Gökhan kahve fincanını masaya bıraktı. Kahve soğumuştu ama damağındaki acılık geçmiyordu. Ahırın kapısına diktiği iki adamına işaret verdi. "Gidin, o sürtüğü dışarı çıkarın. Su tutun üstüne, leş gibi kokmasın konakta. Sonra mutfağa götürün. Akşama kadar tek lokma ekmek vermeyeceksiniz. Sadece çalışacak."
Adamlar başlarını sallayıp ahıra yöneldi. Gökhan üst kata çıktı. Zerda’nın odasının önünde durdu. Kapı kilitliydi. Anahtarı çevirdi, içeri girdi. Oda hala Zerda kokuyordu. Yatağın üzerindeki örtü bozulmamıştı. Gökhan dolabı açtı, Zerda’nın elbiselerine dokundu. O an öfkesi yeniden tırmandı. Aşağı indi, mutfağa daldı. Zülal, sırılsıklam bir halde, titreyerek yerleri siliyordu. Mutfaktaki hizmetçiler korkudan köşeye çekilmişti.
"Dur!" diye bağırdı Gökhan. Zülal elindeki bezi düşürdü, başını kaldırmadan bekledi. Gökhan yanına gidip saçından tuttu, yüzünü kendine çevirdi. "Yerler temizlenmeyecek. Bu konağın bütün gümüşlerini parlatacaksın. Tek bir karartı görürsem, o parmaklarını kapıya kıstırırım. Anladın mı beni?"
Zülal kısık bir sesle "Anladım ağam," dedi.
"Ağam değil! Bana sahip diyeceksin, efendi diyeceksin! Sen burada bir eşya bile değilsin Zülal. Sen Osman’ın borcusun."
Gökhan kızı mutfağın ortasında bırakıp avluya çıktı. Hamit Ağa sedirde oturmuş, tespih çekiyordu. Gökhan babasının yanına oturdu. Hamit Ağa, "Oğul, aşırıya kaçıyorsun. Nikah kıyıldı, o artık bu evin namusudur. El aleme sakız etme bizi," dedi.
Gökhan babasına döndü. "Baba, namus o ahırda bitti. Zerda’nın kanı kurumadan bana töre anlatma. O kız ölene kadar bu acıyı çekecek. Eğer bir daha müdahale edersen, bu konaktan onu da alır giderim, kendi bildiğim gibi yaparım."
Hamit Ağa sustu. Gökhan’ın gözlerindeki kararlılığı biliyordu. Gökhan ayağa kalktı, dışarı çıktı. Arabasına bindi, Mardin çarşısına sürdü. Bir kuyumcu dükkanına girdi. En ağır, en kaba zincirlerden birini seçti. "Bunu bir prangaya çevir," dedi kuyumcuya. Kuyumcu şaşırdı ama soru sormaya cesaret edemedi.
Akşam olduğunda Gökhan konağa döndü. Zülal hala mutfaktaydı. Elleri gümüş parlatmaktan tahriş olmuş, su toplamıştı. Gökhan mutfağa girdi, masanın üzerindeki gümüşlere baktı. Bir tepsiyi eline aldı, ışığa tuttu. "Burada bir leke var," dedi. Tepsiyi Zülal’in önüne fırlattı. Tepsi Zülal’in dizine çarptı.
"Özür dilerim, hemen yaparım," dedi Zülal hıçkırarak.
"Özür dileme! Yap! Şimdi benimle yukarı geliyorsun."
Gökhan kızı kolundan sürükleyerek odaya çıkardı. Kapıyı kilitledi. Cebinden kuyumcudan aldığı ağır zinciri çıkardı. Zülal’in bileğine taktı, diğer ucunu yatağın demirine kilitledi.
"Kaçamazsın. Bu konaktan çıkışın yok. Geceyi burada, yerde geçireceksin. Ben yatakta yatacağım, sen ayak ucumda bekleyeceksin."
Gökhan yatağa uzandı. Zülal yerde, soğuk taşın üzerinde büzüldü. Gece yarısı Gökhan uyandı. Zülal’in titreme sesini duyuyordu. Kalktı, ışığı açtı. Zülal’in yanına gitti. "Üşüyor musun?" diye sordu. Sesi ilk kez bağırmıyordu ama daha korkutucuydu.
Zülal cevap vermedi. Gökhan bir kova buz gibi suyu banyodan getirip kızın üzerine boşalttı. "Şimdi daha çok üşüyeceksin. Zerda o gece toprakta üşürken sen burada ısınamazsın."
Zülal dişleri birbirine vurarak, "Öldür beni Gökhan ağa, ne olur öldür," diye yalvardı.
Gökhan güldü. "Ölmek kolay Zülal. Seni yaşatacağım. Her gün, her saat Osman’ın neden öldüğünü, senin neden burada olduğunu hatırlatarak yaşatacağım."
Sabah olduğunda Gökhan zinciri açtı. Zülal’i avluya indirdi. "Bugün çamaşır günü. Bütün konağın çamaşırlarını elde yıkayacaksın. Makine kullanmak yasak. Ellerinin derisi soyulana kadar ovalayacaksın."
Zülal çamaşır kazanının başına geçti. Akşama kadar durmadan çalıştı. Akşam yemeğinde Gökhan masanın en başına oturdu. Zülal’i çağırdı. "Gel buraya," dedi. Zülal masanın kenarına geldi. Gökhan tabağındaki artıkları bir kaba sıyırdı, yere koydu. "Ye," dedi.
Hamit Ağa masadan kalktı. "Yeter Gökhan! Bu kadarı insanlığa sığmaz!"
Gökhan bağırdı "İnsanlık o ahırda öldü baba! Kimse karışmasın dedim!"
Zülal yere çöktü, kaba uzandı. Gözyaşları kabın içine düşüyordu. Gökhan izledi. Hiçbir pişmanlık duymuyordu. Yemekten sonra Zülal’i tekrar odaya çıkardı. Bu sefer zincirlemedi. "Soyun," dedi.
Zülal titreyerek elbisesini çıkardı. Gökhan eline bir kırbaç aldı. "Bu Zerda için," dedi ve vurdu. Zülal’in çığlığı odada yankılandı. "Bu babamın şerefi için," dedi, bir daha vurdu. On vuruş yaptı. Zülal’in sırtı kan revan içinde kaldı. Gökhan kırbacı yere attı. "Şimdi yat oraya. Yarın daha çok işin var."
Günler böyle geçti. Her gün yeni bir işkence, yeni bir aşağılama buluyordu Gökhan. Zülal artık yaşayan bir ölü gibiydi. Gözlerindeki ışık tamamen sönmüştü. Bir gün Gökhan şehre gittiğinde, Zülal mutfaktaki bıçaklardan birini kaptı. Bileğine dayadı. Tam kesecekken Gökhan içeri girdi. Bıçağı elinden alıp Zülal’in suratına bir tokat attı.
"İntihar etmek yok! Ben izin vermeden ölemezsin! Senin canın benim malım!"
Gökhan kızı bodruma indirdi. "Üç gün buradasın. Karanlıkta, aç, susuz. Osman’ın ruhuyla baş başa kal." Kapıyı kilitledi ve gitti.
Üç gün sonra kapıyı açtığında Zülal baygındı. Gökhan kızı kucağına alıp yukarı çıkardı. Yatağa yatırdı. Doktor çağırmadı. Kendi elleriyle ağzına su verdi. "Uyan Zülal, daha işimiz bitmedi."
Zülal gözlerini açtı. Gökhan’ın yüzünü görünce tekrar ağlamaya başladı. Gökhan kızın gözyaşlarını sildi. "Ağla. Senin gözyaşların benim ilacım."
Haftalar geçti. Mardin’de dedikodular yayıldı. Gökhan’ın Zülal’e yaptıklarını herkes duyuyordu ama kimse Gökhan Ağa’nın karşısına çıkmaya cesaret edemiyordu. Osman’ın ailesi köyden kaçmıştı, Zülal yapayalnızdı.
Bir gece Gökhan odaya sarhoş geldi. Zülal’i yerinden kaldırdı. "Bana bak," dedi. "Beni seviyor musun?"
Zülal korkuyla, "Senden nefret ediyorum," dedi.
Gökhan kahkaha attı. "Güzel. Nefret et. Sevgi zayıflıktır. Nefret bizi ayakta tutar. Yarın seni köye götüreceğim. Herkesin önünde diz çöktüreceğim. Osman’ın mezarına gideceğiz. Orada diz çökeceksin ve abinin bir katil olduğunu bağıracaksın."
Sabah Gökhan Zülal’i arabaya bindirdi. Köy mezarlığına gittiler. Osman’ın mezarının başında durdular. Gökhan Zülal’i yere itti. "Bağır!" dedi.
Zülal sustu. Gökhan silahını çekti, Zülal’in şakağına dayadı. "Bağır dedim!"
Zülal, "Abim bir katildi! Zerda’yı o öldürdü!" diye bağırdı. Sesi mezarlıkta yankılandı. Gökhan silahı indirdi. "Aferin. Şimdi gidelim. Bu akşam büyük bir davet var konakta. Şehirdeki bütün ağalar gelecek. Sen de hizmet edeceksin. Ama üzerinde bu paçavralar olmayacak. Sana aldığım o en ağır elbiseyi giyeceksin, o altınları takacaksın. Herkes senin ne kadar 'mutlu' bir gelin olduğunu görecek. Ama altına, tenine o kırbaç izlerini ben kazıdım, bunu sadece sen ve ben bileceğiz."
Konakta hazırlıklar başladı. Zülal giydirildi, süslendi. Sırtındaki yaralar elbisenin altında gizliydi. Gökhan yanına geldi, koluna girdi. Zülal çok güzel olmuştu."Gülümse Zülal. Eğer birine bir şey belli edersen, babanın evini yakarım."
Davet boyunca Zülal bir kukla gibi hareket etti. İnsanlar ona acıyarak bakıyordu ama Gökhan’ın yanında kimse bir şey diyemiyordu. Gece bittiğinde, misafirler gittiğinde Gökhan Zülal’i odasına fırlattı. Elbiseyi üzerindeki takılarla birlikte çekip yırttı.
"Bu sahtelik bitti. Şimdi gerçeklere dönelim."
Gökhan kemerini çıkardı. Zülal artık ağlamıyordu bile. Sadece duvara bakıyordu. Gökhan kemeri savurdu ama bu sefer Zülal kaçmadı, bağırmadı.
"Vur," dedi Zülal. "Vur ki bitsin artık. Ama şunu bil Gökhan Ağa, sen beni dövdükçe, sen beni aşağıladıkça aslında kendi vicdanını kırbaçlıyorsun. Sen Zerda’yı değil, içindeki insanı öldürüyorsun."
Gökhan durdu. Kemeri elinden bıraktı. Zülal’in gözlerine baktı. O gözlerde ilk kez korku yoktu, sadece derin bir acıma vardı. Gökhan odadan çıktı, kapıyı çarptı. Merdivenlerden inerken ellerinin titrediğini fark etti.
Mutfağa girdi, bir şişe sert içki aldı. Bahçeye çıktı. Karşısında ahırı gördü. Zerda’nın çığlıkları kulağında çınladı. "Hayır," dedi kendi kendine. "Acımayacağım. O bir düşman. O bir kan bedeli."
İçkiyi kafasına dikti. Ama Zülal’in o son sözleri beyninin içinde dönüp duruyordu. "Kendi vicdanını kırbaçlıyorsun."
Gökhan sabaha kadar bahçede içti. Güneş doğarken odaya geri döndü. Zülal olduğu yerde uyuyakalmıştı. Gökhan yanına çömeldi. Kızın yüzündeki morluklara, boynundaki o ağır zincirin izlerine baktı. Eliyle saçına dokunacak oldu ama geri çekti.
"Bu savaş bitmeyecek Zülal," diye fısıldadı. "Sen ya da ben, birimiz kül olana kadar bitmeyecek."
Zülal’i uyandırmadan odadan çıktı. Korumalarına emir verdi: "Bugün kimse onu rahatsız etmeyecek. Yemek verin, dinlensin. Akşam ben gelene kadar kapıyı açmayın."
Gökhan arabasına binip Mardin’in dar sokaklarında hızla uzaklaştı. İçindeki yangın sönmek yerine daha da harlanıyordu. İntikamın tadı, beklediği kadar tatlı değildi. Kan, kanla yıkanıyordu ama elleri bir türlü temizlenmiyordu.