DOĞUNUN AYISI

1945 Kelimeler
3. Çağın 106. yılında, Başkentten çok uzak bir kasabada biri kız diğeri ise erkek aynı gün iki çocuk doğdu, evlerin arasında yüz metre olmasına rağmen her iki aile de diğer çocuğun ağlamasını duyabiliyordu. Aland, uzun saçları ve kapkara gözlerle izledi etrafı. Oğlan çocuğu hayata iki elleriyle tutunmuştu, ilk yaptığı şey annesinin memesine hızlıca yapışmak oldu. Diğer evde ise masmavi gözleri ve altın sarısı saçlarıyla bir kız dünyaya geldi, Albreda. Tıpkı oğlan gibi o da çok enerjikti. Sonraki gün, Kasabanın adetleri gereği doğan Aland ve Albreda için eğlenceler düzenlendi. Sağlıklı ve uzun bir yaşam bahşetmeleri için bilindik Tanrılara dualar edip kurban kestiler. Aradan 4 yıl geçti, Albreda ve Aland birbirlerini ilk defa gördüler. Diğer çocuklara göre daha iyi anlaşabiliyor ve birbirlerinin yanından aileleri ayırmadığı sürece ayrılmıyorlardı. Öyle ki köye gelen tüccarlar ve avcılar dahi onları hiç ayrılmadıkları için kardeş sanır olmuştu. Aradan 14 yıl geçti. Aland ve Albreda yıllardır devam eden arkadaşlıklarını bir evlilikle sonsuzlaştırma kararı aldılar. Aileler başta çok genç oldukları için endişe duysa da, oğlan çok azimli davranarak hem kendi ailesinin çiftlik işlerini hem de ileride karısı olacak Albreda’nın ailesinin çiftlik işlerini aynı anda hallediyordu. Günde yaklaşık 16 saat boyunca ailelerin rızasını almak için dişini tırnağına takıyordu. Çok geçmeden her iki ailenin de önyargısını yıktı Aland. Artık gözlerinde aklı havada genç bir oğlan değil, sorumluluklarını ve çalışmayı iyi bilen bir erkek olarak görülmeye başlandı. Ve yine kasabada bir eğlence düzenlendi. Bu sefer doğan çocuklar için değil, iki gencin düğün eğlencesiydi bu. Her iki aile de cömertliklerini göstererek, destansı bir düğün düzenlediler. Çevre kasabadan gelen göstericiler, mahzenden en iyi kök biraları ve kurban olarak sunulacak besili hayvanlar. O gece tüm kasabanın karnı doymuştu, gençler ise sonunda evlenebildikleri için çok mutlulardı.               Düğünden 3 yıl sonra her iki aileyi de sevindirecek o haber gelmişti. Albreda hamileydi. Kasabadaki falcı, onlara bir oğlan çocuğu olacağını söyledi. Aileler doğacak çocuk için dualarını ettiler. Kasaba halkı da bu sevince ortak olarak genç çifte ortak hediyeler hazırladılar. Tam her şey çok güzel olacakken, kasabanın zenginliği bölgedeki haydutların ağzını sulandırmaya başladı. Elleri kanlı barbarlar. Para için, eğer varsa bir bebeği bile ikiye bölerlerdi. Kasabadaki muhafızlar her ne kadar koruma görevlerini aksatmasalar da haydut grubu günden günde çok büyümüştü. Öyle ki artık bu dünyada iyi insandan çok kötü insanlar geziyordu. Haydutlar da bunu fırsat bilerek gruplarını günden güne büyültmüştü.               Bir sonbahar akşamı yaklaşık 6 aylık hamile Albreda yataktan kalktı, kapıdan çıktıktan sonra sola, mutfağa doğru ilerledi. Fakat garip olan bir şey gördü Albreda. Gece olduğu için evde hiçbir mum yanmamasına rağmen mutfak çok aydınlıktı. Turuncu bir aydınlık. Hemen hızlanarak mutfağa girdi. Gözünü hemen cama çevirdi. Koştu ve camı açtı. Ağzını bıçak açmıyordu Albreda’nın. Kasaba tamamen alevler içindeydi. Sadece birkaç ev kalmıştı yanmayan. Albreda kısa şokunu atlatarak gözlerini önce Aland’ın evine çevirdi. Kocasının ailesinin evi alevler içinde kalmıştı. Camdan yarısı dışarı çıkmış halde bulunan ve yavaş yavaş yanan kaynanasını gördü. Daha sonra da tam evin önünde kaynının kolsuz ve bacaksız cesedini. Kendi evine baktı bu sefer de, henüz alev almamıştı ama hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Hızlıca derin bir nefes aldı, koşarak Aland’ın yanına gitti, onu iki eliyle hızlıca vurarak uyandırdı. Aland birden yataktan fırladı. “Ne oldu Albreda?!” Albreda ağlamasını durduramıyordu, dudaklarının arasından birkaç kelime çıktı hıçkırırken, “Ha..Ha.Haydutlar. Annen.. Bab..” Ve ağlamaya devam etti. Aland karısını bıraktı ve koşarak ilk pencereye gitti. Odaya geri geldi, yatağının altından zamanında babasıyla büyük ağaçları devirmek için kullandıkları baltayı çıkardı. Hızlıca evinin kapısından çıktı, birkaç metre koştuktan sonra annesinin camdaki cansız ve yanmakta olan bedenini, babasının ise parçalanmış vücudunu gördü. Aland’ın gözleri kanlanmıştı üzüntüden, ağzı ise bir süre açık kaldı. Babasının bedenine bakarken koşmaya başladı. Tıpkı Albreda’nın gördüğü gibi, o evde alevler yoktu. Aland, içerden mühürlenmiş kalın tahta kapıyı baltasıyla parçalayarak açıyor ve bir yandan da bağırıyordu, “Anne! Baba!”. Kapıyı parçalayarak açtı Aland. İçeri girdi ve seslenmeye devam etti. Koridordan içeri koştu, fakat koşarken sağ tarafındaki odayı geçerken bir şey gördüğünü sandı. Bir süre duraksadı. Geri adımlarla kapıya doğru yürüdü, kafasını çevirip odaya baktı. Gözleri daha da kanlanmıştı Aland’ın, Civardaki yangınlar odanın penceresinden içeri yansıyordu, her şey çok net görünmese de, Aland göreceğini görmüştü. Kayınpederi yerde yüzüstü yatıyordu, boynu yerinden sökülmüştü. Kayınvalidesi ise dizlerinin üzerine çökmüş haldeydi. Arkasında simsiyah giyinmiş zayıf bir hayduta ait, alev ışığında parıl parıl parlayan bir bıçak boynunda dururken kaderini bekliyordu. Aland, hayduta baktı, “Hayır..” dedi kısık bir ses ile. Haydut ise bu dünyada yapılabilecek en kötü gülümsemeyi yaptı ardından. Aland, haydutun, kayınvalidesinin boğazını keseceğini anladığı anda hamle yaptı. Haydut ne yazık ki kolay lokma değildi. Elinde belki de yüzlerce insanın kanı vardı. Yine de, Aland hamle yapınca biraz geri çekilmek istedi. Bıçağını dayadığı kadın ise buna engel oluyordu. Bir saniye içerisinde Aland’ın unutamayacağı ve aklından hiçbir şekilde silemeyeceği bir ölüm gerçekleşti. Haydut, geri çekilmek için hamle yaparken, kadının boğazını kesmek yerine bıçağı daha yukarı, kadının ağzına dayamış ve var gücüyle kendine doğru çekmişti. Aland için dünya yavaşladı, bir yandan kayın validesinin üst çenesi ve yukarısının yere düşüşünü, diğer yandan alt çene ve vücudun diğer tarafa devrilmesine tanık oldu. Aland olan biteni görürken bağırarak baltasını sağdan sola salladı, haydutun. Hayır. O anda Hiçbir savaşçının durduramayacağı kadar sert bir savurmaydı bu. Balta haydutun vücudunu kaburgalarının biraz altından ikiye böldü. Dirseklerinden kopan iki kolu etrafa uçarken, üst vücudu savurmanın etkisiyle duvara çarparak yere düştü. Geri kalan kısmı ise sola doğru düşmüştü. Aland, Tek savurmada bütün gücünü kullanmıştı. Sağa ve sola bakmaya başladı. Kayınvalidesinin ve kayınpederinin cesedine bakarak kalın çığlıklar atmaya başladı. Ve bir anda sustu. “Albreda.” Dedi kısık bir ses ile. Tüm bu olan biten şeylerin arasında biricik karısını henüz dokunulmamış o evde yalnız bıraktığı geldi aklına. Koşmaya başladı Aland. Yer ayaklarının altında kayıyor gibiydi. Evine yaklaştığında görmeye başladığı şey ise daha çok alev oldu. Evleri diğer haydutlar tarafından ateşe verilmişti. Girilecek gibi değildi. Karısının ismini defalarca haykırdı Aland. Artık onun için her şey bitmişti. Dizlerinin üstüne çöktü, ağlamaya başladı. Yanan evlerden çıkan sesler, kasabadaki insanların çığlıkları, çocukların ağlamaları kulağını tırmalıyordu. Onca sesin arasından bir şey işitti. Sanki birisi çok uzaktan onun ismini haykırıyor gibiydi. Kafasını yukarı kaldırdı. Sağa ve sola koşmaya başladı. Ve bir kez daha duydu sesi, “Aland!”. Sesi bir kereliğine mahsus duydu fakat sesin geldiği yeri iyi kestirebilmişti. Koşarak sese doğru gitti Aland. Yanan evlerinin köşesini döndüğünde sokağın ortasında, iyi yarı bir adamın Albreda’nın saçlarından tutarak havaya kaldırdığını gördü. “Albreda!” Diye haykırdı bir kez daha. Birden elindeki baltası yere düştü. Kolunda bir sıcaklık hissetti önce. Koluna baktı Aland. Kolu yerinde yoktu. Kafasını yukarı kaldırdı. Arkasından önüne doğru yavaş adımlarla dolaşan haydutu gördü. Elindeki kılıca baktı. Kanlı bir kılıç. Aland’ın kolunu alan kılıç. Aland şoka girmiş haldeydi, çenesine yediği bir darbe ile yere yığıldı. Kesilmiş koluyla Albreda’ya uzanmaya çalışıyordu. “Albreda.” Dedi kısık bir ses ile. Haydut, Aland’ın kafasının önüne geldi ve çömeldi. Bir Aland’a birde Albreda’ya baktı. Arkasını döndü ve koşarak kızın yanına gitti. Saçlarından tutup havaya kaldırdı Albreda’yı. Belinden bir bıçak çıkartarak, Albreda’nın karnını soldan sağa doğru yardı. Albreda sağır eden bir çığlık attı acısından. Elini yarıktan içeri soktu, bebeği rahminden çıkardı ve yere fırlattı. Bebeğin kafasını Aland’ın gözleri önünde ezdi. Büyük bir kahkaha attı önce. Sağ eliyle Albreda’nın çenesinden tuttu. Albreda acısından bayılmıştı. Albreda’yı yere bıraktı haydut. O an Aland’ın gözleri kararmaya başladı. Duyduğu son sesler haydutların yürüme sesleriydi ve bir isim, “Ezoth.”. Aland “Ezoth” dedi son nefesi ile. Bu, eğer yaşarsa bir intikam yeminiydi. Aland’ın gözleri bir kulübenin içinde açıldı. Gözleri yavaş yavaş açılırken, sağ kolu acıdan sızlıyordu. “Albreda.” Dedi. Ve gözlerini kocaman açtı. “Albreda.” Diye bağırdı. Koşarak kulübenin içine yaşlı bir kadın girdi. Bu kadın çocuklarının erkek olduğunu müjdeleyen falcıydı. Yüzü morluklar içinde ve bir gözü tamamen şiş haldeydi. Aland’ın yanına geldi hızlıca. “Şşşş… Sessiz ol! Uyandıracaksın!”. Aland, şaşkın gözlerle falcının yüzüne baktı, “Falcı?” dedi. “Evet, falcı. Uzan şimdi.”. Fakat her ne kadar bunu söylemiş olsa da, Aland hızla yatağından kalktı. Kolu temizlenmiş ve sarılmıştı. Hemen yanındaki yatağa çevirdi gözlerini. Yatakta yatan Albreda idi. Uyuyordu. Gözlerini falcıya çevirdi. “Yaşıyor mu?” “Evet, Aland. Neyse ki yaşıyor. O iyi. Sen kendini çok yorma.” Günler geçti, Aland ve falcı iyice dost olmuşlardı. Fakat Aland’ın kafası hep karısındaydı. Kasabada çoğu insanın ölmüş olup, falcının hala yaşıyor olması garibine gitmişti. “Falcı, sen de oradaydın değil mi? Kasabadaydın.” “Evet, Evimde huzur içinde oturuyordum. Başka bir çiftin hazırlıklarını yapıyordum.” “Nasıl oldu da sen ölmedin?” “Bak Aland, çoğu insan falcılara inanmaz. Biraz eğitimli birisi benim sözlerimi ve beni dikkate almaz bile. Fakat haydutlar için durum öyle değil. Onlar, bir falcıyı öldürmenin kendilerine ömür boyu şansızlık vereceğine inanırlar. O yüzden ben yaşıyorum. Ama yorulana kadar dövdüler orası ayrı.” “Peki ya biz falcı? Eşim? Çocuğum?” “Aland.. Oğlum. Onlara boşuna haydut denilmiyor. Sadece para için birbirlerini bile öldürürler. Sen, eşin. Sadece yollarındaki birer taşsınız. Öldürmekten çekindikleri için onlara haydut denilmiyor.”               Falcı bunları söylerken Aland’ın gözleri hep karısındaydı. “Aland.” Diye seslendi falcı. “Hadi biraz saçlarını okşa, onu iyi hissettirir.”               Aland yerinden kalktı ve eşinin baş ucuna oturdu, sol eliyle altın sarısı saçlarını okşamaya başladı. “Çok sıcak.” Dedi birden Aland. “Yaraları yüzünden, ona biraz zaman ver.” Aland, Albreda’nın saçlarını okşarken falcıya seslendi; “Falcı.” Falcı arkasını döndü. “Ne oldu Aland?” “Çocuğumuzu... Ne yaptın?” “Gömdüm onu, büyük meşe ağacının dibinde. Benim oğlumun yanında. Umarım çok kavga etmezler.” Dedi ve gülümsedi. “Oğlun mu?” Dedi Aland. “Ah, evet.” Falcının gözleri doldu, bir eliyle akan göz yaşını sildi. “Henüz doğmadan ölen bir oğlum vardı. İri bir erkekti bi görsen. Sanırım günahlarımın bedelini onunla ödedim. 15 yıl oldu onu gömeli. Kokusu hala burnumda.” “Peki ya benim oğlum?” “Aland, onun için yapacak bir şeyin yok. Yaralıydın, engel olamazdın. Senin hiçbir suçun yok.” “Eğer onu hiç o evde bırakmasaydım…” “Eğer onu evde bırakmasaydın ne sen ne de Albreda şu anda burada olurdunuz.” Falcı süreli Aland’a moral vermeye ve kendini kötü hissetmesini engellemeye çalışıyordu. Fakat bu gereksiz bir hareketti. Aland, gördüklerinden sonra hiçbir zaman sağlıklı bir insan olmayacaktı. Aradan günler geçti. Albreda’nın yaraları yavaş yavaş kapanmaya başlamıştı falcının yardımıyla. Artık geriye kalan tek şey onun uyanması ve hayatlarına kaldıkları yerden, ne kaldıysa, devam etmekti. Birkaç hafta sonra Albreda ilk kez gözlerini açtı. Mavi gözleri içinde bulunduğu kulübenin tavanını sürekli tarıyordu. Aland ise her zaman yanındaydı. Albreda gözlerini açar açmaz falcıya seslendi. Falcı hızlıca içeri girdi. “Bakın kimler derin uykusundan uyanmış.” Fakat Albreda o anda hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. “Kendini fazla sıkma Albreda, dikişlerin açılacak.” Diye uyardı falcı. Yaklaşık 15 dakikalık bir süre ardından Albreda’nın ağlaması yavaş yavaş durmaya başladı. Ağlamaktan kızarmış gözlerini kocasına çevirdi. “Oğlum…” Bu sefer Aland da ağlamaya başladı. Bir süre sonra ikisi de sakinleşti. Günler sonra ilk defa beraber yemek yiyebildiler. Albreda her gün oğlunun mezarına giderek ağlamaya devam etti. Aland’ın kafasında ise hala bir soru vardı, fakat sormak için Albreda’nın uyanmasını beklemişti. Bir gün yemek yerlerken Aland sorusunu sordu. “Falcı, bir şey sormalıyım.” “Tabi tabi, neymiş sorun?” “Albreda ve benim... bizim...” “Çocuklarınız olacak mı diye merak ediyorsun Aland?” “E..Evet.” “Albreda’yı elimden geldiğinde tedavi ettim Aland ama bıçak rahmini tamamen parçalamıştı. Yani..” Albreda ağlayarak masadan kalktı ve koşarak dışarı çıktı. Falcının gözleri kapıdan çıkana kadar Albreda’yı takip etti. Daha sonra Aland’a döndü. “Bir yolu var Aland.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE