Gökhan’ın Mardin sokaklarındaki hızı, içindeki hırsı yatıştırmaya yetmiyordu. Arabanın direksiyonunu parmak boğumları beyazlayana kadar sıkıyordu. Konakta bıraktığı o sessiz, acıyan bakışlı kızın hayali zihninden çıkmıyordu. "Bana acıyamazsın!" diye kükredi boşluğa. O bir ağaydı, o intikam alan taraftı. Zülal ise sadece bir bedel, bir borç ödeme aracıydı. Şehirden geri dönerken kafasında sadece yeni eziyet planları vardı. Zülal’in o dik duruşunu, "Vur" diyen o mağrur sesini parçalamalıydı.
Konağın avlusuna girdiğinde güneş en tepedeydi. Arabadan iner inmez korumalara bağırdı. "Getirin o sürtüğü aşağı! Mutfakta boş durmasın!"
Korumalar tereddüt etti. "Ağam, hani dinlensin demiştiniz sabah..."
Gökhan bir hışımla adamın yakasına yapıştı. "Ben ne dersem o! Dinlenmek yok ona! Cehennemi yaşayacak!"
Zülal, üst kattaki odasından zorla indirildi. Gökhan, kızın yüzüne bakmıyordu bile. Onun güzelliği, solgun tenindeki o asil duruş, Gökhan için sadece bir öfke tetikleyicisiydi. Zülal’in üzerindeki hırpalanmış elbiseler, darmadağın saçları Gökhan’ın umurunda değildi. O sadece intikamın somut bir halini görüyordu karşısında.
"Geç şu fırının başına!" dedi Gökhan. "Bugün bütün köy halkına ekmek dağıtılacak. Kendi ellerinle yoğuracaksın hamuru. Bir tane ekmek yanarsa, o fırının içine ellerini sokarım."
Zülal, titreyen elleriyle dev un çuvallarını sürüklemeye başladı. Elleri zaten gümüş parlatmaktan, çamaşır yıkamaktan parça parça olmuştu. Tuzlu hamur yaralarına değdikçe canı yanıyor, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Ama Gökhan başında bekliyor, her yavaşladığında elindeki kırbacı masaya vurarak onu korkutuyordu.
O sırada konağın büyük kapısı gürültüyle açıldı. İçeriye toz toprak içinde, genç ve yapılı bir adam daldı. Bu, Zülal’in beşik kertmesi olan, yıllardır gurbette para biriktirip dönen Yusuf’tu. Yusuf, Zülal’in evlendiğini, bir kan bedeli olarak bu konağa verildiğini duyduğu an dünyası başına yıkılmıştı. Gözü dönmüş bir halde korumaları iterek mutfağa kadar geldi.
"Zülal!" diye bağırdı Yusuf. Sesi mutfağın taş duvarlarında yankılandı.
Zülal, başını kaldırdığında Yusuf’u gördü. Gözlerindeki acı bir anlığına yerini derin bir korkuya bıraktı. "Yusuf, git buradan! Öldürecekler seni!"
Gökhan, oturduğu sandalyeden ağır ağır kalktı. Karşısındaki adamın kim olduğunu anlaması uzun sürmedi. Zülal’in gözlerindeki o anlık parıltı, Gökhan’ın hırsını bin kat daha artırdı. "Kimsin ulan sen? Benim konağıma destursuz girmeye ne cüret edersin?"
Yusuf, belindeki silahı çekti. "Ben Zülal’in helaliyim! Onu bu cehennemden almaya geldim Gökhan Ağa! Sen bir kadına el kaldıracak kadar alçaldıysan, erkekliğini benim karşımda kanıtla!"
Gökhan kahkaha attı. Bu kahkaha sinir bozucu ve karanlıktı. "Helali mi? Zülal artık benim malım. Onun nikahı bende, canı bende, kemiği bende. Sen anca onun artıklarıyla ilgilenirsin artık."
Gökhan, Zülal’in saçından tutup onu Yusuf’un önüne doğru fırlattı. Zülal yere kapaklandı. "Bak bakalım helaline! Şu haline bak! Onu her gün kırbaçlıyorum, her gün yerlerde süründürüyorum. Sen neyi alacaksın?"
Yusuf, Zülal’in yerdeki perişan halini, kollarındaki morlukları görünce hıçkırarak bir nida attı. "Seni öldüreceğim Gökhan! Yemin ederim seni bu topraklara gömeceğim!"
Yusuf ileri atıldı ama Gökhan’ın korumaları anında üzerine çullandı. Yusuf’u yere yatırıp tekmelemeye başladılar. Zülal, feryat ederek Gökhan’ın ayaklarına kapandı. "Dur dur! Yapma! Ona dokunma, ne istersen yaparım! Öldür beni ama ona dokunma!"
Gökhan, Zülal’in başka bir erkek için yalvarmasına dayanamadı. Bu, onun gururuna indirilmiş en büyük darbeydi. "Demek onu bu kadar çok seviyorsun ha? Demek onun için canını verirsin!"
Gökhan, korumaları durdurdu. Yusuf kan revan içinde yerde yatıyordu. Gökhan, Zülal’i kolundan tutup kaldırdı. "Şimdi izle Zülal. Sevdiğin adamın nasıl yok olduğunu izle."
Gökhan, mutfaktaki büyük kaynar su kazanını işaret etti. "Bu suyu bu adamın ayaklarına dökeceksiniz. Madem buraya yürüyerek gelmiş, bir daha yürüyemesin."
Zülal, "Hayır! Hayır yapma!" diye çığlık attı ama nafileydi. Korumalar kaynar suyu Yusuf’un bacaklarına boşalttığında, Yusuf’un acı dolu feryadı konağın en uzak köşelerinden bile duyuldu. Zülal, olduğu yere yığıldı. Gökhan ise hiçbir duygu belirtisi göstermeden bu vahşeti izledi.
"Atın bu leşi dışarı," dedi Gökhan. "Bir daha bu konağın yakınında görürsem, bu sefer kafasına sıkarım."
Yusuf’u yaka paça dışarı attılar. Gökhan, Zülal’e döndü. Eğildi, kulağına fısıldadı: "Gördün mü? Senin sevgin sadece yıkım getirir. Şimdi kalk ve o ekmekleri yapmaya devam et. Akşama kadar bitmezse, o sevdiğin adamın köydeki evini de yakarım."
Zülal, ruhu çekilmiş gibi ayağa kalktı. Artık ağlamıyordu bile. Yusuf’un acısı, kendi acısını bastırmıştı. Hamur teknesinin başına geçti. Elleri kanıyordu, ruhu kanıyordu. Gökhan, onun bu halini izledikçe içindeki boşluğun büyümesine engel olamıyordu. Zülal’in o eşsiz güzelliği, o biçimli yüzü Gökhan için sadece bir nefret objesiydi. Onun ne kadar güzel bir kadın olduğunu göremiyor, sadece kırılması gereken bir irade görüyordu.
Akşam çöktüğünde Zülal binlerce ekmeği tek başına pişirmişti. Kolları yanık içindeydi. Gökhan odaya gelip onu tekrar yukarı çıkardı. Bu sefer zincirlemedi ama kapının önüne iki adam dikti.
"Yusuf’u düşündüğünü biliyorum," dedi Gökhan. "Onu bir daha göremeyeceksin. O artık bir sakat. Senin yüzünden."
Zülal, duvara bakarak konuştu. "Sen bir canavarsın Gökhan. Zerda seni sevmiş olamaz. O senin içindeki bu karanlığı görseydi, senden kaçardı."
Gökhan, bu sözle çılgına döndü. Masanın üzerindeki sürahiyi duvara fırlatıp parçaladı. "Zerda beni seviyordu! Senin abin onu benden aldı! Ben de senden her şeyini alacağım!"
Gökhan, Zülal’i yatağın kenarına itti. "Soyun! Bu gece de o kırbaçlar Zerda’nın ruhuna değecek!"
Zülal, hiçbir direnç göstermeden üzerindekileri çıkardı. Sırtındaki eski yaralar daha kabuk bağlamamıştı. Gökhan kırbacı eline aldı. İlk darbe indiğinde Zülal sadece dişlerini sıktı. İkinci darbe, üçüncü darbe... Gökhan vurdukça Zülal’in teninden kanlar süzülüyordu.
"Bağır! Ağla! Yalvar bana!" diye bağırdı Gökhan.
Ama Zülal sustu. Sadece tavandaki çatlaklara baktı. Gökhan’ın hırsı, Zülal’in sessizliği karşısında yeniliyordu. Kırbacı fırlatıp attı. Zülal’in kanlı sırtına bakmadan arkasını döndü.
"Yarın," dedi Gökhan sesi titreyerek. "Yarın seni tarlaya götüreceğim. En ağır işlerde çalışacaksın. Güneşin altında kavrulacaksın. O beşik kertmen olacak adam da uzaktan seni izleyecek ama dokunamayacak."
Gökhan odadan çıkıp kapıyı kilitledi. Koridorda durup nefes almaya çalıştı. Kalbi göğüs kafesini zorluyordu. Zülal’e yaptıkça rahatlayacağını sanıyordu ama her işkence, her kırbaç darbesi kendi ruhunda bir delik açıyordu. Zülal’in o perişan halinin altındaki zarafeti, o kırılmayan gururu Gökhan’ı delirtiyordu.
Aşağı indiğinde Hamit Ağa onu bekliyordu. "Oğul, bu işin sonu felakettir. Yusuf’un ailesi sessiz kalmaz. Köy ayaklanacak."
Gökhan, babasına ters bir bakış attı. "Ayaklanırlarsa hepsini ezerim baba! Kimse benim intikamıma engel olamaz. O kız bu konakta ya ölecek ya da benim kölem olarak kalacak."
O gece konak sessizliğe büründü ama bu sessizlik fırtına öncesi sessizliğe benziyordu. Yusuf, köyün kahvesinde acı içinde bağırırken, köylüler Gökhan Ağa’ya karşı bileniyordu. Zülal ise odasında, kanlı sırtıyla soğuk zemine uzanmış, Yusuf’un feryatlarını unutmaya çalışıyordu.
Gökhan, çalışma odasında içkisini yudumlarken masanın üzerindeki Zerda’nın fotoğrafına baktı. "Görüyorsun değil mi?" dedi fotoğrafa. "Onun canını yakıyorum Zerda. Senin için..."
Ama Zerda’nın fotoğraftaki gülümsemesi, sanki ona lanet okuyormuş gibi geliyordu. Gökhan şişeyi duvara fırlatıp odayı terk etti. Yarın daha büyük bir vahşet için güneşin doğmasını bekleyecekti. Zülal’in güzelliğini, ruhunu ve umudunu tamamen yok edene kadar durmayacaktı. Ama bilmediği bir şey vardı; Yusuf’un aşkı ve köylülerin biriken öfkesi, konağın surlarını zorlamaya başlamıştı bile.