Ben Avşin... Avşin Ezel. Korhan ailesinin geliniydim, ya da en azından öyle olmam bekleniyordu. Mardin’in o geniş, taş duvarlı konaklarında hatrı sayılır, sözü geçen bir aileydiler. On altı yaşımda, sığındığım tek liman olan babamı kaybedince dünya bir anda başıma yıkıldı. Gidecek bir yerim, kapısını çalacak bir akrabam yoktu. Babamın askerlik arkadaşı Ekrem Amca, sırf ortada kalmayayım diye beni yanına aldı.
Mecburdum o kapıdan girmeye, başka çarem yoktu. Ama meğer Ekrem Amca beni sadece "emanet" diye değil, evine gelin diye almıştı. Oğlu Şervan o zamanlar yirmi iki yaşındaydı. Onu ilk gördüğüm günü dün gibi hatırlıyorum; yüzüme nasıl tiksinerek, nasıl büyük bir öfkeyle baktığını... Sanki bütün mutsuzluğunun sebebi benmişim gibi.
Daha babamın kırkı bile çıkmadan parmağıma o soğuk yüzüğü taktılar. Ekrem Amca, "Kızım bu şimdilik göstermelik, sen büyü, reşit ol o zaman düğün yaparız," demişti.
Allah biliyor ya, hiç istemiyordum. Daha on altısında bir çocuktum ben; okul çağım bitmemiş, çocukluğum avuçlarımdan kayıp gitmemişti. Ama korkuyordum da... Kimsesiz kalmaktan, sokaklarda sahipsiz kalmaktan ödüm kopuyordu.
Tek güvencem, bu yazgıya boyun eğmemi sağlayan tek sebep Şervan’ın iş için İstanbul’a gidecek olmasıydı. "Giderse yüzünü görmem, bana bir şey yapmaz," diye avuttum kendimi.
Gitti... Gerçekten de gitti ama bir daha geri gelmedi. Tam yedi sene boyunca o kapıdan içeri adımını atmadı. Ben o koca konakta büyüdüm; bazen evin bir kızı gibi el üstünde tutuldum, bazen de sadece görünmez bir parçası olarak yer edindim.
Yıllarca o yüzüğü parmağımda ağır bir yük gibi taşıdım ama o ne bir kez aradı ne de sordu. Ben sanki hiç yokmuşum, o yüzük hiç takılmamış gibi davrandı yedi koca yıl boyunca. Çocukluğum o taş duvarlar arasında eriyip bitti de, Şervan’ın bir gölgesi bile düşmedi üzerime.
Şimdi ise Ayten Ana’nın yüzündeki o büyük neşeyle yanıma gelip, "Kızım, müjdemi isterim! Geliyor nişanlın, haber etti yarın burada olacak!" demesiyle olduğum yerde donup kaldım.
Sanki zaman bir anlığına durdu, nefesim göğsümde sıkıştı. "Neden?" diye sormak istedim. Onca sene sonra neden şimdi geliyor diye haykırmak istedim ama dilim varmadı. İçimdeki o fırtınayı bastırıp sadece buruk bir gülümsemeyle ona bakabildim. Yarın, yedi yıldır kaçtığım o bakışlarla yeniden yüzleşecektim.
"Hadi hazırlıklara başlayalım. Allah'ım şükürler olsun, oğlum geliyor!" diyerek ellerini açıp dua etti Ayten Ana. Beni hiç sevmiyordu, aslında içten içe beni oğluna yakıştırmazdı da. Çirkin olduğumdan değil, kimsesiz ve dilsiz gibi durduğumdan yakıştırmazdı. Şimdi bana böyle heyecanla anlatmasının tek sebebi, oğlunun gelişine duyduğu o kör kütüklük mutluluktu.
Konak bir anda canlandı. Herkes bu haberi büyük bir coşkuyla karşıladı, ellerine ne geçerse temizliğe, hazırlığa başladı. Yarınki ziyafet için koyunlar kesildi, etler ayıklanıp dolaplara dizildi.
Sanki her yer zaten tertemiz değilmiş gibi halılar havalandırıldı, camlar silindi. Şervan'ın yıllardır kapalı duran odasına girip pencereleri ardına kadar açtılar, çarşaflarını yenilediler.
Ben ise sadece bu telaşı, bu bitmek bilmeyen koşuşturmayı uzaktan izliyordum. Herkes bir yere aitti, herkesin bir işi vardı; bir tek ben, yarın gelecek olan o yabancının karşısında ne yapacağımı bilemeden öylece kalakalmıştım.
Mutlu değildim; mutluluk, hissettiğim duyguların yanından bile geçmiyordu. Korkuyordum, çünkü ona karşı ne hissettiğimi, onun nasıl biri olduğunu bilmiyordum. Hatırladığım o öfkeli haliyle mi dönecekti yoksa yedi yıl onu bambaşka biri mi yapmıştı, düşünmek dahi istemiyordum.
İçimde tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı. Gelişi bir müjde değil de sanki bir felaketin habercisi gibiydi. Bu his iyice içime işleyince nefesim daraldı, elimle göğsümü ovaladım. Bunalıyordum, o duvarlar üstüme geliyordu. Herkes işine gücüne dalmışken kimseye görünmeden konağın arkasındaki, epey uzakta kalan ahıra doğru yürüdüm.
Biraz nefes almam, özgür olduğumu hissetmem gerekiyordu; çünkü biliyordum ki yarından itibaren özgürlük bana çok uzak olacaktı. Ahırdan kara atımı çıkarıp eyerini taktım. Arkama bakmadan atıma atlayıp hızla konaktan uzaklaştım.
At hızlandıkça havada uçuşan saçlarım ve yüzüme çarpan serin hava bana yaşadığımı hissettiriyordu. Ne kadar gittiğimi bilmeden, atımı sürebildiğim kadar sürdüm. Sonunda konak gözden kaybolduğunda durup etrafıma baktım.
Engebeli, sık ağaçların olduğu yabancı bir yere gelmiştim; buraya daha önce hiç yolum düşmemişti. Atımı ağaçlardan birine bağladım. Yakınlardan gelen o huzurlu su sesine doğru, zihnimdeki gürültüyü susturmak istercesine yürümeye başladım.
Ağaçların arasından sıyrıldığımda küçük bir dereyle karşılaştım. Suyun berraklığı ve taşlara çarparak çıkardığı o melodi bir anlığına da olsa içimi ferahlattı.
Ağaçların arasından sıyrıldığımda küçük bir dereyle karşılaştım. Suyun berraklığı ve taşlara çarparak çıkardığı o melodi bir anlığına da olsa içimi ferahlattı. Ayakkabılarımı çıkarıp kenara koydum, eteklerimi hafifçe toplayıp ayaklarımı buz gibi suya soktum. O an suyun soğukluğu tenime işledikçe vücudumdaki o gerginliğin, o korkunun yavaş yavaş çekildiğini hissettim.
Eğilip yüzüme de çarptım o serinliği. Ellerimin titremesi geçiyordu. Göğsümdeki o daralma yerini derin bir nefese bırakırken aklıma bir şarkı düştü. Dudaklarım benden bağımsız kıpırdamaya başladı, yedi yılın yorgunluğunu o suya bırakmak ister gibi mırıldandım.
"Min tu ditî li hewzê gulan, sibê, nîvro û êvaran..." (Sabah, öğle, akşam seni görürdüm gül bahçelerinde...)
Rewşan'ın sesi zihnimde yankılanırken, kelimeler dudaklarımdan döküldükçe içimdeki o çocuksu isyan daha çok sızlıyordu.
"Dest avête gerdenê lo, xişîn ketiye guharan... De berde de berde, lawo destê min berde..." (Küpeler şakırdadı ellerini gerdanıma attığında... Hadi bırak, hadi bırak, ellerimi bırak delikanlı...)
Sanki şarkıdaki o yakarış benim gerçeğimdi. "Aşk acı ve dertle doludur," diyordu şarkı. Benimki aşk bile değildi ama acısı ve derdi boğazıma kadar gelip dayanmıştı. "Bırak ellerimi," diyordum içimden yedi yıldır o konakta beni tutan her şeye.
Tam doğrulup derin bir nefes alacaktım ki, bir çıtırtı duydum. Sanki bir dal kırılmıştı. Korkuyla arkama döndüm ama kimseyi göremedim. Belki de bir hayvandı, diye düşündüm. Fakat o an hissettiğim izlenme duygusu tepeden tırnağa ürpermeme sebep oldu.
Dere yatağının hemen ilerisinde, ağaçların gölgesinde bir karaltı fark ettim. Bir adam, öylece durmuş beni izliyordu. Ne bir hareket ediyordu ne de bir ses çıkarıyordu. Göz göze geldiğimizde içimi tuhaf bir ürperti kapladı. Bakışları o kadar ağır, o kadar yoğundu ki sanki bir anda ruhumu okumuştu.
Korkuyla yerimden kalktım, hemen elbisemin eteğini düzelttim. Ayakkabılarımı hızla elime alıp ona bakmadan, sanki orada yokmuş gibi yanından geçip gitmek için adımladım. Kalbim göğsümden fırlayacak gibi atıyordu.
Tam yanından sıyrılıp gidecekken, sert bir el kolumu kavradı. Olduğum yerde çakılı kaldım. Dokunduğu yer adeta yanıyordu. Endişeyle başımı kaldırıp gözlerine baktım. Yakından bakınca mavi gözlerinin içindeki o tuhaf parlaklık daha da korkutucu gelmişti.
"Yolunu mu kaybettin, orman gülü?" dedi adam. Sesi derenin şırıltısını bastıracak kadar derinden ve pürüzlüydü.
Kolumu kurtarmaya çalıştım ama parmakları bir kelepçe gibi sarılmıştı; canımı yakmıyordu ama gitmeme de izin vermiyordu.
"Bırak beni," dedim fısıltı gibi çıkan ama sert bir tonda. Korkumun sesime yansımasını istemiyordum.
"Kimsin, burada ne işin var?" diye sordu adam. Bakışlarını bir an bile üzerimden çekmiyordu.
"Sana ne, bırak kolumu!" diye çıkıştım, kendimi geriye doğru çekerken.
Adamın yüzündeki o sert ifade hiç değişmedi. "Tekrarlatma beni, ne işin var?" dedi, bu sefer sesi biraz daha tehditkardı.
"Sana ne ya, sana ne!" diye bağırdım artık dayanamayarak. Havanın sıcağı mıydı yoksa bu adamın yakınlığı mıydı beni böyle bunaltan, bilmiyordum.
"Benim arazimde ne işin var?" dediğinde duraksadım. Sesindeki o sahiplenici ton, her şeyi bir anlığına unutturdu.
"Ben... Ben bilmiyordum. Bırak beni," dedim sesim titrerken. Buranın birine ait olabileceği aklımın ucundan bile geçmemişti.
"Hadi ya, şarkı söylerken hiç de öyle görünmüyordun," dedi, dudaklarının kenarında belli belirsiz, alaycı bir kıvrılma belirdi. Söylediğim o kederli sözleri duymuş olması yanaklarımın alev almasına yetti.
"Özür dilerim, bırakır mısın kolumu?" dedim, sesimi daha sakin tutmaya çalışarak.
"Özrünü kabul etmiyorum," dedi adam, bakışları daha da derinleşirken. Gitmeme izin vermeye niyeti yok gibiydi.
"Bırak ya, bırak kolumu!" diye bağırarak bütün gücümle kolumu çekmeye çalıştım. Ama nafileydi; o koca eli kolumu öyle bir kavramıştı ki, çırpınışlarım sadece kendimi yormama neden oluyordu. Nefes nefese kalmıştım. Gözlerimdeki o çaresiz öfkeyle yüzüne baktığımda, o mavi gözlerdeki parıltının sadece sertlikten değil, tuhaf bir merakın gölgesinden de geldiğini fark ettim.
"Kimsin sen?" dedi bu sefer sesi biraz daha alçak ama aynı derecede etkiliydi. "Bu kadar uzaklara gelip, benim suyumun başında yas tutan kimsesiz kim?"
Yutkundum. Kimsesiz olduğumu nasıl bu kadar kolay anlamıştı? Yüzümdeki her bir çizgiyi, söylediğim her bir kelimeyi ezberlemek ister gibi bakıyordu.
"Seni alakadar etmiyor ayı!" diye bağırdım yüzüne karşı. Bu hakaretimle birlikte mavi gözlerinden saniyelik, vahşi ve öfkeli bir ifade geçti. Bir an için üzerime yürüyecek sandım, nefesimi tuttum. Ama o, bu öfkeyi anında gizleyip dudaklarına sinsi bir sırıtış yerleştirdi.
"Ayı demek... Daha yaratıcı isimler duymuştum orman gülü," dedi, sesindeki o alaycı ton sinirimi bozuyordu.
"Bana öyle seslenme!"
"İsmini söyle o zaman."
"Söylemiyorum!" dedim inatla. Çenem kasılmıştı.
"O zaman ismin 'orman gülü' olarak kalacak," dedi, sanki çoktan kararını vermiş gibi.
"Bırak beni, eve geç kaldım!" diye tekrar hamle yaptım ama tutuşu gevşemedi.
"Kimsin?" diye sordu tekrar, bu sefer daha ciddiydi.
"Kimseyim, ayı!" diye tekrar bağırdım. Sabrım tükeniyordu.
Adam aniden durdu, yüzüme öyle bir yaklaştı ki sıcak nefesini tenimde hissettim. "Tekrar et o kelimeyi de şu buz gibi dereye seni nasıl attığımı gör," dedi. Sesi hiç de şaka yapar gibi değildi. Korkuyla sustum, o bakışlardaki ciddiyet geri adım atmama yetti.
Tutmadığı diğer kolumu kaldırıp elini kolumdan çekmeye çalıştım. Tam o sırada güneş ışığı parmağımdaki yüzüğe vurdu. Adamın bakışları aniden parmağımdaki o soğuk metale kilitlendi. Hareketleri bir anda bıçak gibi kesildi. Gözlerindeki o alaycı ifade silindi, yerini tarif edilemez bir karanlığa bıraktı. Az önce kolumu tutan o sert parmaklar, şimdi sanki bir zehre dokunuyormuş gibi kaskatı kesilmişti.
"Nişanlısın demek," dedi sesi buz gibi bir hal alırken.
"Evliyim, evli!" diye bağırdım. Yüzüğü bir kalkan gibi kullanmak istercesine elimi savurdum. Adam elini hızla kolumdan çekip sanki benden tiksinmiş gibi etrafına bakındı. Birkaç adım geriledi. Onun bu ani geri çekilişi, az önceki o boğucu yakınlığından daha çok ağırıma gitti. İçimi zapt edilemez bir sinir kapladı.
"Sözüm sana yetmiyor mu?" dedim titreyen bir sesle. "İlla evli ya da nişanlı mı olmak gerekiyor beni rahat bırakman için? Erkekler... Hepiniz aynısınız!"
"Kes sesini de git. Bir daha buraya gelme!" dedi adam, sesi artık duygu barındırmıyordu. Az önceki o alaycı adam gitmiş, yerine buzdan bir duvar gelmişti.
"Gelmem, meraklısı değilim!" diye çıkıştım, yerdeki ayakkabılarımı hırsla giydim.
"Meraklısı gibi görünüyorsun," dedi arkamdan, sesinde tuhaf bir iğneleme vardı.
Ona cevap bile vermeden hızla atıma doğru yürüdüm. Atım kara bir gölge gibi bağladığım yerde duruyordu; hemen yanında ise bembeyaz, asil bir at vardı. İkisi öyle bir tezatlıkla yan yana duruyordu ki; biri gece kadar kara, diğeri kar kadar beyaz.
Atımın bağını çözüp hızla üstüne bindim. Adam olduğu yerde durmuş, kollarını göğsünde kavuşturmuş beni izliyordu. Gözlerinde anlam veremediğim, karanlık ama parıltılı ifade vardı.
"Görüşürüz orman gülü," dedi, sesini yükseltmeden.
"Ayıların olduğu yere gelmiyorum, görüşemeyiz!" diye bağırdım atımı mahmuzlamadan hemen önce.
Tekrar 'ayı' diye seslenmemle birlikte hafifçe gülüp başını salladı. "Ben Ardil... Sen ismini bahşetmesen de gerçi," dedi.
"Soran olmadı!" dedim sertçe ve atımı dehledim. Onu, o ıssız dereyi ve bembeyaz atını arkamda bırakarak hızla uzaklaşmaya başladım. Henüz çok uzağa gitmemiştim ki rüzgarın taşıdığı sesi tekrar kulaklarımda yankılandı.
"Orman gülü, görüşeceğiz!"
"Asla ayı, asla!" diye mırıldandım kendi kendime, sanki beni duyabilecekmiş gibi. Atımı geldiğim gibi son sürat sürdüm. Kalbim hala o mavi gözlerin ve parmağımdaki yüzüğün yarattığı o garip boşluğun etkisiyle çarpıyordu.