Ardil haklı çıkmıştı, elim çatlamıştı. Beyaz alçı, bileğimden parmak uçlarıma kadar uzanan bir utanç damgası gibi duruyordu üzerimde. Canımın acısı, hastaneden çıkıp konağın kapısına yaklaştıkça yerini başka bir sızıya, mide bulandıran bir korkuya bırakmıştı.
Daha kapıdan girmeden sesler dışarı taşıyordu. Şervan’ın o gür ve öfke dolu sesi sokağa dökülüyordu. İçeride kıyamet kopuyordu ve ben, kaçıp kurtulmak yerine o kıyametin tam ortasına, kendi harabıma yürüyordum.
Başka gidecek neresi vardı ki? Kimsesizlik, insanın ayağına vurulmuş en ağır prangaydı.
Derin bir nefes aldım, hafif aralık kapıyı itip avluya adımımı attım. Şervan, avlunun ortasında hapsolmuş vahşi bir hayvan gibi bir o yana bir bu yana volta atıyordu. Yüzü sinirden mosmor kesilmişti, boynundaki damarlar fırlayacak gibiydi. Ayten Ana ise ellerini göğsünde kavuşturmuş, korkuyla oğlunu sakinleştirmeye çalışıyordu. Henüz beni fark etmemişlerdi.
"Geberteceğim onu!" diye kükredi Şervan. Sesi avluda yankılandı, tepedeki güvercinler korkuyla havalandı. "Kaçıp gitmek neymiş, görecek o orospu!"
Ayten Ana araya girmeye çalıştı, sesi titriyordu. "Oğlum, yapma kurban olayım. Baban duyacak şimdi, konuyu kapat..."
"Duysun anne, duysun!" Şervan durdu, hınçla yere tükürdü. "Bana 'temiz' diye kakaladığınız kıza bakın hele! Daha geldiğim ilk gün evden kaçıp saatlerce gelmedi. Kim bilir kimin koynunda sürtüyor, hangi itin altına yatıyor!"
Duyduğum her kelime karnıma atılan bir tekme gibiydi. İftira, insanın ruhuna bulaşan bir çamur gibiydi, temizlemeye çalıştıkça daha çok batıyordun. Dizlerimin bağı çözüldü, sırtımı o soğuk taş duvara yasladım. Zangır zangır titriyordum; sadece korkudan değil, midemin bulanmasından, bu iğrençlikten...
Ayten Ana’nın sesi bu sefer biraz daha kararlı çıktı. "Bak oğlum, ben de o kızı çok sevmem, bilirsin. Sırf babanın hatrı için sesimi çıkarmıyorum ama Avşin öyle biri değil. Yapmaz öyle şey."
"Sus anne, savunma şu fahişeyi bana!" Şervan ellerini havaya kaldırdı, parmaklarını birini boğmak ister gibi sıktı. "Geldiğim günden beri bir tuhaflık var onda. Sürekli bir kaçış, bir gizem... Ama bulacağım onu. O orospuyu bu kapının önüne koymazsam bana da Şervan demesinler!"
Daha fazla saklanamayacağımı biliyordum. Görünmez olmaya çalıştıkça daha çok batıyordum göze. Titreyen bacaklarımla duvardan destek alıp birkaç adım öne çıktım. "Buradayım," dedim. Sesim beklediğimden daha cılız çıkmıştı ama o gürültünün içinde bir cam kırığı gibi battı kulaklarına.
Şervan, sanki bir mekanizmayla kurulmuş gibi aniden bana döndü. Gözlerindeki o vahşi, hastalıklı parıltıyı görünce bir adım geri gitmek istedim ama sırtım kapıya çarptı. Ayten Ana "Aman yarabbi!" diye bir nida koyverdi.
Şervan ağır ağır üzerime yürümeye başladı. Adımları o kadar ölçülüydü ki, her adımında ölümün soğukluğunu hissediyordum. Tam önümde durduğunda, tepemde dikilen karanlık bir dev gibiydi. Önce yüzüme, sonra üzerimdeki tozlara, en son da göğsümün üzerinde tuttuğum alçılı elime baktı.
"Neredeydin?" dedi, sesi fısıltı kadar alçak ama bir o kadar tehtitkar.
"Hastane... Hastanedeydim," diyebildim sadece. Sesim boğazımda düğümleniyordu.
"NEREDESİN SEN SAATLERDİR! HASTANE HA? HASTANE! SEN KİMİ KANDIRIYORSUN LAN!"
Aniden elini bir pençe gibi boynuma sardı. Kendimi bir anda soğuk taş duvarda asılı buldum. Ayaklarım yerden kesilecek gibi oldu, sırtım sertçe taşa çarptı. Gözleri kan çanağına dönmüştü, nefesi yüzümü yakıyordu. Boğuluyordum. O koca eli gırtlağımı öyle bir sıkıyordu ki, ciğerlerime giden tek bir zerrece havaya muhtaç kaldım.
"Bırak... Bırak," diye inledim. Alçılı olmayan elimle koluna asıldım, parmaklarımı derisine geçirdim ama sanki taştan bir heykelin kolunu çekmeye çalışıyordum. Zerrece kımıldamadı. Görüşüm bulanmaya, kulaklarım uğuldamaya başladı.
"Bana bak orospu!" diye kükredi yüzüme doğru. "Bana oyun oynama! Hangi itin yanından geliyorsun, kiminle sürtüyorsun dışarılarda?"
Ayten Ana çığlık atarak aramıza girdi. Şervan'ın omuzlarına asıldı, kollarını çekiştirdi. "Şervan! Şervan kafayı mı yedin oğlum, bırak kızı! Katil mi olacaksın? Bırak kurban olayım!"
Şervan bir anlık öfke patlamasıyla beni duvara bir kez daha çarptı ve elini boynumdan çekti. Olduğum yere, tozun toprağın içine yığıldım. Öksürük krizine girmiştim, boğazım yırtılıyor gibi acıyordu. Ciğerlerime dolan hava sanki cam kırıkları gibi batıyordu göğsüme.
"Orospuya ders veriyorum, çekil!" diye gürledi Şervan. Ayten Ana beni göğsüne siper etmiş, oğlunun önünde duruyordu.
"Yeter!" dedi Ayten Ana sesi titreyerek. "Görmüyor musun halini? Eli sakat, boynu morardı... Baban gelecek şimdi, ne diyeceksin adama?"
Şervan hınçla üzerime bir adım daha attı, Ayten Ana geri adım atmadı. Şervan yere tükürdü, bakışları hala bacaklarımın arasındaki o tozlu zemindeydi. "Duysun!" dedi. "Babam da duysun bu sığıntının ne haltlar karıştırdığını. Hastaneymiş... Elini kıracak kadar ne yaşadın lan dışarıda?"
Doğrulmaya çalıştım ama bacaklarımda derman kalmamıştı. Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Gözyaşlarım yüzümdeki toza karışıp çamur olmuştu. "Yemin ederim hastanedeydim," dedim hırıltılı bir sesle. "İnanmıyorsan git sor... Kayıt vardır, bir şey vardır... Ben kötü bir şey yapmadım."
Şervan alaycı bir gülüşle eğildi, yüzüme yaklaştı. "Bak bana Avşin," dedi sesi iyice buz kesti. "Bu sondu, ayağını denk alacaksın. Bensiz dışarısı sana haram! Hastalıktan ölsen de bu evde öleceksin, anladın mı beni sürtük?"
Ayten Ana kolumdan tutup beni ayağa kaldırdı. "Yürü kızım, yürü yukarı," diye fısıldadı kulağıma. Şervan arkamızdan hırsla yere tükürüp avlunun karanlığına doğru yürüdü.
Basamakları nasıl çıktığımı, odaya kendimi nasıl attığımı hatırlamıyorum. Dizlerim birbirine vuruyor, dişlerim zangırdıyordu. Odaya girdiğimizde Ayten Ana kapıyı kapattı, şok içinde titreyen bana baktı. Bakışları elime kayınca yüzünde hem şüphe hem de korku belirdi.
"Nerdeydin?" diye sordu sesi titreyerek.
O an kendimi tutamadım. Bütün o yedi yılın sessizliği, Şervan'ın o hastalıklı bakışları, elinin sıcaklığı... Hepsi bir anda patladı. Ayaklarının yanına yığılıp kaldım. Eteğine sımsıkı yapıştım, ellerimle kumaşı çekiştiriyordum. "Ana... Ana Allah rızası için kurtar beni," diye hıçkırdım.
"Ne oldu anlat hele? Ne bu halin?" Ayten Ana eğilip omuzlarımdan tuttu ama ben hala yerlerde sürünüyordum.
"Şervan... Ana ben onunla evlenmek istemiyorum yalvarırım kurtar beni. İster bu evden kov, razıyım ama onun karısı olamam. Öldürür beni o adam, vallahi öldürür!"
Ayten Ana kaskatı kesildi. Ellerini yavaşça omuzlarımdan çekti. "Ne diyorsun sen?" dedi buz gibi bir sesle. "Şervan'la evlenmek istemiyorum mu diyorsun? Yedi yıl seni bu kapıda beklettik, ekmeğimizi yedin... Şimdi mi aklına geldi?"
"Elini ayağını öpeyim ana, kurtar beni! Normal değil o... O sapkın anne! Bakışları, dedikleri... Normal bir insan değil o!"
Ayten Ana’nın yüzü bir anda değişti. O yumuşaklık gitti, yerini o bildiğim sert, geleneklerine bağlı kadın aldı. "Sen..." dedi parmağını yüzüme sallayarak. "Nankör! Nankör! Biliyordum yediğin kaba tüküreceğini. Sen utanmaz mısın benim aslan gibi oğluma iftira atmaya? Adı batmasın, Şervan sana ne yapmış olabilir de sapkın dersin? "
"Ana iftira değil! Bana... bana yaptıklarını, dediklerini bir duysan... Yemek masasında bacağıma dokunuyor, odama dalıyor... Bugün mağazada bana nasıl tecavüz edeceğini anlatıyordu ana! Yemin ederim, ekmek mushaf çarpsın ki yalan söylemiyorum!"
Ayten Ana bir an duraksadı ama hemen kendini topladı. Gözlerindeki nefret daha da büyüdü.
"Sus! Sus!" diye bağırdı, elini ağzıma doğru savurdu. "Şervan haklıydı! Allah bilir dışarılarda ne haltlar yedin, kimin koynunda sürttün de şimdi bu tertemiz yuvadan, evlilikten kaçıyorsun. Oğlumun adını ağzına alırken besmele çek sen! O senin helalin, o ne derse o olur. Dokunur da, sever de, döver de! Sana mı soracak be fahişe?"
Yerimden kalkıp elimle banyoyu gösterdim. "Yalan söylüyor ana, yeminle yalan söylüyor! Ben banyodayken odama girmiş... Havlumla çıktığımda bana dokunmaya çalıştı, beni köşeye sıkıştırdı! "
Sözümü bitirmeme izin vermedi. Elini havaya kaldırıp suratıma öyle bir tokat patlattı ki, başım yana savruldu, kulağım acı bir uğultuyla çınlamaya başladı. Gözlerimden yaşlar boşalırken dengemi sağlayamayıp halının üzerine yüzüstü düştüm. Ayten Ana durmadı.
"Utanmaz! Utanmaz!" diye bağırmaya devam etti. Bir yandan öfkeyle saydırıyor, bir yandan da sırtıma, bacaklarıma eline neresi gelirse vuruyordu. "Nasıl da iftira atıyor aslan gibi evladıma! Dili kopsun inşallah! Biz seni bu kapıya kul ettik, gelmiş benim oğluma laf ediyorsun!"
"Ana yapma... Canım yanıyor," diye inledim ama her feryadım öfkesini daha da körüklüyordu. Yumrukları sırtıma indikçe kemiklerimin sızladığını hissediyordum. Sakat elimi korumaya çalışarak büzüldüm ama Ayten Ana'nın hırsı geçmiyordu.
"Yediğin ekmek haram olsun sana! Şervan ne yapsa haklıdır, ne yapsa yeridir! Erkektir o, senin gibi bir sığıntıya mı soracaktı? Sen kimsin ki onun dokunuşuna laf edersin? Allah bilir dışarıda kiminle cilveleştin de geldin burada oğluma çamur atıyorsun!"
Vurduğu her darbeden çok, söylediği kelimeler canımı acıtıyordu. İftira atmakla suçlanırken, asıl iftirayı kendisi bana, hem de öz annem gibi bildiğim kadın atıyordu. Sırtıma inen son bir darbeyle nefesim kesildi, halının püskülleri gözyaşlarımdan sırılsıklam olmuştu.
Ayten Ana nefes nefese kalarak durdu. Üstünü başını düzeltti, omuzlarından sarkan tülbendini hırsla arkaya savurdu. "Kalk!" dedi buz gibi bir sesle. "Kalk çabuk, topla şu leş halini! Yarın sabah Şervan'ın ayağının altını öpeceksin o iftiralar için!"
Yerimden kalkacak halim yoktu. Her yanım sızlıyor, özellikle alçılı elim zonkluyordu. Kapıyı arkasından çarpıp çıktığında, odada sadece hıçkırıklarımın ve dışarıdaki rüzgarın sesi kaldı.
Kimsesizlik buydu işte seni dövenin elini öptürürler, susanın dilini koparırlardı.
Öylece o soğuk zeminde, halının kenarında kıvrılmış halde kaldım. Dakikalar geçti, belki de saatler... Bilmiyordum. İçimi yakan asıl şey sırtımdaki darbeler değil, o kadının körlüğüydü. Elimi görmüştü. Alçıyı, parmaklarımın arasındaki o beyaz sargıyı görmüştü.
Ama bir kez olsun, "Kızım ne oldu eline? Neden bu haldesin?" diye sormadı. Sormayı bırak, sanki o alçı benim suçumun kanıtıymış gibi bakmıştı. Oğlu beni duvara fırlatmıştı, canımı yakmıştı ama o sadece oğlunun incinen gururunun hesabını sorup gitmişti.
Yavaşça doğrulmaya çalıştım. Her hareketimde kaburgalarıma bıçak saplanıyordu. Sağ elimle yerden destek alıp yatağın kenarına tutundum. Gözyaşlarım yanağımdaki tokat izini yakıyordu. Aynaya bakmaya korkuyordum; orada göreceğim o zavallı kızdan nefret edecektim biliyordum.
"Neden?" diye fısıldadım karanlığa doğru. "Neden kimse beni duymuyor?"
Yedi yıl boyunca bu evde bir ruh gibi yaşamıştım. Her sofrayı kurduğumda, her yerleri sildiğimde onlara yaranmaya, bir parça sevgi kırıntısı koparmaya çalışmıştım. Ben bu evde sadece Şervan için saklanan bir emanettim, vakti gelince harcanacak bir kurban...
Kapının altından sızan ışık söndü. Konak derin bir sessizliğe gömüldü ama benim içimdeki fırtına dinmiyordu. Yarın sabah olacaktı. Yarın sabah beni o adamın karşısına çıkaracaklardı. "Özür dile," diyeceklerdi. "Sana dokunmaya hakkı var, o senin kocan sayılır," diyeceklerdi.
Düşündükçe midem bulandı. Pencereye doğru süründüm, perdeyi aralayıp dışarıdaki karanlığa baktım. Mardin’in ışıkları uzaktan çok huzurlu görünüyordu. Kim bilir o ışıkların altında kaç tane benim gibi canı yanan kadın vardı? Kaçı susturulmuş, kaçı "kaderim bu" deyip boyun eğmişti?
Alçılı elimi göğsüme bastırdım. Ardil’in hastanedeki bakışları geldi aklıma. "Kendini ezdirme," demişti. O bile, bir yabancı bile benim canımın yandığını anlamıştı da, yedi yılımı verdiğim bu insanlar beni diri diri toprağa gömüyordu.