6.BÖLÜM

2907 Kelimeler
Trisha'nın sakinleşmesi bu sefer oldukça uzun sürmüştü. Ona her ne kadar kırgın olmadığımı söylesem de gerçek bu değildi. Yine de dün gece yaptığı saçmalık yüzünden kendini yiyip bitirmesine, üstelik bunun üzerine geçmişin ağır acılarını da ekleyip, vicdan azabı çekmesine daha fazla gönlüm razı olmamıştı. Onu güçlükle yatıştırıp, kahvaltıda bir bardak portakal suyu içmeye zorla ikna ederek, iki tane ağrı kesici alıp uyumasını sağladım. Hâlâ dün gecenin sersemliğini ve o kadar çok içmenin yarattığı kötü etkiyi üzerinden atmaya çalışıyordu. Dinlenmek ona iyi gelecekti. Bana da koşmak tabi. Havanın soğuk olmasına aldırmadan eşofmanlarımı giyerek, kahvaltı masasına hiç dokunmadan botlarımı giyip dışarı çıktım. Portland'da ne zaman yağmur yağacağı pek belli olmazdı. Bu yüzden tedbirsiz olup, yarı yolda geri dönmek istemiyordum. Yağmur yağsa bile koşmaya devam etmeyi planlıyordum, çünkü zihnimin berraklaşması ve duygularıma saplanan kararsızlık iğnelerinden arınması için bol miktarda oksijen sarf etmeye ihtiyacım vardı. Sokağa çıktığımda son kez spor ayakkabılarımın bağcıklarını kontrol ettikten sonra tempolu bir şekilde kampüsün dışına çıktım. Sumner Koleji, yeşillik bakımından oldukça geniş ve cömert bir alana sahipti. Öğrencilerin birçoğu kışın bile bulduğu bir ağaç kovuğunda ders notları alıp vakit geçirmeye bayılırdı. Sık sık, kaldığımız evin civarında koşmayı alışkanlık haline getirmiştim. Ancak bugünkü hedefim daha büyüktü. Bu yüzden yeşil alanın dışına çıkana kadar tempomu sabitledim. Tabanlarım asfalt zemini döverken bana iyi gelen soğuk havayı sık aralıklarla burnumdan çekip ağzımdan sıcak ve beyaz bir duman halinde çıkarmaya devam ettim. Kulaklığımdan yüksek baslı bir müzik açtım ve hızımı yavaş yavaş arttırdım. Trisha ile geçmişimizde yaşadığımız ağır travmalar sonucu bizi iki farklı insan haline getirmişti. O kendini dış dünyaya açarken, ben tamamen içine kapanık biri haline gelmiştim. Trisha'nın annesi ve kız kardeşini kaybettiği araba kazasından sonra, babasıyla zaten kuvvetli olmayan bağları her geçen gün biraz daha zayıflamış ve yıllar geçtikçe onları birbirinden yavaş yavaş uzaklaştırmıştı. Babasına duyduğu öfkeyle kendini gece hayatına vermiş ve dünyanın merkezi olmak gibi zavallı bir çaba arayışına girmişti. Deli gibi para harcıyor, önüne gelen her erkekle çıkıyordu. Aslında kendinden başka hiç kimseye zararı yoktu. Dün geceye kadar. Zaman zaman girdiği bu vicdan krizleri dışında oldukça neşeli ve eğlenceli bir kızdır aslında. Ne yazık ki onun için üzülmekten başka elimden bir şey gelmiyordu. Bir de şu okulunu iyi bir dereceyle bitirmesini sağlamak tabi. Neyse ki Trisha'nın notları içi gereksiz şeylerle dolu çöp tenekesi gibi olan sosyal hayatına nazaran biraz daha iyiydi. Bu senenin sonunda mezun olup ayrılacağımız düşünesiyle üzülmeyeceğimi söyleyemem. Ama kendime ait yeni bir hayatım olacağı fikri beni giderek heyecanlandırıyordu. Trisha ise eğitiminin ardından babasının yanına dönmek istemiyordu. İkisinin arasını düzeltip düzeltemeyeceği hakkında en az onun kadar şüpheliydim. Her şeye rağmen hayatının benden sonraki kısmının çok daha iyi geçmesini istiyordum. Onu özleyecektim. Trisha benim tam zıttım bir kişiliğe sahipti ama aslında farkında olmadan onunla mükemmel bir denge oluşturuyorduk. Ben Ying'dim, o ise Yang. Arkadaşlığımızı bu kadar uzun sürdürebilmemizin bence tek açıklanabilir şekli buydu. Benim insanlara olan güvensizliğim ve onu sürekli olarak koruma çabamın yanında, onun vurdumduymazlığı ve başına buyrukluğu tam bir uyum içerisinde yürüyordu. Diğer yandan içimde bir yerlerde minik de olsa Trisha gibi kötü bir kız olduğundan şüpheliydim. Buna dün gece emin olmuştum. Jason'ın beni öptüğü anda aklımdan geçenleri düşündükçe kendimden utanıyordum. O an tek istediğim adamın ağaç gibi uzun ve kalın gövdesine sarılıp kendimi ona teslim etmekti. Eğer sözümü dinlemeyip gitmeseydi, ilk cinsel deneyimimi kendi mutfağımdaki ahşap bir masanın üzerinde yaşayacaktım. Tanrım, düşüncesi bile kan akışımı hızlandırıp, vücudumun hassas bölgelerinin zonklamasına sebep oluyordu. Birkaç sokak ötedeki köşeyi dönerken yavaşladım, sonra da hızımı yeniden ayarladım. Tabanlarım acımaya başlamıştı. Yanaklarımın kızarmasını yüzüme çarpan soğuk havanın etkisine vermek istiyordum ama aslında öyle olmadığını biliyordum. Jason'ı gördüğüm ilk andan beri, onu bir türlü sistemimden atamıyordum. Bana yakınlaştığı her seferinde, ondan uzaklaşmak gittikçe daha zor olmaya başlıyordu ve bu da tüm dengemi alt-üst ediyordu. Bana ne oluyordu böyle? En son erkek arkadaş deneyimim lise yıllarımda olmuştu ve aptalın teki yüzünden bir hafta boyunca ağlamıştım. Bir erkek için döktüğüm son gözyaşlarıydı onlar. Ve sonrasında kendime cilalı, kalın ve parlak bir kalkan oluşturarak yalnızlığın keyfini sürmüştüm. Ara sıra bir kaç flörtöz bakış ve şakalaşmaların dışında, kimse tam tanımıyla yanıma yaklaşmamıştı. Arkadaş olarak gayet iyiydim. Hem de çok iyi. Bunu, Paul ile olan ilişkimizden biliyordum. Ama iş aşk gibi romantik işlere gelince bocalıyordum. Hem zaten aşk diye bir şey var mıydı? Bence aşk denilen şey, iki ayrı cinsin bedensel ihtiyaçlarını gidermek için birbirlerine yaptığı kimyasal bir kurdu sadece. Alan alacağını alır ve geriye kullanılmış duygular bırakırdı. Sonrasında ya birbirine saygı duyarak hayatına devam eden iki insan kalır, ya da büyük bir itim gücüyle çiftler birbirinden hızla uzaklaşarak başka arayışlara girerdi. Biraz matematiksel bir tanım yapmış olabilirdim. Sanırım hâlâ son sınavların etkisindeydim. Sokak boyunca koşmaya devam ederken, yol biraz daha meyillenince hızımı düşürmek zorunda kaldım ve kulaklığımı çıkarıp yanından geçtiğim basketbol sahasına göz attım. Yaşları dokuz ile on iki arasında değişen bir kaç çocuktan oluşan grubun hararetli ve eğlenceli maçlarını bir kaç derin nefes arasında gülümseyerek izledim. Çocuk olmak yetişkin olmaktan çok daha eğlenceli olmalıydı. Kafanızı aptalca şeylere yormadan hayatın tadını çıkarabilmeliydiniz. Gelecek kaygısı yok. Korku yok. Düşüneceğiniz tek ve en önemli şey, basit bir maçı kazanmak olurdu sadece. “Bazıları için” dedi iç sesim ve onu bir baş hareketiyle onayladım. Hepsi o kadar da şanslı doğmuyordu ne yazık ki. O anda sert bir rüzgâr esince ensemdeki tüyler diken diken oldu. Sırtımdan aşağıya inen ter damlacıklarına çarpan soğuk hava yüzünden olduğunu düşündüm önce. Ama sonra etrafıma bakınmak gibi garip bir dürtüye kapıldım. Arkamı hızla dönerek sokağın aşağısını, yani geldiğim yönü kontrol ettim. Bir kaç başıboş yaya dışında kimseyi görememiştim. Aslında gözlerimin ne aradığını bile bilmeden çöp kutularının ve yangın söndürme dubalarının arkasına bakınmaya devam ettim. Takip edildiğime dair paranoyaya kapılmıştım yine. Kahretsin. Geri dönmeye cesaret edemediğim için sahanın çevresinden dolanarak üst sokağa çıkmaya karar verdim. O siyah BMW'yi artık görmesem de varlığını hissetmem garipti. Bu saçma düşüncelerden kurtulmam gerekiyordu artık. Başımı silkelercesine iki yana salladım ve hızla koşarak oradan uzaklaştım. Enerjimi, akşamki buluşmaya vermeli ve ne yapacağımı düşünmeliydim. Eve dönüş yolunda vücudum yavaş yavaş gevşemeye başlamıştı. Kampüse girmeden hemen önce, omzumun üzerinden yeniden arkama baktım ve kimseyi göremeyince rahat bir nefes aldım. Korku, baş edebileceğim bir duygu değildi ve tek yapabileceğim onun yerine başka bir şeyi koymaktı. Karnımdan gelen gurultular açlığımın katlanılmaz olduğu sinyallerini verince hızla eve giderek, Trisha'nın hazırladığı kahvaltıya gömülmeye karar verdim. Öncesinde sıcak bir banyo yaparak, tek başına ve sessizliğin verdiği huzurla kahvaltımı bitirdim. Trisha ilaçların etkisiyle hâlâ uyuyordu ve bu da bana kafa dinleyeceğim bir kaç saat daha veriyordu. Karnımı doyururken Jason'ı nereye götüreceğime de karar vermiştim. Eminim sürprizime bayılacaktı. İçimdeki hain kız bana göz kırparak sırıttı. Yüzümde bir gülümsemeyle mutfağı topladıktan sonra başucu kitabımı da alıp odamda dinlenmeye çekildim. Akşamüzeri saat tam yedi de hazır olmama rağmen aşağıya –bilerek- on beş dakika geç inmiştim. Bekletilmek; her zaman insanın sinirini bozan bir şeydi ve bir insanı en iyi öfkelendiğinde tanıyabilirdiniz. Kapıdan çıktığım anda Gümüşi Mustang ile karşı karşıya geldim. Apartmanın dibine park ettiğini, camdan bakarak ya da motorun homurtusunu duyarak anlamama gerek yoktu. Jason'ın zamanlama konusunda titiz davranacağından neredeyse emindim. Bunu, en umulmadık yerde ve zamanda karşıma çıkmasından öğrenmiştim. Kıyafetlerime özen göstermeyerek üzerime basit bir kot ve sarı bir kazak giymiştim. Kahverengi kadife ceketim ve çizmelerimle oldukça rahat ve sıcak hissediyordum kendimi. Saçıma ve makyajıma karışacak bir Trisha da olmayınca rahatça hazırlanmıştım. Kendisi bir kaç saat önce ava almak için dışarıya çıkmıştı. Ona Jason ile buluşacağımı söylememiştim. Yine de akşama planlarım olduğunu ve fazla geç kalmayacağımın bilgisini vermeyi ihmal etmedim. Bunu her zaman yapardık. Aramız iyi ya da kötü olsun, nerede olacağımızı ve kaçta eve döneceğimizi muhakkak birbirimize söylerdik. Bu yaşadığımızı yabancı şehirlerde beladan uzak kalmamızın bir önlemiydi sadece. Jason, beni karşılamak için arabadan hızla inerek bana doğru yürümeye başladı. Yüzündeki ifadeden sıkılmış olduğu anlaşılıyordu. Bu da içimde ufak bir tatmin hissi yaşatıyordu. Yanına yaklaştığımda, "Merhaba." dedim. Sanki onu dakikalardır beklettiğimin farkında değilmişim gibi ağırdan alıyordum ve bunu yaparken gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Jason'ın kısık gözleri ile beni tepeden tırnağa inceledikten sonra, basit kıyafetlerimin sağladığı salaş görüntüye her hangi bir mimik ile tepki vermeden gülümsedi. "Sana da merhaba Lucy. Oldukça hoş görünüyorsun. “ Ah, hadi ama. Bu kadar kötü bir yalancı olamazsın. Ona, düşüncesine katılmadığımı göstermek istercesine üzerimdekilere baktım. "Sahi mi? Bunun için hiç çaba sarf etmemiştim." "Hoş görünmek için çabaya ihtiyacın olduğunu kim söyledi?" "Ah." Sanırım Trisha ile bu konuda aynı fikirde değillerdi. Trisha bir kadının günün her saatinde ışıldayan bir makyajla şık görünmesinin ona prestij ve saygınlık kazandıracağı düşüncesini savunurdu. Jason'ın böyle düşünmemesine içten içe sevinmiştim. "Teşekkür ederim." diyerek küçük komplimanına karşılık gülümsedim. Bana hissettirdiğinin aksine, Jason görüntüsüne oldukça özen göstermiş gibiydi. Altında benimle aynı renk koyu mavi bir kot ve üzerine lacivert kazak ile siyah spor bir ceket giymişti. Kıyafetlerinin fiyatını öğrenmek için etiketlerini görmeye gerek yoktu. Hepsi de büyük markaların yeni sezon modelleriydi bunlar ki, bu da Jason'ın modayı yakından takip ettiğini kanıtlıyordu. Şimdi, şıklığımla ilgili düşüncelerine gel de inan bakalım. "Çok bekletmedim umarım?" diyerek hafiften nabzını yokladım. Sinirlendiğini hissettiğim hâlde bana, "Önemli değil." demesi ve gülümsemesi duygularını iyi gizlediği anlamına geliyordu ki bu, ürkütücüydü. Davranışlarından çok fazla çıkarım yaptığımı biliyordum, ancak psikoloji okumanın dezavantajlarıydı bunlar. "Gidelim mi artık?" Elini belime atarak beni arabaya doğru sabırsız bir çocuk gibi yönlendirdikten sonra, yolcu kapısını tıpkı bir centilmen gibi açarak koltuğa yerleşmemi bekledi. Ardından kapımı kapatıp şoför tarafına geçti. Arabaya bindiğim anda mis gibi bir çiçek kokusu burun deliklerimden içeri sızmıştı. Şaşkınlıkla etrafıma bakındım. Bu koku Jason'dan geliyor olamazdı. Onun kendine has baharatımsı bir kokusu vardı. Başımı döndüren ve ayaklarımı yerden kesen bir kokuydu. Bu ise saf çiçek kokusuydu. Şaşkınlığımı bir müddet daha keyifle izleyen Jason kolunu arkaya uzatarak koca bir buketi kucağıma bıraktı. "Bunları mı arıyorsun?" Sarı Lilyumlardan oluşan şık buketi gördüğüm anda göz bebeklerim heyecanla büyüdü ve kalbim aynı anda daha güçlü çarpmaya başladı. Yaşı kaç olursa olsun bir kadını etkilemenin en eski ve bilindik yoluydu çiçekler. Benim gibi bir buz kalıbını bile anında güneş ışığı gibi ısıtarak eritmeye yeterdi. Sevinçle gülümsedim ve otomatik olarak kokularını sesli şekilde içime çektim. "Oh, bunlar çok güzel." diyerek istemeden inlediğimde, Jason'ın gözleri bir ışıkla parladı. "Beğendiğine sevindim. Tıpkı senin kadar narin ve güzeller." diye fısıldadığında anında kıpkırmızı kesildim. Bakışları vücudumun her yerinde gezindi. Tanrım, sen aklımı koru. Burnumu çiçeklerin arasına gömerek yanan yüzümü gizlemeye çalıştım. Jason şeytani bir sırıtışla arabayı çalıştırıp yola çıktı. Ve bir süre sonra da bana nereye gideceğimizi sordu. "Rock's&Book’s'a." dedim. O kadar şaşırmıştı ki neredeyse önündeki dönemeci kaçıracakken son anda direksiyonu çevirdi. "Gerçekten mi?" dedi alayla. "Beni çalıştığın kafeye mi götüreceksin?" Hafiften omuz silktim. “Neden olmasın? Senin için bir sakıncası mı var?” “Hayır. Elbette yok, ama…” “O halde gidelim.”   Ne vardı yani? Güvenli bölgede olmak kendimi daha rahat hissetmemi sağlayacaksa buna asla itirazım olmazdı. Bu kararı vermeden önce uzun uzun düşünmüştüm ve Rock's Book’s bence en ideal buluşma yeriydi. Üstelik bizim için anısı da vardı. Gerçi anılar henüz çok tazeydi. Her neyse. "Kararı bana bıraktığını sanıyordum?” "Yine de beni çalıştığın yere götüreceğini düşünmemiştim." "Sence sorun olur mu?" dediğimde bana baktı. Masumane sorum karşısında yüzünü ekşitmemeye çalıştığını görebiliyordum. Sonra yeniden yola dönerek ağzından hayır anlamında homurtular çıkarmaya başladı. Adamın zaten gergin olan sinirlerini hepten kopma noktasına getirdiğim için kendimi tebrik mi etmeli yoksa tokatlamalı mıydım, bilemiyordum. Jason sessizlik içinde çalıştığım kafenin karşısındaki kaldırıma arabayı park ederek hemen arkamızdaki park sayacına bir çeyreklik attı. Çiçekleri arabada bırakmaya gönlüm razı olmamıştı ama Paul ve Allison’ın eline daha fazla koz vermek istemiyordum. Bu yüzden onları arka koltuğa bırakarak Jason ile birlikte kafeye yürümeye başladım. Bana çiçekleri neden bıraktığımı sormayacak kadar anlayışlı olması hoşuma gitti.  Bugün Bay Salow'un dükkânda olacağını Paul’den öğrenmiştim. Ve tabi kendisi de orada olacağını bu randevuyu asla kaçırmayacağını belirtmişti. Neyse ki Allison bugün izinliydi. En azından onun merceği altında olmaktan kurtulmuştum. Allison önce beni sorularıyla didik didik eder, ardından da gözleriyle yerdi. Paul'un ağzı bu konularda daha sıkıydı. Üstelik Jason’dan Allison kadar hoşlanmamıştı. İçeriye girer girmez yoğun kahve kokusu ve tanıdık müzik bizi karşıladı. Jason kapıyı tutarak önden geçmeme izin verdiğinde, ona sürtünmem için bunu bilerek yaptığını düşünecek kadar fesat olduğum için kendimi azarladım. İtiraf etmekten nefret etsem de, o dağ gibi bedene temastan keyif almıştım. Paul'un yargılayan bakışları bizi köşede boş bir masa bulana kadar takip etti. Sonra da siparişlerimizi almak için yanımıza geldi. Jason, menüyü incelerken Paul'e bir bakış attım. O da bana gizliden göz kırptı. Yüzü ifadesizdi. Gülmemek için kendimi çok sıkmış olmalıydım ki sandalyem yerinde gıcırdadı. "Beni buraya getirdiğine göre, ne yemem gerektiğine de sen karar vermelisin bence." diyen Jason, menüyü masada bana doğru kaydırarak arkasına yaslandı. "Şey." diyerek kendimi hızla toparladım. "Çizburgerimizi ve tostumuzu kendimiz yapıyoruz ama dondurulmuş ürün kullandığımız için pizzayı tavsiye etmem. Tatlı olarak sıcak sufle ve yanında taze sıkılmış portakal suyunu önerebilirim." Menüye bakmaya gerek duymadığım için, hızlı hızlı sıralamıştım hepsini. Paul, neşeyle gülümserken, Jason'ın kaşları imayla havaya kalktı. "Ben bile daha iyi sunum yapamazdım." diyen Paul'e bakıp gülümsedim. Jason kavuşturduğu kollarını çözmeden ona dik dik bakmakla yetindi. İki adamın sessiz düellosunu izliyor gibiydim. Sonunda, "Sen ne istiyorsan bende aynılarından alayım." diyerek siparişini benim ellerime bıraktı. Bu çok tatlı bir davranıştı. Aklım Jason'ı bu ince düşüncesinden dolayı takdir ederken, sürtük hislerim tatlı yerine onu yememi tercih etti. Siparişlerimiz gelene kadar farklı bir sohbet konusu açsam iyi olurdu, zira aklım başka yerlere kaymaya çok meyilliydi bugün. "Sana çiçekler için teşekkür etmedim. Lilyum biraz sıra dışı bir seçenek." "Beğenmene sevindim." diyerek gülümsedi. "Hem de çok." Özellikle sarı olmasının bir anlamı var mı diye merak ediyordum. Eve döndüğümde bu konuyla ilgili Google’dan yardım alabilirdim fakat o zamana kadar bekleyemezdim. "Seçimin konusunda bir ayrıcalıkları var mı merak ettim. Genelde çiçeklerin dili olduğu söylenir ve ilk buluşmalarda gül veya lale gibi özel ve bilindik çiçekler getirilir. Yoksa yanılıyor muyum?" "Bu konularda epey tecrübelisin." diyerek beni şaşırttı. “Bilakis. İlk defa bir erkekten çiçek alıyorum.” “Bu doğru mu? Yoksa bunları bana kendimi iyi hissettirmek için mi söylüyorsun?” Güldüm. “Hayır. Sanırım bu gece en son yapacağım şey sana kendini iyi hissettirmek olurdu.” “Çok yazık.” diyerek kollarını masaya dayayıp öne doğru eğildi. Küçücük masada neredeyse burun buruna gelmiştik. “Oysa kendimi senin yanında hiç olmadığım kadar iyi hissediyorum.”  Bakışlarında bana hayran olduğunu belli eden pırıltılar gördüğümü sandım ancak, kafasını çevirerek camdan dışarıya bakınca bütün teorim anında çöp oldu. "Çiçeklerin ve diğer tüm bitkilerin bir evrensel dili olduğu doğrudur. Kimi ruhsal, kimisi de bedensel ihtiyaçlara hitap eder. İyi bilindiğinde usta şifacılardır. Bazı bitkilerin özünün hangi hastalıkları iyileştirebileceği bir muammayken, bazılarının zehrinin anında öldürebileceği bilimsel bir gerçektir." Tam bir bilim adamı gibi konuşmuştu. Ve bu garip bir biçimde kulağa seksi geliyordu. "Lilyum'u seçmemdeki amaç ise bunlardan tamamen farklı. Bana seni hatırlatıyor." diyerek ağzımı bir karış açık bıraktı. "Taç yaprakları tıpkı parlak bir güneş gibi. Ayrıca asaletin simgesi bir çiçektir. Zarif ve kırılgan yapısıyla çabuk solmaya müsaittir. Sıcağı çok sever ve yerini bulduğunda, çevresine olduğundan daha güzel kokular yayar." Tanrım, resmen şiir gibi konuşuyordu. Daha önce çiçekler hakkında hiç bu kadar bilgiye sahip biriyle tanışmamıştım. Özellikle bir erkeklerin ilgilenebileceği şeyler değildi bunlar. Jason’ın içimi ısıtan bakışlarından kaçmak için gülümseyerek siparişlerimizi getiren Paul’le ilgilendim. Çizburgerimden bir ısırık aldıktan sonra, “Bu doğru.” dedim birden. "Ben de çok fazla üşürüm." Onca saydığı özellik içinden, cımbızla çekip çıkardığım bu cümle karşısında bana sıcacık gülümsedi. "Bunu bilmem iyi oldu işte. Yalnızca ben yanındayken buz kestiğini düşünmeye başlıyordum." diyerek beni tekrar güldürdü. "Hayır, bu seninle ilgili değil." Kafamı iki yana salladım. "Yaz ya da kış olması fark etmez, kolay kolay ısınamam ben. Bu yüzden, okulum bitince sıcak ülkelerden birine göç etmeyi planlıyorum." "Neresi mesela?" "Güney Amerika’da herhangi bir yer olabilir." dedim hiç düşünmeden." Batı Virgina Sahili olabilir mesela. Florida." "Yani, Miami mi?" "Neden olmasın. Kumsalının çok güzel olduğunu duymuştum. Deniz kıyısı olması yeterli benim için." "Güzel seçim." diyerek bana göz kırptı ve ardından kendi yemeğine döndü. Bu iyi olmuştu işte çünkü bana bakarken lokmalar boğazıma diziliyor gibiydi. "Peki, sen nerede yaşamak isterdin?" "Bilmem.” diyerek omuz silkti. “Hiç düşünmedim. Kansas doğumluyum. Cheyenne yakınlarında bir çiftlik evimiz vardı. Babam..." derken gözleri bir anlığına uzaklara daldı. "...bahçe işleriyle uğraşmayı severdi. Annem için yaptığı serada dört mevsim değişik renk ve kokularda çiçek yetiştirirdi. Civardaki en büyük ve en güzel bahçeye sahiptik. Yetiştirdiği çiçeklerin bir kısmını, özel alıcılar vasıtasıyla yurt dışına gönderirdi. Çiçeklerin yanında şifalı bitkiler de yetiştirirdi." "Bitkilere olan ilgin baban sayesinde demek ki?" dediğimde beni başıyla sessizce onayladı. "Hâlâ Cheyenne'de mi yaşıyorsun?" "Hayır. Annem ve babam öldükten sonra orada kalamadım." deyince kendimi birden kötü hissettim. "Üzgünüm. Bilmiyordum. " "Önemli değil." diyerek beni teselli etmeye çalıştı. Ancak hâlâ acı çektiğini anlayabiliyordum. Acı çeken gözlere aynalardan aşinaydım. Nasıl öldüklerini sorarak daha fazla onu üzmek istemediğim için sessizce yemeğimi bitirdim. Paul son müşterilerle ilgilendikten sonra Bay Salow ile kasada hesap işleriyle uğraşmaya başladı. Bir gözü hala bizim masadaydı. İyi olup olmadığımı anlamaya çalıştığını biliyordum. En ufak bir olumsuzlukta müdahale etmek için hazır bekliyordu.  Sohbetimiz ilerlerken kahvelerimizi ve tatlılarımızı bitirmiştik. Jason kalıbına göre iştahı olan bir adamdı. Tabağında ne var ne yoksa silip süpürmüştü. Bol bol spor yaparak böyle fit bir vücuda sahip olmalıydı. Kapıdan girerken omuzlarının sertliğini hatırladığımda içim bir tuhaf oldu. “Kalkalım mı artık?” Hiç istemeden yaptığım teklif karşısında Jason gülümsedi. “Nasıl istersen.” Masadan kalkmadan önce hesabı ödemek isteyince ona ters bir bakış attım. "Yemeği ben ödüyordum, unuttu mu?" "Hayır, unutmadım." dedikten sonra derin bir nefes aldı. "Ama şunu unutma, gece daha bitmedi ve ben acısını senden çok pis çıkartacağım." Gururla sırıttım. “Beni korkutamazsın.” Kapıdan çıkarken kolunu omzuma atıp bana daha da yaklaşarak kulağıma, "Korksan iyi edersin." diye fısıldayınca birden donup kaldım.  Bu da neyin nesiydi şimdi? Sıcak nefesi yüzünden, tüm vücudum baştan aşağıya ürpermişti. Jason beni arabasına doğru sürüklerken nereye gideceğimizi bilmiyordum, ama yoğun bakışlarından hapı yuttuğumu hissediyordum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE