çizgi belirdi. "Endişelerini anlıyorum. Ama inan bana seni incitecek bir şey asla yapmam. Senden uzak durmayı denemek için artık çok geç." Kafam karışmış bir halde geri çekildim ama beni hâlâ bırakmadığı için fazla uzaklaşamamıştım. "Ne demek istiyorsun?" Cevap vermeden önce başını biraz daha eğdi ve nefesi dudaklarıma çarparak konuştu. "Doğru cevaplar için kelimelerden daha fazlasına ihtiyacımız var. Birbirimize ihtiyacımız var." Ve sonra beni yine öptü. Bu kez itiraz etmedim. Bunu yapamayacağımı biliyordu. Kahretsin ki, ona olan direncim gittikçe tükeniyordu. Sahiplenici öpücüğüyle kafamdaki tüm yanıtsız kalmış sorular teker teker buhar oldu. Jason nefesimi tüketecek şekilde büyük bir özlemle öpüyordu beni. Sonunda geri çekilerek, "Eğer istersen hemen şimdi buradan götürebilirim seni." dedi. Yüzümü araştıran gözleri olumlu bir cevap için adeta yalvarıyordu. Bunu yapabilir miydim? Nefes nefese kaldığım için kendi kendime küfrettim. Neden onda hiç bir heyecan kıpırtısı sezemiyordum. Bedenine da duygularına olduğu kadar sıkı gem vuruyor olmalıydı. Hiçbir şey söylemeyerek kişisel alanımı geri kazandıktan sonra arabadan indim. Başım öpücükleri yüzünden hâlâ döndüğü için ayaklarımın üstünde dengemi sağlamam biraz vaktimi almıştı. Jason arabadan hayal kırıklığıyla inip yanıma geldi ve elimi tuttu. Parmaklarını parmaklarıma kenetlerken yüzünde samimi bir gülümseme, bakışlarında ise içimi ürperten bir meydan okuma vardı. Yürümeye başladığında elimde olmadan peşinden sürüklendim. Tıpkı kalbimin de bana ihanet ederek yaptığı gibi. Ona kapılıyordum ve lanet olsun ki bunu değiştirecek hiç bir şey yapamıyordum. İçerisi dışarıdan çok daha sıcaktı. Ancak, az evvelki ateşli öpücükler sonrasında zaten ısınan bedenim soğuğu neden umursasındı ki? Paul ve Allison üzerlerindeki ceketlerden kurtulmuş, birer bira alarak bir bilardo masasının başına geçmiş alıştırma yapıyorlardı. Biz de onlara uyum sağlamak için aynısını yaptık. Jason ceketini çıkarmadı. Benimkini omuzlarımdan tutarak çıkarmama yardım ederken eli kazağımın üzerinde biraz fazla oyalandı ve anında sırtımdan aşağıya küçük bir ürperti yayıldı. Aynı his bacaklarımın arasına doğru yürümeden teşekkür ederek ondan uzaklaştım. Bütün kimya kurallarımı alt üst edecek bir gülümsemeyle arkamdan oyun salonuna doğru yürürken kendime karşı koyduğumu hissetmiş olmalıydı. Beni gören Paul’un aydınlanan yüzü hemen ardımdan gelen Jason’ı görünce asıldı. "Bir an korktuğunuz için gelmekten vazgeçtiğini sandık." dedi. "Bunu neden yapalım ki?" diye yanıtladı onu Jason. "Turnuvanın ucunda büyük bir iddia olduğundan sana bahsetmedi mi Lucy?" Jason soru sorarcasına bana baktı. "Nasıl bir iddiaymış bu?" Alission neşeyle atıldı. "Kaybeden taraf kazanan ne isterse onu yapmak zorunda. Oyunun kuralı bu!" Jason'ın tek kaşı merakla havaya kalktı. "Ne isterse mi?" "Evet." dedi Paul. "Yoksa korktun mu? Yol yakınken vazgeçmekte özgürsün." "Hayır korkmadım." dedi Jason elimi biraz daha sıkı tutarak. "Hatta hoşuma gitti.” diyerek bana baktı. “Hadi başlayalım." "Başlamadan önce şunu açıklığa kavuşturalım. Ben Lucy ile aynı takımdayım. Sen Allison'ı alıyorsun." diyen Paul'e anında itiraz etti Allison. "Hey, neden ben seninle aynı takımda oynayamıyorum?" "Çünkü geçen sefer senin yüzünden saçlarımdan oldum ve tekrar böyle bir riski göze almak istemiyorum. Lucy senden çok daha iyi oynuyor." "Ama bu haksızlık!" Allison, surat asıp homurdanırken Jason'ın da bu fikirden pek hoşlanmadığını görebiliyordum. Yine de itiraz etmemişti. Turnuva için diğer masalarda oyun çoktan başlamıştı. Kadınlı erkekli ikişerden yaklaşık on çift, tepelerinden sarkan cılız bir lambayla karanlık odadaki masalarda topları setçe birbirine vurduruyorlardı. Bir hakem yoktu. Kurallar belliydi. Kazanan çift diğer masanın kazananıyla yarışacak, sona kalan çiftlerle finalistler belli olacaktı. İçkiler su gibi akıyordu. Mekân sahibi; eski bilardo şampiyonu Tood'un sıkı kuralları gereği kimse taşkınlık yapmaya ya da skora itiraz etmeye cesaret edemiyordu. Bu mekân ona aitti ve yalnızca onun kuralları geçerliydi. Amaç sadece eğlenmekti. Oyna ve kazan. Paul'le istekalarımızı seçerek bir masadaki çiftle eşleştik. Jason ve Allison diğer masadaki grupla oynamaya başlamıştı. Allison Jason’la eş olmaktan hoşlanmış, eski neşeli haline geri dönmüşe benziyordu. Ancak bu kez de ben kendimi kötü hissetmeye başlamıştım. İçimdeki kıskanç yanım Jason'ın yanında olmak için can atıyordu. Üstelik sürekli benim olduğum tarafa bakması da hiç yardımcı olmuyordu. Başımı iki yana sallayarak arsız düşüncelerimi zihnimin derinliklerine gönderdim ve bantsız sekiz top oyununa konsantre olmaya çalıştım. Klasik bir Amerikan bilardosuydu ve turnuvaya katılmak için kendime güvenmemin tek sebebi, iyi oynadığıma güvenmem ve partnerimin de bu oyunda iyi olduğunu bilmemdi. Tek bir faul bile yapmadan arka arkaya dört topu deliğe sokmayı başarmıştık. Sıra diğer takıma geldiğinde gözüm otomatik olarak Jason'ların masasına kaydı. Allison siyah topu deliğe gönderdiğinde güçlük bir çığlık atıp Jason’a sarılmıştı. Oyunu kazanmışlardı. Ve lanet herif ona gülümsüyordu. Gülümsüyordu. Son top için sıra bana geldiğinde masaya iyice eğilmek zorunda kaldım. Öfkeden elimdeki sopaya sıkıca yapışmıştım. Kıstığım göz hizamda; beyaz top, arkasında siyah sekizli ve Jason'ın gözleri vardı. Allison tezahürat yaparken Jason'ın bakışları iki metre uzaktan kıpırtısız hâlde beni kesiyordu. Parmaklarımı sıktım ve hızımı ayarladım. Tek gözümü kısarak sert bir vuruş yaptım. Ve işte! Bingo! Top köşedeki delikten içeri girmişti. Kazanmıştık. Diğer iki masayla ilk rakiplere nazaran daha kıyasıya rekabet ettik, ancak sonuç değişmedi ve en sonunda korktuğum başıma geldi. Finalde rakiplerini sırayla ezip geçen Jason ve Allison ile birlikte oynayacaktık. Turnuvayı izleyen diğer oyuncular yenilgilerine üzülmeksizin ellerinde içki şişeleriyle çevremizde toplandı. Bu son maçtı. Hem finale kadar gelmekten hem de Jason ile karşı karşıya oynayacak olmaktan ötürü biraz gergindim. Hayır biraz değil, bütünüyle gergindim. Paul cesaret verircesine omzuma vurdu ve başlangıç vuruşunu yapmadan önce istekasını tebeşirledi. Beyaz topa sert bir vuruş yaptığında çarptığı tüm toplar birbirinden kaçışırcasına hızla masanın dört bir yanına dağılmaya başladı. Çizgili toplardan biri köşedeki cebe girdiğinde diğer vuruşu yapmak için masanın etrafından dolandı. Jason'ın gözleri oyundan çok benim üzerimdeydi ve bunu görmezden gelmeye çalışmak aşırı yorucu ve stresliydi. Paul bir topu daha deliğe gönderdiğinde sesli bir soluk verdim. Takım arkadaşım kendinden emin sırıttı. Herkes susmuştu. Topların birbirine vurma sesi dışında salon tamamıyla sessizliğe gömülmüştü. Seyirciler nefeslerini tutmuş hâlde bizi izliyormuş gibiydi. Paul son vuruşu kaçırınca sıra Jason'a geçti. Ağır adımlarla masanın etrafından dolanan Jason tam karşımda eğilerek topa vurmadan önce gülümseyerek gözlerimin içine baktı. O ana kadar ben de nefesimi tuttuğumu fark etmemiştim. Jason gözlerini benden ayırmadan topa sertçe vurdu ve isabetli bir atışla topu deliğe gönderdi. Allison yüksek sesle çığlık atmamak için yerinde zıplayıp duruyordu. Gergindim ve Paul'un de gergin olduğunu hissedebiliyordum. Yanağımın içini ısırdım. Sıra bana geldiğinde Jason'ın dikildiği tarafa geçmek zorunda kaldım. Elleriyle dik pozisyondaki istekasına yaslanmış tüm dikkatiyle beni izliyordu. Sırf pislik olsun diye masayla arasına geçtiğim sırada yerinden bir santim bile kıpırdamadı. Kahretsin. Topa vurmak için önünde eğilmek zorunda kalacaktım. Kalabalıktan gülme ve ıslık sesleri yükseldi. İyice gerilen vücudumu rahatlatmaya çalıştım ama imkânsızdı. Adamın arkamdaki varlığının tüm duyularımda hissedebiliyordum. Biraz fazla eğilsem kalçalarımın kasıklarına değeceğinden emindim. Öne doğru hafifçe eğildim ve bunun olmaması için içimden dua ettim. Beyaz topu hedef aldığımda Jason'ın büyük bir zevkle kıçımı izlediğine her şeyimin üzerine bahse girebilirdim. Ondan duyduğum küçük bir iç çekişle yanılmadığımı anladım. Dikkatimi oyuna veremiyordum. Heyecandan neredeyse bayılmak üzereydim. Pis dikkat dağıtıcı. Göz ucuyla Paul'e baktım. İstekayı tutan eliyle bana yapabilirsin anlamında bir işaret yaptı. Derin bir nefes aldım ve saatler gibi geçen saniyelerin ardından sopamı salladım. Vuruşu kaçırmadım ancak top deliğin ucuna kadar gelerek durunca hayal kırıklığıyla iç çektim. Doğrularak arkamı döndüğümde Jason'ın keskin ve tatmin olmuş bakışlarıyla karşılaştım. Ona pis bir bakış attım. Hep senin yüzünden. Sıra Allison'daydı ve iki topu arka arkaya deliğe sokmayı başarmıştı. Paul hayal kırıklığıyla birlikte pişmanlık hissediyor olmalıydı. Ondan asla böyle bir performans beklemiyordu. Düzeltiyorum; beklemiyorduk. Son topa gelene kadar sırayla oynamaya devam ettik. Artık Jason'ın dikkatimi dağıtmasına izin vermemek için ondan tarafa bakmamaya özen gösteriyordum. Ancak varlığı öylesine yoğundu ki, salonda yalnızca ikimiz varmış gibi hissettiriyordu. Delici bakışları her an ensemdeydi. İçerisi fazla sıcak olmasına rağmen gerginlikten ellerim buz kesmişti. Sıra sekiz numaralı topa geldiğinde vuruş hakkı Jason'daydı. Paul'le umutsuzca bakıştık. Artık buradan geri dönüşü yoktu. Oyunu kaybetmiştik. Jason kolunu gerdi ve parmaklarını birkaç kere oynatarak yerine yerleştirdi. Atışını gerçekleştireceği sırada bir salon dolusu insanla birlikte nefesimizi tutmuş bekliyorduk. Dudakları gülümsemek üzereymiş gibi titredi. Gözlerini bana kilitleyerek vuruşunu yaptı. Bir anda salondan hayal kırıklığı sesleri yükseldi. Çünkü beklenen olmamıştı. Jason o gece ilk defa ıskalamıştı. Paul'le birbirimize inanamayan gözlerle bakıyorduk. Kolay bir atıştı ve Jason'ın oyunculuğuna bakılırsa bu atışı kaçırması imkânsızdı. Peki neden yapamamıştı? Kalabalıktan umutsuz mırıltılar yükselirken sessizliği bozan Allison oldu. "Hayır, olamaz." diye haykırdı birden. “Nasıl olur da bu atışı kaçırırsın?” Onun da takım arkadaşına çok güvendiği her halinden belliydi. Ancak Jason yaptığı isabetsiz atışı yüzünden hiç de pişman olmuş gibi görünmüyordu. Hiç öyle olmadığı halde, "Üzgünüm." dedi. Paul son hamlesinde topu deliğe ustalıkla sokunca oyunu kazanan taraf biz olmuştuk. Birbirimizi kutlamak için kısaca sarıldık. "Son ana kadar harika iş çıkardın Jason." diyerek centilmence rakibini tebrik etti Paul. "Ne yani, şimdi ceza alan taraf biz mi olacağız?" Allison hâlâ kaybetmeyi hazmedemiyordu ancak sızlanmaları faydasızdı. Kazanan bizdik ve onlara ne istersek yapabilirdik. Ne istersek. Tanrım, bu fikir bir anda aklıma kötü ve haz alıcı şeyler getirmişti. Kes şunu! "Hiç boşuna sızlanma Al. İçini rahatlatacaksa söyleyeyim, oldukça iyi oynadın." Paul'e göz kırptım. "Ama biz daha iyiydik." Kazananlar olarak salondakiler tarafından tebrikleri kabul ettik ve içkiler tazelendikten tekrar yerimize geçtik. Sıra verilecek cezaya gelmişti. Aramızda anlaşarak cezayı belirleyenin Paul olmasını karar verdik. Paul biraz düşündükten sonra Jason'ın gözlerinin içine alayla bakarak kararını açıkladı. "Jason'ın ceplerinin boşaltılmasını istiyorum." demesini beklemiyordum. Hepimiz ona şaşkınlıkla bakakaldık." Hadi Lucy, git ve Jason'ın üstünü ara." diye devam etti Paul, meydan okuyan bir bakışla. "Ne? Ben mi?" "Neden olmasın. Bir erkeği tanımak için en iyi yol bu bence. Ceplerinde onu sana anlatacak küçük ipuçları bulabilirsin. Bakalım Jason Clayton’ın iyi bilardo oynaması dışında bilmediğimiz neler varmış." Paul'un bunu benim için yaptığını biliyordum ancak yine de bu çok fazla gelmişti. Jason'a baktığımda oldukça rahat bir şekilde gülümsüyordu. Cezayı sessizce kabullendiğini fark ettim. Fakat nedense ben onun kadar rahat değildim. "Bunu yapmak zorunda değildin." Paul'e doğru fısıldadım ve neredeyse herkesin duymasını sağladım. Eğlenen kalabalıktan gülüşme sesleri yükseldi. "Neden olmasın? Jason'ın çekineceği bir şeyi yoksa tabi." Çenesini kaldırarak Jason’a meydan okudu. Jason, omuzlarını dikleştirip ellerini iki yana açarak cevap verirken ateş saçan gözleri benim üzerimdeydi. "Korkacak bir şey yok Lucy. Hadi, gel ve al beni." İzleyicilerden biri, "İşte bu adamım!" diye tezahüratta bulundu. Bir başkası, “Hadi göster onlara!” diye bağırdı.  Sessizce yutkundum ve ağır adımlarla Jason'ın yanına doğru yürümeye başladım. Nedense bu cezanın ona değil de bana kesildiğine dair kötü bir his vardı içimde. "Bu çok saçma bir ceza." diyerek dudaklarını büzdü Allison. Paul, "Merak etme. Sıra sana da gelecek." dediğinde, Allison ona kötü kötü baktı. "Eğer benim üzerimi de sen arayacaksan kabul ediyorum." "Ne? Hayır. Bunu asla yapmam. Senin cezan saçlarını maviye boyamak olacak." Allison küçük bir çığlık attı. “Neee?” Sonrasında ne konuştuklarını tam olarak duyamamıştım, çünkü artık Jason'ın karşısındaydım ve heyecandan