Kara güçler

1090 Kelimeler
Meydandaki sessizlik, sabahın içine sinmişti. İnsanlar dağılmadı. Kimse evine dönmek için acele etmedi. Ayaklar geri gitmek ister gibi yapıyor ama bedenler meydanda kalıyordu. Sanki herkes aynı düşüncenin çevresinde dolanıyordu da kimse ilk kelimeyi söylemeye cesaret edemiyordu. Artık kimse tapınak kurmak istemiyor du kurmak için uğraşmıyor du. Ertuge kalabalığın arasından geçti. Gözler ona çevrildi ama bakışlar uzun sürmedi. Çünkü artık bakmak bile ağır geliyordu insanlara. Herkes içinde bir şeyi saklıyordu. Sakladıkları şey korku değildi yalnızca. İçlerine sızan başka bir duyguydu bu. Merak... Güç... Sahip olma isteği... Bir çocuk yere çömeldi. Parmağıyla toprağa şekiller çizmeye başladı. Kimse öğretmemişti. Ama çizgiler tanıdıktı. Spiral gibi kıvrılıyor, sonra kırılıyor, sonra tekrar birleşiyordu. Çocuk farkında bile değildi ne yaptığının. Annesi elinden tuttu. Ama çocuk elini çekti. İlk kez annesine karşı geldiğini kendisi bile anlamadı. Ertuge bunu gördü. O an göğsünde hafif bir yanma hissetti. Kitap uyanıyordu. Ama ses çıkarmıyordu. Isı gibi, nabız gibi yayılıyordu. Bir adam kalabalığın içinden öne çıktı. Avcıydı. Sertti. Normalde korkuyu bilmezdi. Ama şimdi sesi titremiyordu, garip şekilde sakindi. “Bu şey bizi öldürmüyor,” dedi. “Bakın. Günlerdir buradayız. Hâlâ yaşıyoruz.” Kimse cevap vermedi. Adam devam etti. “Belki de kaçmamız gerekmiyor. Belki de öğrenmemiz gerekiyor." O kelime meydanın ortasına düştü. Öğrenmek. Ertuge içinden bir ürperti geçtiğini hissetti. Çünkü bu kelime ona ait değildi. Bu kelimeyi kitap seviyordu. Kalabalıkta fısıltılar başladı. Küçük, çekingen, ama çoğalan. İnsanlar birbirine bakmaya cesaret edemese de aynı şeyi düşünüyorlardı. Eğer karanlık yok etmiyorsa, belki de kullanılıyordu. O sırada meydanın ortasındaki kitap çok hafif titredi. Kimse kapağın açıldığını görmedi. Ama herkes, içinden bir şeyin aralandığını hissetti. Ve Ertuge anladı. Artık mesele hayatta kalmak değildi. Artık mesele insan kalabilmekti. Kalabalık yavaş yavaş dağıldığında meydan boşalmadı. Sadece sesler çekildi. Ayak izleri toprakta kaldı ama insanlar evlerine giderken sanki bir şeylerini meydanda bırakmış gibi yürüdüler. Omuzlar düşüktü. Başlar eğikti. Kimse ardına bakmadı ama herkes, baktığını hissediyordu. Ertuge en son ayrılan oldu. Kitabın karşısında tek başına kaldığında meydanın genişliği değişmiş gibiydi. Eskiden burada toplanırlar, konuşurlar, ateş yakarlardı. Şimdi ise boşluk büyümüştü. İnsan sığmıyordu bu boşluğa. Sessizlik bile sanki ölçüsünü kaybetmişti. Kitaba yaklaştı. Diz çökmedi. Artık diz çökmek istemiyordu. Ayakta durdu. Gövdesi titremiyordu ama içi dalgalanıyordu. Gözlerini kapağa dikti. Derisi yine o tanıdık sıcaklığı aldı. Ama bu kez sıcaklık dışarıdan değil, içinden yükseliyordu. Bir an için kendi adını düşündü. Ertuge... Kelime, dilinin ucunda yabancı gibi durdu. Hayat boyu taşıdığı şey, sanki başkasına aitmiş gibi ağırlık yaptı. İçinden tekrar etti. Ertuge. Sonra bir daha. Her tekrarında kelime biraz daha bozuldu. Harfler anlamını kaybetti. İsim, ses olmaktan çıktı. “Ben kimim,” diye geçirdi içinden. Cevap gelmedi. Ama boşluk doldu. Bir şey, sorunun içine yerleşti. Sanki cevap değil de, sorunun kendisi değişmişti. Ben kimim değil, biz kimiz olmuştu. Ertuge’nin boğazı kurudu. Yutkundu. Tükürüğü bile ağır geliyordu. Nefes aldığında göğsünün içinde bir ikinci soluk daha vardı. Onun ritmi farklıydı. Kalbiyle uyumlu değildi. Ama varlığı inkâr edilemiyordu. Yürümeye başladı. Evine doğru. Ama her adımda geçmişi de yanında sürükleniyordu. Kapısının önüne geldiğinde durdu. Kapı tanıdıktı. Ama hissi tanıdık değildi. Elini uzattı, tokmağa dokundu. Tahta soğuktu. Ama parmaklarının altında başka bir şey daha vardı. Hafif, canlı, nabız gibi atan bir titreşim. Kapıyı açtığında içeride karanlık vardı. Ama bu karanlık gece karanlığı değildi. İçeri sinmişti. Duvarların içine, tavana, eşyaların arasına. Ertuge içeri girdi. Kokuyu fark etti önce. Toprak gibi ama nemli değil. Eski gibi ama çürük değil. Sanki bir yer uzun zamandır nefes almamış gibiydi. Oysa sabah buradaydı. Her şey normaldi. Ocağın yanına yürüdü. Ateşi yakmak istedi. Çakmak taşıyla vurdu. Kıvılcım çıktı. Alev yükseldi. Ama ışık yayılmadı. Alev vardı ama aydınlatmıyordu. Sadece şekil veriyordu karanlığa. Duvarlardaki gölgeler kıpırdadı. Ama onun hareketine uymadılar. Bir an gecikti. Bir an fazla uzadı. Bir an ters tarafa aktı. Ertuge gözlerini kıstı. “Ben mi geç kaldım, yoksa onlar mı?” Kendi sesini duyduğunda irkildi. Çünkü sesi ona ait gibiydi ama tonunda başkasının ağırlığı vardı. Daha kalın, daha derin, daha eski. Yere oturdu. Dizlerini kendine çekti. Ellerine baktı. Avuç içlerindeki siyah çizgiler daha belirgindi. İnce damarlar gibi yayılıyordu. Sadece çizgi değil, yön değiştiriyordu. Kıvrılıyor, ayrılıyor, sonra birleşiyordu. Spiral yankısıydı bu. Kitabın içindeki şeklin bedene geçmiş haliydi. Baş parmağıyla silmeye çalıştı. Çıkmadı. Tırnağıyla kazıdı. Acı hissetti ama çizgi dağılmadı. Sanki derinin altındaydı. O an, bir anı geldi aklına. Çocukluğu... Babasıyla ormanda yürüdüğü gün. Yağmurdan sonra toprak yumuşaktı. Babası ona iz sürmeyi öğretiyordu. “Toprağa bak,” demişti. “Hayvanın değil, toprağın söylediğini dinle.” Ertuge o günü çok net hatırladığını sanırdı. Ama şimdi sahne kaydı. Babasının yüzü bulanıklaştı. Sesi değişti. Cümleleri yarım kaldı. Bir kelime vardı, hatırlayamıyordu. Babası konuşurken dudakları oynuyor ama ses çıkmıyordu. Ertuge’nin kalbi hızlandı. “Baba?” dedi içinden. Cevap gelmedi. Anı çöktü. Sanki biri içinden çekip aldı. Hafıza boşluğa düştü. Ertuge ilk kez korktu. Ama bu korku dışarıdan değildi. Kendi içinden geliyordu. Kendine yabancılaşmanın korkusuydu bu. İnsan başkasından değil, kendinden kaçmak ister ya, işte öyleydi. Ayağa kalktı. Aynaya baktı. Küçük bakır aynası vardı duvarda. Yüzünü görmek için eğildi. Gördüğü şey yüzüydü. Ama bakışı değildi. Gözlerinin içinde derinlik vardı. Eskisinden fazla. Sanki bir çukur açılmıştı bakışlarının ortasında. O çukurdan biri ona geri bakıyordu. Bir an için aynadaki dudakları kıpırdadı ama Ertuge konuşmadı. Sonra kendi sesiyle, ama kendi iradesi olmadan bir kelime döküldü: “Kal.” Ertuge geriye sendeledi. Ayna sallandı. Duvara çarptı ama düşmedi. Nefesi kesildi. Göğsü ağrıyla doldu. Kalbi kendi ritmini kaybetti. “Ben söyledim mi?” diye fısıldadı. Cevap yoktu. Ama evin içi dolmuştu. Görünmeyen bir varlık gibi. Hava ağırlaşmıştı. Oda küçülüyordu sanki. Tavan biraz daha alçalmıştı. Duvarlar birbirine yaklaşmıştı. Ertuge yatağına oturdu. Ellerini dizlerinin üstüne koydu. Titriyordu artık. Ama soğuktan değil. İçindeki çatlağın büyümesinden. Kendi düşüncelerini dinlemeye çalıştı. Ama düşünceler ona ait değildi artık. Bazıları yabancıydı... Bazıları çok eskiydi... Bazıları onun söylemediği cümlelerle doluydu... Bir ses, zihninin arkasından ağır ağır yükseldi. Kitap konuşmuyordu. Ama düşünce bırakıyordu. Bu yer senin değil... Bu beden senin değil... Bu hatıralar yalnızca sana ait değil... Ertuge başını iki eliyle tuttu. Gözlerini kapattı. Ama karanlık gözkapaklarının arkasında da büyüyordu. “Ben Ertugeyim,” dedi. Sesini yükseltti. Kendini inandırmak ister gibi. “Bu köyde doğdum. Bu toprakta yaşadım.” Ama kelimeler havada asılı kaldı. Ağırlık yapmadı. Gerçek gibi durmadı. Çünkü içinden biri, çok sakin bir şekilde karşılık verdi: Hayır. Ertuge o an anladı. Kitap onu ele geçirmiyordu. Onu siliyordu. Yavaş yavaş. Hatırasından, adından, sesinden başlayarak. Ve insan, silindiğini fark ettiğinde artık çok geç olurdu. Gece ilerledi. Ertuge uyumadı. Uyumaya cesaret edemedi. Çünkü gözlerini kapattığında bir şeyin uyanacağını hissediyordu. Sabaha karşı, horozlar ötmedi. Güneş doğdu ama ışık yine yere inmedi. Ertuge dışarı çıktığında meydan sessizdi. Ama boş değildi. Hava doluydu. İnsanların içi dolduğu gibi. Ve Ertuge, kendi içindeki çatlağın artık gizlenmediğini biliyordu. Bu daha başlangıçtı...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE