Evliydim.
Allah katında artık birinin helaliydim. Korktuğum, gecelerce uykularımdan kaçtığım o evliliğe en sonunda adımımı atmıştım. Üstelik Ardil’le. Kerim amcanın sesi zihnimde bir uğultu gibiydi. Onun için "deli" demişti. "Adamın elini kesti," demişti.
Tehlikeliydi, öfkeliydi. Ama şu an tüm bunlar neden umurumda değildi? İçimdeki korku bile yorulmuş, yerini garip bir boşluğa bırakmıştı.
Ardil içeri girdiğinde, diz çöktüğüm yerden hızla kalkıp kanepeye sığındım. Omuzlarım çökmüştü. Ardil yanıma gelip oturduğunda kanepenin minderi ağırlığıyla çöktü. Aramızda sadece birkaç parmak mesafe vardı.
"Evlendik ha," dedi. Sesi yorgun ama bir o kadar da sert. Bakışlarımı ellerime kenetledim. Parmak uçlarımın buz kestiğini hissediyordum.
"Öyle," diyebildim sadece. Sesim boğazımda takılı kaldı, cılız bir fısıltı gibi döküldü dudaklarımdan.
"Resmi nikah için yarın gelecekler."
Başımı hızla ona doğru çevirdim. Şaşkınlığım yüzüme çarpan soğuk bir rüzgar gibiydi. "Nasıl?" dedim. "Bu kadar sürede oluyor mu?"
Ardil, gözlerini bir an bile ayırmadan bana baktı. O bakışlarda insanı huzursuz eden bir dürüstlük vardı. "Ne olur ne olmaz diye önceden her şeyi halletmiştim."
İçimde bir yerlerde bir şeyler kırıldı. Dudaklarım titredi, dişlerimi birbirine bastırdım. "Baya eminmişsin," dedim. Sesimdeki o kırgın tınıya engel olamadım.
"Tedbir diyelim," dedi, sesini hiç yükseltmeden. Bakışlarını bir an ellerime, sonra tekrar gözlerime çıkardı. "Neyse. Kalk, yemek yiyelim. Acıkmışsındır. Saat baya geç oldu, uyursun hem."
Yerinden kalkarken odadaki hava sanki onunla birlikte hareket etti. Ben olduğum yerde çakılı kalmıştım. Ellerimi dizlerimin üzerine koydum, kumaşı sıktım. Ardil gitmedi. Birkaç saniye öylece tepemde dikildi. Sonra büyük, kemikli eli ağır ağır bana doğru uzandı.
Gözlerinde tuhaf bir parıltı vardı. Sanki ellerimi tutmamı bekliyor, buna ihtiyaç duyuyordu. Parmaklarımız birbirine değdiğinde içimdeki o ürperti dalga dalga yayıldı. Beni yavaşça, sanki kırılabilecek bir eşyaymışım gibi ayağa kaldırdı. O kadar yakındık ki, üzerindeki o kendine has kokusu genzime doldu.
Gözlerimin içine baktı. Bakışları, savunmasızlığımı her santimiyle ölçüyor gibiydi. Elimi çekmek istedim, parmaklarımı ondan kurtarmayı diledim ama gücüm yetmedi. Sadece sustuk. O anın ağırlığı ikimizi de ezdi.
Sessizce mutfağa geçtik. Ocağın yanındaki paketlenmiş yemekleri bir bir açıp önüme dizdi. İçli köfte ve ayran aşı çorbası vardı. Çorbaya içtim ama ellerim o kadar çok titriyordu ki, içli köfteyi bölmeyi bir türlü beceremedim. Ardil, bocaladığımı fark edince hiçbir şey demeden tabağı önüne çekti. Hepsini benim için ufak ufak kesti.
Ona minnetle karışık, ürkek bir bakış attım. Sessizce yedik. Lokmalar boğazımda büyümesine rağmen bitirmeye çalıştım.
İkimiz de doyduğumuzda, odaların açıldığı o dar koridorda durduk. Birbirimize baktık. Hava, cevabını bildiğimiz sorularla doluydu.
"Nerede yatacaksın?" diye sordum. Sesim boşlukta yankılandı.
"Abimin odasında kalırım," dedi, gözlerini koridorun sonuna dikerek. "Sen de benim odamda yatarsın."
"Olmaz," diye itiraz ettim hemen. "Misafir odası yok mu? Orada yatarım ben."
Duruşu sertleşti ama sesi yumuşaktı. "Misafir odası mı?" dedi. Bir adım yaklaştı. "Orman gülü... Burası artık senin evin. Seni misafir odasında yatırmam. Odamda yat. Kapıyı arkandan kilitle, pencereyi de kapat. Hiçbir şeyi kafana takmadan uyu."
Cümlesindeki o "kilitle" vurgusu içimi sızlattı. Beni kendinden korumama izin veriyordu. "Tamam," dedim, bakışlarımı kaçırarak. "O zaman ben geçeyim."
Kapıya doğru yöneldim ama gitmeme izin vermedi. "Bir şeye ihtiyacın olursa kapıyı çal," dedi. Sesi şimdi daha boğuk geliyordu. "Hemen şu odada olacağım. Korkarsan ya da ne bileyim... anladın sen."
Gözlerimi yerden ayırmadan, "Tamam, teşekkürler. İyi geceler o zaman," diyebildim.
Kapı koluna elimi attığımda, arkamdan o son cümlesini bıraktı. "İyi artık geceler. Allah rahatlık versin."
Odaya girip dediği gibi kapıyı kilitledim. Pencereyi kontrol edi, perdeyi çektim ve uyudum. Hiçbir şey düşünmeden, kafaya takmadan gözlerimi yumdum.
Karanlıktı. Sokak lambasının cılız ışığı bile içeri sızmaya korkuyordu. Şervan arkamdaydı. Adımlarını duymuyordum ama nefesinin sıcaklığını ensemde hissediyordum. Kaçmaya çalıştım, ayaklarım yere çakılmıştı.
"Nereye Avşin?" dedi. Sesi, derimin altında dolaşan bir zehir gibiydi. Elini omzuma koydu. O el, bir el değil de tenimi yakıp kavuran bir kor parçasıydı. Parmakları koluma dolandı, sıktı.
Canım yanıyordu. Bağıracaktım ama sesim içimde boğuldu. Beni kendine doğru çektiğinde, o karanlık yüzüyle karşı karşıya kaldım. "Benden kaçamazsın," diye fısıldadı. "Kiminle evlenirsen evlen, sen benimsin."
Ter içinde, nefes nefese sıçradım yataktan.
Gözlerimi açtığımda oda zifiri karanlıktı. Göğsüm hızla inip kalkıyor, kalbim kaburgalarımı zorluyordu. Hâlâ o elin baskısını hissediyordum kolumda. Gerçekti. Dokunmuştu bana. Odanın köşesinde bir gölge kımıldadı sanki. Şervan buradaydı, dolabın arkasındaydı, perdenin arasındaydı...
Farkında olmadan yataktan fırladım. Kilidi nasıl açtığımı, koridora nasıl çıktığımı hatırlamıyorum. Tek bildiğim, nefes alamıyordum.
Ardil’in kaldığı odanın kapısına yumruklarımla vurdum. "Ardil!" Sesim hıçkırıkların arasında kaybolmuştu. "Ardil, aç!"
Kapı saniyeler içinde açıldı. Ardil, üzerinde sadece pijama altı karşımdaydı. Uykulu gözleri beni gördüğü an şimşek çakmış gibi parladı. Yüzümdeki dehşeti gördü.
"Avşin? Ne oldu?"
Cevap veremedim. Sadece titredim. Dizlerim bağını çözdü, kapının pervazına tutunmasam yere yığılacaktım. Ardil bir adımda yanımda bitti. Büyük elleri omuzlarımı kavradı. Şervan’ın dokunuşu gibi yakmıyordu bu eller; daha çok sarsılmamı engelleyen sağlam birer dayanak gibiydi.
"Kabus mu?" diye sordu sesi kısık bir tonda.
Başımı hızlıca aşağı yukarı salladım. Dişlerim birbirine çarpıyordu. "Burada," dedim fısıltıyla. "Gitmiyor. Dokundu bana Ardil... Hâlâ hissediyorum."
Ardil bir an duraksadı. Omuzlarımdaki elleri gevşedi ama bırakmadı. Bakışları koridorun karanlığını taradı, sanki orada birini görecekmiş gibi kaşları çatıldı. Sonra tekrar bana döndü. Gözlerinde o her şeyi yakıp yıkan öfke değil, içimi sızlatan bir şefkat vardı.
"Kimse yok," dedi. Sesi şimdi bir duvar kadar örücü ve sakindi.
Bir eli yavaşça saçlarıma uzandı. Terden yapışmış bir tutamı kulağımın arkasına itti. Parmak uçları şakağıma değdiğinde istemsizce irkildim. Elini hemen geri çekmedi. Bekledi. Korkumun geçmesini, dokunuşuna alışmamı bekledi.
"Titreme artık," dedi. Sesi çok yakınımdan, tepemden geliyordu. "Geçti. Ben buradayım."
Ellerimi göğsüne koydum, dengemi bulmaya çalışıyordum. Kalbinin atışını avuçlarımın altında hissettim. Çok hızlıydı. Tıpkı benimki gibi.
"Gitme," diye fısıldadım. Gururum, korkumun altında ezilmişti. "Lütfen... Kapıda bekle ya da gitme."
Ardil derin bir nefes aldı. Bakışları yüzümde gezindi, dudaklarımda durdu, sonra tekrar gözlerime çıktı. "Gitmem," dedi. Beni yavaşça odama doğru yönlendirdi. "Yat hadi. Ben kapının önündeyim. Işığı da açık bırakacağım."
Odaya geçtiğimde arkamda bıraktım onu yatağa girdiğimde kapıya baktım. Kapıya yaslanmış, kollarını göğsünde bağlamış beni izliyordu. Bakışları sertti ama o keskinliği biraz kırılmış gibiydi. Gitmeyecekti. Sabaha kadar o kapı eşiğinde, ayakta beklemeye bile razı bir hali vardı.
İçimdeki sızı gitgide büyüdü. Yatağın içinde küçüldükçe küçüldüm. "İstersen kanepede uyu," dedim. Sesim pürüzlüydü.
"Olmaz," dedi kısa ve net. "Hâlâ titriyorsun."
"Senden değil." Cevap vermedi. Gözlerini bir an bile ayırmıyordu üzerimden. Sanki ben gözden kaybolursam, korkularım beni boğacakmış gibi bakıyordu.
"Oraya sığmam," diye ekledi sonra. Haklıydı, o cüsseyle o dar kanepede sabah edemezdi.
"Ardil?"
"Söyle."
"Yer yatağı var mı?"
Durdu. Bakışları odanın içinde gezindi, sonra tekrar bana döndü. "Yaparız," dedi sadece. "Sen kal yerinde."
Dolaptan iki yorgan çekip çıkardı. Hızlıca yere, yatağın dibine serdi. Hiç şikayet etmeden, sanki dünyanın en doğal şeyiymiş gibi yastığını koyup uzandı. Soluna, bana doğru döndüğünde göz göze geldik. Ben yukarıda, o aşağıda... Aramızda sadece bir nefeslik mesafe kalmıştı.
Elimi yataktan aşağı sarkıttım. Parmaklarım boşlukta sallanırken ona baktım. "Elimi tutar mısın?"
Hiç beklemedi. "Neden?" diye de sormadı. O büyük, sıcak eli havalandı ve parmaklarımı sıkıca kavradı. Avucunun içindeki sertlik bile o an bana dünyanın en güvenli yeri gibi geldi.
"İyi geceler."
Ardil, parmaklarımı biraz daha kendine çekti. "Buradayım," dedi boğuk bir sesle. "Bırakmam. Uyu hadi."
Gözlerimi kapattım. Karanlık artık o kadar da korkunç gelmiyordu. Elimi tutan o sıcaklık, zihnimdeki bütün o kötü görüntüleri silip süpürdü. Sadece onun düzenli nefes alışlarını dinleyerek uykuya daldım.
°°°
Sabah gözümü açtığımda ilk birkaç saniye nerede olduğumu şaşırdım. Öylece etrafa bakıp ayılmayı bekledim. Doğru ya, Ardil’in odasındaydım.
Hafifçe kıpırdanınca elimi sıkan ellerini fark ettim. Yatağın dibinde, yerde uyumuştu. Üstü çıplaktı, battaniyesi üzerinden kaymış, yarım yamalak örtüyordu üzerini. Uyurken bile kaşları çatıktı; sanki uykusunda bile bir şeylerle kavga ediyordu.
Yavaşça elimi çekmeye çalıştım ama hemen uyandı. Hiç öyle uykulu falan da değildi, direkt gözlerini açıp bana baktı.
"Uyandın mı?" dedi. Sesi sabah sabah iyice kalınlaşmıştı, pürüzlüydü.
"Uyandım," dedim fısıltıyla. “Keşke odaya geçseydin. Yerin çok serttir."
Yataktan destek alıp doğruldu. Çıplak omuzları gerildi. Bakışlarını benden kaçırıp pencereye dikti. "Önemli değil," dedi kısa keserek.
Yataktan sarkıp elimi omzuna koydum. Teni buz gibi olmuştu. "Üşümüşsün Ardil, buz gibisin."
Dokunduğum an duraksadı. Bakışları ellerime kaydı, sonra tekrar yüzüme baktı. Bakışları şaşırmış gibiydi ama hemen toparladı kendini.
"İyiyim ben," dedi, elimi yavaşça omzundan indirdi. Ama bırakmadı, bir iki saniye avucunun içinde tuttu elimi. "Kabus falan görmedin, değil mi?"
"Hayır," dedim gözlerimin içine bakarken. "Görmedim."
Derin bir nefes alıp ayağa kalktı. Odanın içinde öylece dikilince aramızdaki o tuhaf gerginlik iyice arttı. Bir şey söyleyecek gibi oldu ama vazgeçti. İkimizde ne yapacağımızı bilmiyorduk ve yeni uyanmıştık.
"Üstünü giyin," dedi kapıya yönelirken. "Aşağı gel, bir şeyler ye."
"Ardil?" Kapı kolunu tutarken durdu ama dönüp bakmadı. "Efendim?"
"Teşekkür ederim. Gece için."
Sadece başını hafifçe salladı. "Hadi, bekliyorum," dedi ve çıktı. Yataktan kalkıp elimi yüzümü yıkadım. Üzerime rahat bir elbise geçirdim. Saçlarımı taramadan öylece, dağınık halde aşağı indim.
Aşağıya indiğimde Ardil çoktan masaya oturmuştu. Birkaç çalışan sofraya bir şeyler taşıyordu. Geldiğimi fark etmedi.
"Bir servis daha aç," dedi çalışana.
Gençten bir kız, "Misafiriniz mi var Ardil Bey?" diye sorunca Ardil kafasını kaldırdı. Bakışları öyle sert, öyle aşağılayıcıydı ki, kız olduğu yerde ufaldı sanki. O bakış bana değseydi muhtemelen orada ağlardım.
"Ne zamandan beri böyle densiz, seni ilgilendirmeyen sorular soruyorsun?" dedi. Sesi bıçak gibiydi.
Kızın elleri titredi. "Affedin, boşluğuma geldi."
"Boşlukta kaybolmak istemiyorsan, kaybol önümden."
Kız arkasını döndüğü an beni gördü. Gözleri dolmuştu, dudakları titriyordu. Ardil, kızın durduğunu görünce bakışlarını takip edip beni fark etti. O an, o keskin ifadesi sanki üzerine su dökülmüş bir ateş gibi söndü.
Yerinden kalktı, yanıma kadar geldi. "Geçelim orman gülü," dedi. Sesi az önceki o adamın sesi değildi artık. Daha alçak, daha yumuşaktı.
Masaya kadar eşlik etti. Sandalyemi çekip oturmamı bekledi. Çalışan kız hala orada, şaşkınlıkla bizi izliyordu. Ardil bana bakarken kıza doğru tek kelime fısıldadı.
"Kaybol." Kız hızla mutfağa kaçarken Ardil karşıma oturdu. Gözleri saçlarımda, yüzümde gezindi. Bir şey söyleyecek gibi oldu ama sadece önündeki bardağa uzandı.
"Kahvaltını yap," dedi Ardil. "Nikah memuru gelecek birazdan. Sadece imzalar atılacak."
Cevap vermedim, sadece başımı salladım. Ardil, önündeki tabağa uzandı. Birkaç dilim salatalık doğradı, peyniri küçük parçalara böldü. Her hareketi yavaş ve dikkatliydi. Hazırladığı tabağı sessizce önüme bıraktı. Kendi tabağına doldurup yemeye başladı. O yerken, ben de önümdeki lokmaları zorla yuttum.
Kahvaltı bittiğinde salona geçtik. Ben koltuğun ucuna ilişmişken Ardil pencerenin önünde dikiliyordu. Kapı çaldığında içeri Sinan ve yanında orta yaşlı bir adam girdi. Gözüm direkt Sinan’ın eline takıldı. Alçıdaydı.
Merakla Ardil’e yaklaştım, sesimi sadece onun duyabileceği bir tona indirdim. "Onun eline ne oldu?"
Ardil, Sinan’ın eline baktığında mavi gözlerinden bir sinir geçti. Çenesi kasıldı. Bakışlarını Sinan’a dikip soğuk bir sesle konuştu.
"Sinan, yengen merak ediyormuş. Eline ne oldu, anlatsana bir?"
Sinan duraksadı, bakışları bir an Ardil’le çakıştı. Sonra hızla bana döndü, yüzüne zoraki bir gülümseme yerleştirmeye çalıştı. "Dün gece uykuluydum yenge," dedi sesi titreyerek. "Eve gidince merdivenlerde ayağım kaydı, düştüm."
Sağ elini, yani alçıdaki elini hafifçe kaldırıp acı bir gülüş attı. Ama gözlerindeki o korku dolu ifadeyi görmemek imkansızdı.
"İkimiz de kırdık sanırım," dedim kendi alçıdaki elime bakarak. "Hep sakarlıktan."
Benimki sakarlık değildi, o da biliyordu, ben de. Ardil, elini hafifçe sırtıma koydu. Dokunuşu o kadar hafifti ki, varla yok arasıydı. Ama o sıcaklığı hissetmek o an nefes almamı sağladı.
"Hadi," dedi Ardil, memuru işaret ederek. "Bitirelim şu işi." Masaya doğru yürürken Sinan’ın hala kapı eşiğinde, suçlu bir çocuk gibi beklediğini gördüm.
İmzalar atıldı. Nikah memuru ağzının içinden "Hayırlı olsun," diye ağzının içinde geveleyip, defteri elime tutuşturup hızla kalktı masadan.
Ardil, elini ceketinin iç cebine attı. Çıkardığı kadife kutuyu bana doğru uzatırken gözlerindeki o koyu mavilikte garip bir ışık vardı.
"Artık resmen karı kocayız," dedi sesi hafifçe kısılarak. "Tek eksiğimiz yüzüklerimiz."
Kutuyu açtığında nefesim kesildi. Bu oydu. Şervan'la bakarken iç çekerek izlediğim ama onun almadığı o zarif, ince alyans... Ardil bunu nereden biliyordu? Nasıl bulmuştu?
Alyansı kutudan çıkarıp elime uzandı. Titreyen parmaklarımı usulca avucuna bıraktım. Teninin sıcaklığı, buz kesmiş parmak uçlarıma değdiğinde kalbim tekledi. Yüzüğü parmağıma geçirdi. Tam elime eğilip öpecekken, içgüdüsel bir korkuyla elimi geri çektim.
O an bakışlarındaki değişim içimi sızlattı. Öfke vardı evet, ama bana değildi. Daha çok kendineydi. Ve o bakışların ardında saklayamadığı, çok derinden gelen bir kırgınlık... O an pişman oldum. O kırgınlığı silmek için ondan önce davranıp kendi alyansını kutudan aldım.
Ardil şaşkınlıkla bana bakarken, "Ver," dedim fısıltıyla.
Alçılı elimle onun eline destek oldum. Sağlam elimle yüzüğü parmağıma takarken gözlerini üzerimde hissediyordum. Elini bırakmadım. Bir an için salonun sessizliğinde, her şeyin yoluna girebileceğine dair o zayıf umuda tutundum.
Ama o huzur sadece saniyeler sürdü. Kapı sertçe çalındı. İçeri koşan çalışanın nefes nefese söylediği sözler, kurduğum o küçük dünyayı başıma yıktı.
"Ardil Bey, kapının önü polis ve jandarmalarla dolu!" deyince az önceki heyecanım huzurum tuzla buz oldu ve yerini korkuya bıraktı.
Gelmişti. Şervan gelmişti. Her şeyi mahvetmek, beni o karanlığa geri çekmek için kapıdaydı.