kalp atışlarım kulaklarımı patlatmak üzereydi. Parmaklarım ona dokunmak için sabırsızlıkla karıncalansa da, içimden bir ses bu işin sonunun iyi bitmeyeceğini söylüyordu. "Bunu yapmak zorunda değilsin." diye sessizce tekrar ettim. Jason'ın yüzündeki gülümseme daha karanlık bir hâl aldı. "Bu sadece bir oyundu ve ben kaybettim. Şimdi sıra sende Lucy. Korkma ve dokun bana." Son kelimeleri kulağıma öyle erotik gelmişti ki, bir an gözlerimin önüne arabadaki ateşli öpüşmemiz geldi. Parmaklarım ona dokunmak için adeta çıldırıyordu. Hakkında bilmediğim ne varsa öğrenmek için yanıp tutuşuyordum. Diğer yandan korkuyordum da. Elimi yavaşça kaldırdım ve Jason’la göz temasını kesmeden deri ceketinin sol yan cebine daldırdım. Elime değen metal şeyin ne olduğunu hemen anlamıştım. Arabanın anahtarlarını parmaklarımda sallayarak herkesin görmesi için havaya kaldırdım. Kalabalık alkışladı ve Jason'ın gülüşü yüzüne yayıldı. Anahtarları bilardo masasına bıraktıktan sonra sağ cebine ulaştım ve boş olduğunu anlayınca küçük bir hayal kırıklığı yaşadım. Jason hâlâ bana bakıp gülümsüyordu. İç cebinden açılmış bir sigara paketi, çakmak ve bir kaç bozukluk çıkardım. Paketten sadece tek bir sigara içilmişti. "Aslında bırakmıştım, fakat karşına çıkacak cesareti bulabilmek için bir taneye ihtiyacım vardı." Ona anlayışla gülümsedim ve elimdekileri masaya, anahtarların yanına bıraktım. Ceketindeki cepler bittiğinde sıra pantolonuna gelmişti. Dar pantolonunun ceplerine elimi sokma fikri beni heyecanlandırmıştı. Ona biraz daha sokuldum. Jason burun deliklerini genişleten bir nefes alırken gözleri hipnoz olmuşçasına benimkilere kilitlenmişti. Biraz daha yaklaşarak elimi ön ceplerinden birinin içine soktum. Teninin sıcaklığını cep kumaşından hissedebiliyordum. Bacaklarındaki kaslar gergindi. Baharatlı kokusu burun deliklerimden içeri dolarken nefesimi tuttum. Parmaklarım araştırmasına devam ederken Jason dişlerinin arasından sesli bir soluk verdi. Güçlükle yutkundum ve ona yaslanmamak için kendimi zor tuttum. Jason'a bu kadar yakın olmak, onun sıcaklığını hissetmek başımı döndürüyordu. "Biraz daha aşağıya inersen, gizli hazinemi keşfedebilirsin Lucy." diye fısıldadığında sesi arzuyla kalınlaşmıştı. Tanrım, resmen ellerim titriyordu. Bunu yapmak yüksek bir kayalıktan denize atlamak kadar heyecan vericiydi. Daha fazla aşağıya kaydırmadan parmaklarımın ucuyla küçük bir şeye dokundum ve anında irkildim. Jason sırıttı. "Korkma o kadar ufak değil." Pislik. Parmaklarıma değen şey iki küçük poşetten ibaretti. Jason'ın şeytani sırıtışı yüzünden daha çok büyüdü. Gözleri ışıl ışıl parlamaya başladı. Elimi dışarı çıkardığımda tuttuğum paketlerin prezervatif paketleri olduğunu görmemle yanaklarıma kan hücum etti. İzleyenlerden alkış ve kahkahalarla birlikte “Wuuu! “sesleri yükseldi. Jason, "Hazırlıklı olmayı severim." diyerek bana göz kırptı. Parmaklarımın ucunda tuttuğum paketlere göz ucuyla baktığımda anında saç diplerime kadar kızarmıştım. XL. Aramızdaki hararet zirveye ulaşmıştı. Cinsel bir çekime doğru son sürat sürüklendiğimizi hissediyordum. Jason'ın sık solukları, benim dudaklarımı ıslatma isteğiyle sürekli yalamam işleri kolaylaştırmıyordu. Kalabalık bir ortamda tüm gözler üzerimizdeyken kendimiz kontrol etmek zorundaydık. Pantolonunun arka cebine ulaşmak için vücuduna biraz daha yaklaşmak zorunda kaldığımda tüm vücudu gerilmişti. Bir an buna izin vermeyeceğini sandım ama kıpırtısız durmaya devam etti. Göğüslerimiz birbirine değdiğinde, Jason'dan sadece benim duyabileceği bir hırıltı geldi. Elleri hâlâ iki yanında ve havadaydı. "Bu basit oyunun işkenceye dönüşeceğini hiç düşünmemiştim." diye mırıldandı birden. "Sana bu kadar yakın olup da dokunamamak beni öldürüyor Lucy." Gözlerinin içine bakarken sertçe yutkundum. Şu anda ellerini kullanan taraf ben olsam da, onun gözleriyle daha fazlasını yapmak istediğini görebiliyordum. Dokunmak mıydı daha zor olan yoksa dokunamamak mı? Elimi poposunun üzerine atarak dar kalçalarından içeri soktum ve tek bir hareketle şişkin cüzdanın dışarı çıkardım. Jason elimi çekene kadar nefesini tutup gözlerini kapattı. Karnımda hissettiğim sertlik onun bu oyundan ne kadar keyif aldığını gösteriyordu. Benim keyif almadığım da söylenemezdi gerçi. Jason'a dokunmak onun sert vücudunda parmaklarımı gezdirmek kesinlikle harika bir histi. Bu anı uzatabildiğim kadar uzattıktan sonra cüzdanını kurcalamaya başladım. Kredi kartlarının yanında yüklü miktarda nakit para vardı. Ehliyetini bulup çıkarttım. Onunla ilgili bilgileri kontrol ederken gözüme ilk çarpan şey kirli sakallı fotoğrafı olmuştu. Yakışıklı yüzüyle verdiği sert pozdan etkilenmiştim doğrusu. Kansaslı olduğunu biliyordum. Bilmediğim ise yirmi sekiz yaşında olduğuydu. Kafamı kaldırıp şaşkınlıkla yüzüne baktım. Bunu kesinlikle beklemiyordum, çünkü çok daha genç gösteriyordu. Hafifçe omuz silkerek gece boyunca yaptığı gibi gülümseye devam etti. Muzır bir düşünceyle cüzdanını masaya bırakmak yerine arka cebine geri koymaya karar verdim ve bunu yaparken Jason'ın gerilen kaslarının tadını çıkardım.  Allison kıkırdarken, Paul dışında tüm salon gülme krizine kapılmıştı. Ve tabi bende gülümsüyordum. Ta ki, elim belindeki sert bir şeye çarpıncaya kadar. Jason ile aynı anda gülüşümüz dudaklarımızda dondu. Elimi yavaşça kazağının altına kaydırırken, Jason başını iki yana sallayarak beni sessizce uyardı. Yapma. Elim soğuk metale değdiği anda, şüphelerimin gerçek olduğunu anlamıştım. Bu bir tabancaydı. “Lanet olsun!” Jason da benimle aynı anda küfretti. Cesaret ve öfkeyle silahı kavradığım gibi hızla geri çekildim. Kalabalık bir anda korkuyla bizden uzaklaşmaya başladı. Erkekler küfrederken kadınlar çığlık atıp kaçıştı. Tüm bu arbedenin arasında ona hesap soran gözlerle bakarken tepeden tırnağa buz kesmiş vücudumla karşısında öylece dikiliyordum. Paul, "Lanet olsun." derken, Allison, "Aman Tanrım, aman Tanrım." diye inledi. Jason'ın bakışlarında telaş, benimkindeyse korku vardı. "Açıklayabilirim Lucy." diyerek bana doğru bir adım attığında geri çekilerek ona engel oldum. Silahı titreyen ellerimle ona doğru doğrulturken korku dolu kâbuslarımın gerçeğe dönüşmesinden nefret ediyordum. Kendimi adeta son sürat giden bir arabayla duvara toslamışım gibi hissediyordum. Jason peşimde olabilirdi. Bir katil olabilirdi. Bu silah her şeyi değiştirmişti.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE