▶Adımla Seslenme◀

1712 Kelimeler
İki gündür çiftlikteydik. Ardil yanımdan ayrılmıyordu. Geceleri hâlâ kabus görüyordum ve o, yer yatağında yatmanın ne kadar rahatsız olduğunu bile bile sabaha kadar elimi tutuyordu. Elinin sıcaklığı, karanlığın içinde tutunabildiğim tek şeydi. Bazen ortadan kayboluyordu ama. Bir ya da iki saatliğine gidiyor, sonra geri geliyordu. Çiftlikten çıkmadığına emindim ama nereye gittiğini hiç sormamıştım. Sormaya korkuyordum belki de. Onunla doğru düzgün konuşmamıştık henüz. Adı soyadı dışında bildiğim hiçbir şey yoktu. Ailesi kim, kaç kardeşler, kaç yaşında... Hiçbirini bilmiyordum. Bakışları o kadar doluydu ki, sormaya çekiniyordum. Evdeki çalışanlar ise bir ruh gibi sessizlerdi. Yemek saati dışında kimseyi gördüğüm yoktu. Ara sıra Sinan gelip gidiyordu; Ardil’e sadece bir baş selamı verip alçak sesle bir şeyler konuşuyordu. Yine öyle bir andı. Sinan gittikten sonra Ardil yanıma, pencerenin kenarına geldi. Cebinden çıkardığı sigara paketini evirip çevirdi ama yakmadı. Gözleri dışarıdaki ağaçlardaydı. "Ne düşünüyorsun orman gülü?" diye sordu sesiyle sessizliği bölerek. "Hiç," dedim kısaca. Hafifçe gülümsedi ama gözleri hala dışarıdaydı. "Hiç demek, çok şey düşünüyorsun demek." Yanılmıyordu. Zihnimin içi darmadağındı. "Sadece... hakkında ismin dışında bir şey bilmediğimi fark ettim." Bana döndü. Bakışları üzerimde ağırlaştı. "Merak ettiklerini sor." Doğrudan cevap vermesiyle duraksadım. Geçiştirir ya da sormama kızar sanmıştım. Tıpkı Şervan gibi. Ama o, sadece bekliyordu. "O zaman... kaç yaşındasın?" "Otuz üç yaşındayım." Aramızda on yaş vardı. Kara kaşlı, mavi gözlü, uzun boylu bir adamdı. Yapılı bir bedeni vardı. Akşamları uyurken tişörtünü farkında olmadan mı çıkarıyordu yoksa alışkanlık mıydı bilmiyordum ama o halinden ötürü spor yaptığını anlamıştım. "Bana sormayacak mısın?" dedim sessizliği bozarak. "Avşin Şahman. Yirmi üç yaşında. Yirmi Kasım doğumlu." Şaşırmıştım. "Biliyorsun." "Biliyorum. Sor merak ettiklerini." "Ailen nerede? Kaç kardeşsiniz?" Bakışlarını tekrar dışarıya çevirdi. "Ailem burada, Mardin’de. Şahman soyadını hiç duymadın mı?" "Ben... fazla konuşturmazlardı beni o aile," dedim sesim titreyerek. Duyduklarıyla sinirle nefeslendi. Doğruydu, onların geliniydim. Nişanlım yanımda değil diye yıllarca beni dışarı çıkarmamışlardı. Okula bile göndermemişlerdi. Hayatım dört duvar arasında geçmişti. "Babam öleli yıllar oluyor," diye anlatmaya başladı. "İki abim var. İkisi de evli. Biri yurt dışında, biri burada. Şahmanların ağası... Kırk yaşında, beş çocuğu var. Üç ablam var, hepsi evli. Başka şehirlerdeler, çok gelmezler buraya." Her şeyi tek tek anlatıyordu. Durmadım. "Annen?" Sorumla birlikte sertçe bana döndü. Onunla tanıştığım andan beri ilk defa bu kadar öfkeyle doğrudan bana baktığını fark ettim. Bakışlarındaki o ani değişim içimi titretti. Korkuyla bir adım geriye kaçtım. Sanki ne yaptığını anlar gibi silkelendi, bakışlarını yumuşatmaya çalıştı. Ama çok geçti, "Özür dilerim," dedim hemen, sesim içime kaçarak. Elini bana doğru kaldırınca, düşünmeden kolumu yüzüme siper ettim. Kendimi korumak için kapandım. Bana vuracak sandım. Şervan gibi, Ayten Hanım gibi... Darbenin gelmesini bekledim. Saniyeler geçti. Ne bir ses ne de bir temas vardı. Yavaşça kolumu indirip ona baktım. Ardil olduğu yerde donup kalmıştı. Kırgınlıkla, hatta bir parça dehşetle bakıyordu bana. Havada asılı kalan eli, sanki görünmez bir duvara çarpmış gibi titredi. O bakışlardaki saf acıyı görünce göğsümün sıkıştığını hissettim. Suçluluk, bir zehir gibi yayıldı içime. "Ben... Ben sana vurmam Avşin," dedi sesi pürüzlenerek. "Sana sesimi bile yükseltmem." O yumuşak adam saniyeler içinde buz kesti. Bakışlarındaki o kırgın pırıltı gitti, yerine sanki hiç tanışmamışız gibi soğuk bir ifade geldi. Az önceki Ardil gitmiş, yerine buzdan bir yabancı gelmişti. "Özür dilerim," diye fısıldadım. Hıçkırıklarım boğazıma dizildi, nefes alamadım. "Biliyorum, yemin ederim bana vurmayacağını biliyorum. Sadece refleksle oldu... Özür dilerim." Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken ona doğru bir adım attım. Onu inandırmam gerekiyordu. Aramıza giren o buz dağını eritmem lazımdı. Ne yaptığımı düşünmeden, hala havada duran elini tuttum. Parmaklarım parmaklarına dolandığında teninin sıcaklığı içimi ürpertti. Elini yavaşça kendi yüzüme koydum. Avucunu yanağıma yasladım. Zihnim yerinde olsa belki bu temastan kaçardım ama şu an sadece gitmesinden korkuyordum. "Bak, dokun bana," dedim ağlamamın arasından. "Korkmuyorum ki senden. Ardil'sin sen. Kurtarıcımsın." Elimin altındaki avucu hafifçe gerildi, sonra o katı halinden eser kalmadı. Gözlerindeki o keskin bakış kırıldı, yerini bildiğim o tanıdık merhamete bıraktı. Elini çekmedi aksine, başparmağıyla yanağımdan süzülen yaşı usulca sildi. "Tamam," dedi, sesi bu kez çok daha yumuşaktı. "Geçti, buradayım." "Çok özür dilerim," dedim tekrar, başımı yerden kaldıramayacak kadar mahcuptum. "Avşin... Bana bak." Adımı böyle söyleyince içimde bir şeyler cız etti. Bana hitabımla seslenmemesi, aramızdaki o ince bağın zedelendiği hissini verdi bana. Öylece durdum, bakışlarımı ona çevirecek cesareti kendimde bulamadım. "Orman gülü?" dedi bu sefer. Sesi hem bir soru hem de bir sığınaktı sanki. "Gülüm? Bakmayacak mısın yüzüme?" Başımı kaldırıp o koyu maviliklere baktığımda, o az önceki kırgınlığın yerini tamamen anlayışa bıraktığını gördüm. "Yaşadıklarından sonra böyle bir tepki vermen çok doğal," dedi, sesi her bir şüphemi tek tek ayıklıyordu. "Sana kızmadım, gerçekten. Kendini suçlamayı bırak artık. Anlaştık mı?" Zayıfça başımı salladım. "Bir daha olmayacak, kendime engel olacağım." Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm belirdi ama gözlerinde hala o derin hüzün duruyordu. Elini yanağımdan çekmeden, "Belki yine olur," dedi gerçekçi bir tonla. "Ama bu durumu beraber atlatacağız." "Olmayacak," diye direttim, o her zamanki inadım geri gelmişti. Yüzündeki o hafif gülüş genişledi. "Tamam," dedi beni onaylar gibi yaparak. "Öyle olsun bakalım." Bir an durdum. Kalbim hâlâ o ritimsiz atışlarını sürdürürken, dudaklarımdan dökülmesine engel olamadığım o ricayı bıraktım araya. "Bana ismimle seslenme olur mu?" Duraksadı. Eli hâlâ yanağımdaydı ama parmakları bir anlığına hareketini kesti. "Neden?" diye sordu. "Çünkü ismimle seslendiğinde korkuyorum," dedim dürüstçe. "Sanki sinirleniyorsun, her şey ciddileşiyor gibi geliyor. Sen adımla seslenme." Gözlerini gözlerimden ayırmadı. "Adın güzel Avşin," dedi. Her harfi sanki ezberlemek ister gibi söylemişti. "Sesleneceğim. Korkma." "Deme, istemiyorum." "Sen benim için vahşi bir orman gülüsün, bu değişmez," dedi ve parmak ucuyla elmacık kemiğimi belli belirsiz okşadı. "Ama adını da seviyorum. Senden bir parçayı dışarıda bırakmak istemiyorum." "Tamam ama... az söyle o zaman." Hafifçe gülümsedi. "Tamam, az söyleyeceğim. Şimdi sorularına devam et." "Bitti ki," dedim, bakışlarımı ellerime kaçırarak. "Bitmedi." Sesi bu kez kaçmama izin vermeyecek kadar netti. Gözlerimi yeniden ona çevirmek zorunda kaldım. Ardil öylece durmuş, sanki içimdeki o görünmez duvarların yıkılmasını bekliyordu. "O zaman neden senden korktuklarını anlatsana?" Kaşları hafifçe havalandı, yüzünde tuhaf bir merak oluştu. "Bunu nereden duydun? Benden neden korksunlar ki?" "O evdeyken duymuştum," dedim sesimi biraz daha alçaltarak. Sanki bir sırrı açık ediyordum. "Bir adamın sol elini kesmiş, bir çocuğa vermişsin. Doğru mu bu?" Yüzündeki o yumuşak ifade yavaşça silindi. Bakışları mesafeli bir hal aldı, elini yanağımdan çekip pencerenin pervazına üzerine bıraktı. "Doğruysa ne olacak?" diye sordu. Sesinde hiçbir duygu kırıntısı yoktu. "Korkar mısın benden? Kaçar mısın?" Dudaklarımı birbirine bastırdım. Bakışlarımı ayırmadım ondan. "Nedensiz yapmaz gibisin," diye mırıldandım. "Ama bu yine de... Bu kötü bir şey." "Net bir cevap vermedin." "Çünkü yalan söylemiş olurum," dedim dürüstçe. Kalbim göğüs kafesimi zorluyordu. "Nedeni çok önemlidir." Ardil arkasına yaslandı, gözlerini bir an bile üzerimden çekmedi. "Keyif için desem peki? Öylesine, canım istediği için yaptım desem. Korkar mıydın?" Sorduğu şeyden sonra ikimiz de sustuk. Sadece ikimizin nefesi o sessizliğin içinde birbirine karışıyordu. Cevap vermekte zorlandığımı görünce bakışlarını biraz daha derinleştirdi. "Korkardım," dedim, sesim neredeyse çıkmayacaktı. "Küçük bir çocuğa o eli verdiğinde onun kalbine ne ektiysen, aynısını bana da ekmiş olurdun." Ardil bir süre hiçbir şey demedi. Sadece baktı. Sonra biraz öne eğildi, yüzü yüzüme o kadar yaklaştı ki nefesinin sıcaklığını tenimde hissettim. "Nedensiz değildi," dedi. Sesi çok yorgun geliyordu şimdi. "O çocuk korkmadı. O eli ona verdiğimde gelip elimi öptü. Ama nedenini sorma." Gözlerindeki o sert bakışın arkasında, anlatamadığı her şeyin yükü vardı sanki. "Haklısın, değil mi?" diye sordum. "Çoğunluğa göre evet, haklıyım," dedi ve derin bir iç çekti. "Ama haklı olmak, ellerimin temiz kaldığı anlamına gelmiyor orman gülü." Bana döndüğünde gözlerindeki o karanlığı gördüm. Pişmanlık değildi bu, daha çok kaçamadığı bir yükün ağırlığıydı. Adaleti kendi bildiği gibi sağlıyordu ama faturası yine ona kesiliyordu. Bakışlarımı yere indirdim, kazağımın kollunu alçımın üzerine kadar çektim. "Anladım. Bu konuyu burada kapatabiliriz." "Nasıl istersen," dedi kestirip atarak. Konuşmak canını yakıyordu belki de. Sessizlik aramızda buz gibi bir duvar gibi yükselirken, konuyu değiştirmek için etrafa bakındım. "Şimdi burada mı yaşayacağız?" "Hayır," dedi, pencerenin pervazına yaslanırken. "Evim var. Burası kafa dinlediğim yer." "Ne zamandan beri buradasın?" "Yaklaşık iki üç ay oldu." "Bayağı olmuş. Hiç evine gitmiyor muydun bu sürede? İnsan merak eder." Ardil bir adım yaklaştı. Aramızdaki o birkaç santimlik mesafe, sanki kilometrelere bedeldi. Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Gözlerindeki o sert ifade yavaşça gevşedi. "Evimdeyim ama madem sordun, cevap vereyim. Yarın evimize gideceğiz." O "evimiz" kelimesi ağzından o kadar doğal çıktı ki, bir an ne diyeceğimi bilemedim. Gerçekten bir hayatı paylaşmaya başlamıştık. "Ailen..." dedim, sesim titredi. "Ailen biliyor mu evlendiğimizi?" "Bilmiyorlar." "Kızarlar mı sana? Yani bir anda böyle karşılarına çıkınca..." Ardil’in dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. Az önce üzerimize çöken o ağır hava bir anda dağılıverdi. Hafifçe güldü. "Aynen, sopayla popoma da vururlar." Şaşkınlıkla ona bakarken gülüşü biraz daha yayıldı yüzüne. "Orman gülü, otuz üç yaşındayım ben. Çocuk değilim." Tutamadım kendimi elimle omzuna vurdum hafifçe. "Dalga geçiyorsun benimle." "Geçerim tabii, sorduğun soruya bak," dedi. Elini uzatıp saçımın bir tutamıyla oynadı. Parmakları tenime değmiyordu ama o yakınlığı yetiyordu. "Ben ne bileyim," diye mırıldandım. "Aileler kızar sonuçta. Normal olan bu." Ardil duraksadı. Saçımdaki eli aşağı inip çenemden tuttu ve yüzümü kendine doğru hafifçe kaldırdı. Bakışları şimdi çok daha derindi, şaka yapar hali kalmamıştı. "Bak," dedi, "Benim hayatımda 'normal' diye bir şey yok. Kimsenin ne diyeceği de umurumda değil. Sen sadece yanımda dur, yeter." Söylediği şeyin ağırlığı üzerime çökerken, derin bir nefes alıp bakışlarını kaçırdı. "Şimdi bak, saat geç oldu. Gidip uyuyalım artık." Odanın kapısına yöneldiğinde arkasından seslendim. "Yerde ben yatayım." Durdu, omzunun üstünden sertçe baktı. "Olmaz." "Yatakta sen yat," dedim ısrarla. "YKaç gecedir öyle uyuyorsun her yerin tutulur, sırtın ağrır." "İtiraz yok," dedi, kestirip atan o bildiğim tavrıyla. "Yerde ben yatacağım." Odaya geçtiğimizde itiraz etmenin bir faydası olmayacağını anlamıştım. Köşeye yerini hazırladı. İkimiz de pijamalarımızı giydik ama benim için işler biraz zordu. Alçılı kolumla üstümü geçirmeye çalışırken Ardil yanıma geldi. Hiçbir şey söylemeden elimden tişörtü aldı. Başımdan geçirirken gözlerini bir an bile vücuduma değdirmedi. Bakışlarını hep başka bir noktaya odaklıyor, sadece işini yapıyordu. Bu ince düşüncesi, güvende hissetmemi sağlayan en büyük şeydi. "Alçına yarın baktıralım," dedi, tişörtün eteklerini düzeltirken. "Tamam," diye fısıldadım. Yatağa uzandığımda oda kararmıştı ama yerdeki nefes alışlarını duyabiliyordum. Sağ elimi yatağın kenarından aşağı sarkıttım. Boşlukta kalan elimi saniyeler içinde sıcak bir avuç kavradı. Parmaklarını parmaklarıma kenetledi. "Uyu orman gülü," dedi karanlığın içinden. "İyi geceler dağ ayısı." Onu ilk gördüğüm gün ona böyle hitap etmiştim. Hatırlamış olacak ki, davudi gülüşü odaya yayıldı. Karanlıkta bile yüzündeki o ifadeyi hayal edebiliyordum. Ondan korkmştum ama yine ona sığınmıştım. Temaslardan korkuyordum ama onun temaslarını arıyordum. O bana iyi geliyordu. O iyiydi... Gözlerimi açmadan, dudaklarımda hafif bir gülümsemeyle elini daha sıkı tuttum. Elinin sıcaklığı bütün yorgunluğumu alıp götürürken, kendimi uykunun huzurlu kollarına bıraktım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE