SAHTE AŞK

1093 Kelimeler
Gökhan, direksiyonu sıkarken parmak boğumlarının beyazladığını fark etmedi bile. Yanındaki sarışın kadın çoktan gönderilmiş, geride sadece Mardin’in ağır sıcağı ve Zülal’in o dinmek bilmeyen inadı kalmıştı. Konağın avlusuna girdiklerinde Gökhan, korumalarına sert bir işaret çaktı. "Yusuf’un babasını, Süleyman Efendi’yi bulun. Derhal çalışma odama gelsin!" Zülal, koltuğunda kıpırdandı. Gökhan’ın sesindeki o buz gibi kararlılık, az önceki aşağılamalardan çok daha korkutucuydu. "Babasıyla ne işin var?" diye sordu sesi titreyerek. Gökhan cevap vermedi. Arabadan inip kapısını sertçe çarptı. Yarım saat sonra, konağın ağır ahşap kapıları Süleyman Efendi’nin üzerine kapandı. Yaşlı adam, bir yandan tespihini çekiyor, bir yandan da karşısında bir heybetli bir dağ gibi duran Gökhan Ağa’ya bakıyordu. Gökhan, masasının arkasına geçmek yerine Süleyman’ın tam karşısına, sehpanın ucuna oturdu. "Süleyman Efendi," dedi Gökhan, sesi odanın içinde yankılanarak. "Oğlun büyük bir halt yedi. Evli bir kadını, bir ağanın helalini kaçırmaya kalktı. Töreyi bilirsin, hükmü bilirsin. Normalde şu an Yusuf’un cesedini toprağa koyuyor olman lazımdı." Süleyman Efendi’nin omuzları çöktü. "Ağam, cahillik etti. Bir canı bağışlamak büyüklüktür." "Büyüklük bende kalsın," diye kesti Gökhan. "Ama bir şartım var. Yusuf ölmeyecek, ama bu topraklarda 'Zülal' diye birinin nefes aldığını da unutacak. Onu yarın akşam başkasıyla evlendireceksin. Bizim aşiretin kızı, yetim kalmış Meryem’le. Davul zurna çalacak, herkes görecek. Yusuf evlenecek ki, Zülal’in kalbindeki o sahte umut kökünden kurusun." Süleyman Efendi şaşkınlıkla başını kaldırdı. "Ağam, çocuk yaralı... Bu halde nasıl düğün olur? Hem töre..." Gökhan ayağa kalktı, Süleyman’ın tepesine dikildi. "Töre benim! Aşiret büyükleriyle konuştum. Herkes Yusuf’un canının bağışlanması karşılığında bu evliliği kabul etti. Eğer yarın o imza atılmazsa, Yusuf’un sadece bacaklarını değil, canını da alırım. Seçim senin Süleyman Efendi. Oğluna bir kefen mi biçeceksin, yoksa bir damatlık mı?" Süleyman Efendi yutkundu. Başka şansı yoktu. "Tamam ağam," dedi kısık bir sesle. "Sen nasıl istersen öyle olacak." Gökhan dışarı çıktığında Zülal koridorda bekliyordu. Gökhan’ın yüzündeki o sinsi gülümseme her şeyi anlatıyordu. Zülal’in kolundan tutup onu büyük salona, pencerenin önüne sürükledi. Aşağıda, hazırlıklar şimdiden başlamıştı. "Ne oluyor Gökhan? Ne planlıyorsun?" "Müjdeyi vereyim karıcım," dedi Gökhan, Zülal’in kulağına eğilerek. "Yarın akşam büyük bir düğünümüz var. Ama bizim değil. Sevgili Yusuf’un. Babası kabul etti, aşiret onayladı. Yusuf, yarın gece Meryem’le evleniyor. Hatta nikah şahidi de ben olacağım." Zülal olduğu yerde donup kaldı. Dünya etrafında dönüyordu. "Yalan söylüyorsun... Yusuf yapmaz. O beni seviyor, o ölür de başkasına dokunmaz!" Gökhan kahkaha attı. "Ölmek istemedi Zülal. Can tatlıdır. Babası diz çöküp yalvardı, Yusuf da kabul etti. Senin için canını vereceğini sandığın o adam, şimdi kendi canı için bir başkasının koynuna girmeye razı oldu. Bak, aşağıda kazanlar kaynamaya başladı bile." Zülal pencereden aşağı baktığında gerçekten de büyük kazanların kurulduğunu, odunların taşındığını gördü. Göğsüne bir bıçak saplanmış gibi hissetti. Yusuf onu bırakmazdı, bırakmamalıydı. Ama Gökhan’ın kararlılığı, Süleyman Efendi’nin konaktan omuzları düşük çıkışı her şeyi kanıtlıyordu. Ertesi gün konak tam bir mahşer yerine döndü. Gökhan, Zülal’e en gösterişli kıyafetleri giydirmiş, onu adeta bir vitrin mankeni gibi yanına oturtmuştu. Zülal ise yaşayan bir ölüden farksızdı. Gözleri kapıda, bir mucize bekliyordu. Akşam çöktüğünde, avlu insanla doldu. Davullar çalıyor, zurnalar kulak tırmalayıcı bir neşeyle Mardin semalarını inletiyordu. Gökhan, Zülal’in elini sıkıca tutarak baş köşeye oturdu. Az sonra Yusuf, iki kişinin yardımıyla avluya getirildi. Bacakları sargılıydı, yüzü solgundu ama ayaktaydı. Zülal, Yusuf’un gözlerini aradı. "Bana bak Yusuf," diye haykırdı içinden. "Hayır de, kabul etmiyorum de!" Ama Yusuf başını yerden kaldırmıyordu. Gökhan’ın adamları Yusuf’u nikah masasına oturttular. Yanına da yüzü duvaklı Meryem oturtuldu. Hoca gelmiş, dualar okunmaya başlamıştı. Gökhan, Zülal’e yaklaştı. "Bak," dedi fısıltıyla. "Bak da gör kahramanını. Senin için dünyayı yakacak adam, şimdi bir imza atıp seni tarihe gömecek." Hoca, Yusuf’a döndü "Süleyman oğlu Yusuf, Meryem kızı Meryem’i eşliğe kabul ettin mi?" Sessizlik oldu. Davullar sustu. Zülal’in kalbi göğüs kafesini parçalayacak gibi atıyordu. Yusuf bir an kafasını kaldırdı, yukarıda Gökhan’ın yanında duran Zülal’e baktı. Gözlerinde derin bir acı, büyük bir çaresizlik vardı. Gökhan, elini Zülal’in omzuna attı ve parmaklarını kadının tenine gömdü. Bu bir uyarıydı. Yusuf yutkundu. "Kabul ettim," dedi sesi titreyerek. Zülal’in kulakları uğuldadı. O iki kelime, bir kurşun gibi beynine saplandı. Yusuf onu bırakmıştı. Kendi canı için, nefes almak için Zülal’den vazgeçmişti. Gökhan haklı çıkmıştı. İnsan en çok kendini severdi. Nikah kıyıldı, imzalar atıldı. Gökhan ayağa kalkıp silahını çıkardı ve havaya yedi el ateş etti. "Hayırlı uğurlu olsun!" diye bağırdı. Avlu bir anda kutlama alanına döndü. Takılar takılıyor, paralar havada uçuşuyordu. Gökhan, Zülal’i ayağa kaldırdı. "E hadi karıcım, gidip tebrik edelim yeni çifti. Bizim sayemizde yuva kurdular." Zülal, Gökhan’ın kolunda robot gibi yürüdü. Merdivenlerden inerken her basamakta biraz daha yaşlanıyor, biraz daha eksiliyordu. Yusuf’un tam önüne geldiklerinde, Yusuf hala başını kaldıramıyordu. "Tebrikler Yusuf," dedi Gökhan alaycı bir dille. "Meryem çok iyi bir kızdır. Kıymetini bil. Bak, Zülal de çok sevindi senin adına." Zülal, Yusuf’un önünde durdu. İçindeki o büyük aşkın yerini devasa bir boşluk alıyordu. "Mutluluklar," diyebildi sadece. Sesi yabancı birine aitti. Yusuf bir an başını kaldırdı, Zülal’in gözlerine baktı. Dudakları kıpırdadı ama tek bir kelime çıkmadı. Gökhan, Zülal’i belinden kavrayıp kendine çekti. "Hadi, misafirlerle ilgilenmemiz lazım." Gecenin ilerleyen saatlerinde, herkes eğlenirken Gökhan, Zülal’i yukarıdaki odaya çıkardı. Kapıyı kilitleyip Zülal’i duvara yasladı. Zülal hiç direnmedi. Artık direnmenin bir anlamı kalmamıştı. Sığınacak bir limanı, bekleyecek bir sevdasını elleriyle toprağa gömmüştü. "Gördün mü?" dedi Gökhan, sesi bu kez hırsla doluydu. "O sevdiğin adam, benim verdiğim hayatı, senin sevdana tercih etti. Şimdi söyle bana, kimmiş asıl canavar? Ben mi, yoksa seni bir kalemde silip atan o korkak mı?" Zülal gözlerini Gökhan’ın gözlerine dikti. "Sen kazandın Gökhan. İstediğin her şeyi yıktın. Ama sanma ki bu zafer seni mutlu edecek. Sen sadece bir enkazın üzerinde oturuyorsun." Gökhan, Zülal’in yüzünü avuçlarının içine aldı. "Ben enkaz sevmem Zülal. Ben o enkazdan yeni bir saray inşa ederim. Ve sen o sarayın içinde bana ait olacaksın. Ruhun Yusuf’la mı? Varsın olsun. Yusuf artık bir başkasının kocası. Senin ruhun artık sahipsiz bir yetim. Ve o yetime sadece ben sahip çıkarım." Gökhan, Zülal’in dudaklarına sertçe yapıştı. Bu öpücükte sevgi yoktu zafer, hırs ve sahip olma arzusu vardı. Zülal karşılık vermedi ama geri de çekilmedi. İçindeki o büyük fırtına yerini derin bir sessizliğe bırakmıştı. Aşağıda düğün devam ederken, Midyat’ın karanlık sokaklarında Yusuf’un hıçkırıkları davul seslerine karışıyordu. Ama Zülal bunu duymuyordu. O, Gökhan’ın kollarında kendi cenazesini izleyen bir hayalet gibiydi artık. Gökhan, Zülal’i yatağa fırlatıp üzerine eğildiğinde kulağına fısıldadı. "Bundan sonra Yusuf’un adını her andığında, bu geceyi hatırlayacaksın. Onun başka bir kadına dokunuşunu, senin acını nasıl sattığını hatırlayacaksın. Sen artık sadece benimsin." Zülal tavanı izlerken, gözünden tek bir damla yaş süzüldü. Bu, eski Zülal için dökülen son yaştı. Artık acı yoktu, umut yoktu. Sadece Gökhan Ağa’nın karanlık gölgesi ve bu gölgenin içinde yaşanacak uzun, soğuk yıllar vardı. Gökhan, Zülal’in boynuna gömülürken, dışarıda patlayan havai fişekler geceyi sahte bir aydınlıkla donatıyordu. Oyun bitmiş, Gökhan Ağa masadaki tüm taşları toplamıştı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE