MERDA VE MORKA (4.BÖLÜM)

2112 Kelimeler
Yaşlı adam korkulu gözlerle yüzüme baktı kafasını geri yatırdı, gözlerini sola, o zifiri karanlık boşluğa çevirdi. “Sana her şeyi anlatacağım.” Nerede kaldığını hatırlatmak için ona beşlerden birinin, Elf kafasıyla krala gittiği kısmı anlattım. “Ve insanlık tarihi ilk büyük savaşına girdi.” Diyerek başladı hikâyeye yaşlı adam. “Elf kafası, zamanın Elf kraliçesinin çocuğuna aitti, avcılar başka yaratık çocuklarının da kafalarını getirmişti ama bu ölüm diğerleri gibi değildi. Elf kraliçesi çocuğunun insanlar tarafından öldürüldüğünün haberini çok kısa sürede aldı. Üç gün sonra insanlığın ilk ve en güçlü kalesi kraliçenin emrindeki tüm yaratıklar tarafından kuşatıldı. Yaratıklar katletmeye dış taraftaki evlerden başladılar, kadın, yaşlı, çocuk, bebek. Ne buldularsa parçalamaya başladılar. Elf’in büyüsü öyle güçlüydü ki hiddetini yaratıklar bile zor kaldırıyordu. Kral kalenin etrafını kuşatmış bu yaratıkları odasından izliyordu, kale komutanına avcı liderinin diğer avcı yoldaşlarıyla bir grup askere komuta etmesini ve yaratıklara saldırmalarını emretti. Komutan beşlere Kralın emrini ilettiğinde avcı başı hiç tereddüt etmeden bu emrini kabul etti ve diğer dört avcı da ona katıldılar. Avcı başı sayısı az ama kas gücü kuvvetli iki düzüne asker seçti. Kale kapısından önce besler daha sonra da askerler fırladı, avcılar yaratıkları indiriyor askerlerde işlerini bitiriyorlardı. Derken, avcı başı bunun bir tuzak olduğuna karar verdi, geri dönme emrini verdiğinde her şey çok geçti.  Beşler arkalarını döndüklerinde önlerinden daha kalabalık bir ordu vardı. Yaratıkların çevirdiği bir grup savaşçı hep birlikte arkalarından yaklaşan sessizliğe kulak kesildi. Elf kraliçesi beyaz dağ aslanının üzerinde, parlak buz mavisi savaş zırhı ve ejderha dişinden yapılma mızrağıyla yaratıkları yararak öne çıktı. Savaşçıları soldan sağa süzerken bir yandan da havayı kokluyordu. Çocuğunu öldüren avcıya döndü, kafasını öne doğru eğdi, gözlerini kapatıp bütün havayı içine çekti, gözlerini açtı, kafasını geri çekti, mızrağıyla avcıyı işaret etti. Dört avcı arkadaşlarının önüne mükemmel bir hızla geçti ve saldırı için kendilerini hazırladılar. Çok geçmeden arka sıradan onlarca yaratık avcıların üzerine doğru koşmaya başladı. Avcılar önlerine gelen yaratıkları paramparça etmeye başladılar ama avcılar sayıca azdı ve yaratıkların sonu yoktu. Yaratıklar kraliçenin işaret ettiği avcıya ulaşmak için her şeyi hiçe sayarak geliyorlardı. Avcılar arkadaşlarını daha fazla koruyamadı, yaratıklar tarafından sağa ve sola fırlatıldılar. Tam yaratıkların avcıya ulaşacağı sırada arkadaki askerler öne atıldı bu sefer. Olabildiğince avcıyı korumaya çalışıyorlardı. Elf kraliçesi iyice sabırsız hale geldi, ölüleri dahi korkutacak bir çığlık attı. Bu çığlık aslında bir ölüm emriydi. Bu emirden sonra yaratıklar avcıya ulaşmak için saldırmayı bırakıp bu sefer öldürmek için saldırıyorlardı. Çok kısa sürede iki düzüne savaşçı orada parçalanarak öldürüldü. Artık Kraliçe ve avcı arasında kimse yoktu. Kraliçe yavaşça avcıya doğru yaklaştı, mızrağını avcıya öyle hızla sapladı ki kimse ne olduğunu anlayamadı… Avcı bile. Kraliçenin mızrağı avcının kaburgalarını parçalayarak sırtından çıkmıştı. Mızrağının ucundaki avcıyı havaya kaldırıp kendine doğru yaklaştırdı. Kınından kristal gibi parlayan kılıcını çekti, avcının kellesini oracıkta kesti, tıpkı avcının, onun çocuğuna yaptığı gibi... Mızrağını savurdu ve avcının vücudunu sola fırlattı, bir yaratık avcının kellesini kraliçeye uzattı. Kraliçe kelleyi kemerine bağladı, diğer avcılara uzun uzun baktı. Avcılar korkmamıştı ama sakin de değillerdi. Kraliçenin emriyle tüm yaratık ordusu kale kuşatmasını terk etti ve yurtlarına dönmek için hareket ettiler. “ Yaşlı adam son sözlerini söyledikten sonra kütüphanenin kapısı kırılırcasına tekmelenmeye başladı, kapının dışındaki birkaç sinirli adam kapıyı açmamız için olabildiğince bağırarak kapıyı tekmeliyordu. Ayağa kalktım, yaşlı adam birden kolumu sıkıca tuttu. “Sakın kapıyı açma...” Derin bir ifadeyle bu sözleri söylerken yüzüme baktı fakat kapıyı açmaktan başka bir çarem yoktu. Yaşlı adamın yüzüne baktığımda kararımı anlamış olacak ki kolumu bırakıverdi. Neredeyse kırılacak kapıya doğru gittim ve açtım. Gelenler şehir muhafızlarıydı, karşılarında kanlar içinde genç bir adam görünce hem şaşırmış hem de korkmuşlardı. Arkalarından bir ses yükseldi.   “İşte bu o! Arkadaşlarımı öldüren bu yaratık!”   Yaratık mı? Bana takılan onca lakaptan sonra bu yeniydi. Muhafızlar beni sıkıca zincirledi ve sürükleyerek şehrin zindanlarına götürüldüm. Zindan merdivenlerinden aşağıya daha da derinlere sürüklediler, hiç ışık girmeyen o mahzene tıpkı uyandığım günkü yer kadar karanlık o hücreye beni tıktılar. Sonraki yedi gün boyunca küflü ekmek ve çamurlu sudan başka hiçbir şey yemedim. Tek arkadaşım ise benden sürekli yemeğimi çalan bir sıçandı. Sekizinci gün ayak sesleri duydum, kalabalık bir grup benim hücreme doğru yaklaştı. Aralarında yaşlı adamın sesi vardı. Kapı açıldı, meşale ile bekleyen iki askerin arasında sadece yaşlı adamın siluetini tanıyabildim. Gayet dinçti ve yaraları iyileşmişti. Günlerdir hiç ışık görmemenin sebebiyle meşalenin ışığı yüzünden gözlerim sanki sıcak yağ dökülmüş gibi birden yanmaya başladı. Yerde yatar halde gözlerimi hızlıca ovuşturmaya başladım. Yaşlı adam eğilip kafamı sıvazladı. “Bu genç delikanlıyla biraz yalnız konuşabilir miyim?” Gayet nazik bir sesle askerlere benimle konuşmak için rica etti. Askerler ise sadece birkaç metre uzaklaşmayı kabul etti. “Bu da makul.” Dedi alaycı bir sesle yaşlı adam. Kulağıma eğildi. “İyi misin Ahivir? Yedi gündür buradasın.” Yedi gündür zindanda yarı aç bir şekilde yatan bir yarı tanrıya söylenecek en saçma şeyleri söyledi. “Hayır, yaşlı züppe iyi değilim!”. Biraz gülümsedi. Gözlerim yansa dahi gülümsediğini görebilmiştim. Ve birden o asık suratlı haline geri döndü. “Şimdi beni iyi dinle Ahivir. Ne olursa olsun biz senin yanındayız.” Biz mi? Aradan geçen üç günde bu soruyu kendime hep sordum. Yaşlı adam biz derken kimi kast etmişti hiçbir fikrim yoktu. Üçüncü günün sabahında askerler beni hücremden apar topar çıkardılar tekrar zincirlediler ve bu sefer merdivenlerden yukarı sürüklemeye başladılar. Nereye gittiğimizi hiç bilmiyordum ama eğer durum bu kadar aceleyse hiç iyi bir yer olamazdı. Merdivenlerden yukarı ve koridorun bir ucundan diğer ucuna sürüklendikten sonra büyük bir tahta kapı bizim için açıldı. Buraya ulaşana kadar üç yüz merdiven ve yaklaşık iki yüz metre taşta sürüklendim, kapıya vardığımızda ayağımın üstü ve dizlerim kanlar içindeydi, bileklerim zincirin sıkılığından morarmış ve gün ışığı yüzünden gözlerim neredeyse kör haldeydim. Kapıdan içeri girdiğimizde beni bu halde gören topluluk bir korku havasına girmişti. Askerler beni hızla odanın tam ortasından bulunan uzun bir ağaç direğe sıkıca zincirledi. Önümdeki masanın ardında iyi giyimli beş kişi oturuyordu, diğerleri ise kendi aralarında benim hakkımda konuşuyorlardı. Ortadaki adam konuştu önce.   “Adın nedir?” Ona adımın Ahivir olduğunu söyledim, çünkü artık kendimi gizlemenin bir anlamı yoktu. “Cinayet işleyen başka bir insan. Ama kimse daha önce bu adı kullanmamıştı. Ahivir, burada iki şehir muhafızının vahşice ölümünden sorumlusun. Muhafızların dediğine göre ikisinin de kafasını kırık bir şişeyle kesmişsin.” Bir şey dememe bile fırsat vermeden sadece yaptığım şeyleri söylüyordu. Diğerleri ise sürekli aralarında fısıldaşıyorlardı. Adam birden masaya sertçe vurdu, etraf birden ölüm sessizliğine büründü. “İki gün sonra öğlen vakti halk önünde boynundan asılarak idam!” Benim ölüm kararımı verdi, tam iki gün sonra bu saatlerde halın gözleri önünde yağlı bir ip boynuma geçirilecek ve öldürülecektim. Tanrı Ahivir’in ölüm sebebi ya nefessiz kalması ya da boynunun kırılması olacaktı. Askerler beni tekrar sürükleyerek geldiğim o çukura geri indirdi. Zifiri karanlıkta “Albert” ve ben bolca dertleştik. Tanrı Ahivir bir fareye tüm yaşamını anlattı o gün. Ve bir süre sonra Albert’da beni terk etti, birden hücreden çıkıp gitti. Sonra sessizliğin beni delirteceği o noktada çocuklarıma söylediğim o şarkı geldi aklıma. Yatak höyükte, tüm çocuklarıma yıldızlı bir gecede söylediğim şarkı tekrar dilimdeydi. O gece tüm zindan daha önce kimsenin duymadığı ve anlayamadığı bu şarkıyı iliklerine kadar hissetti, yarın benimle beraber ebediyete kavuşacak her katilin, tecavüzcünün ve hırsızın ruhuna bir damga gibi işlemişti. Şarkılarımı her zaman kendi dilimde söylerdim önceden, çocuklarım ne dediğimi anlamasa da dışardan gelen o korkunç sesleri bastırırdı, hepsi bu şarkıyla huzura kavuşup uyuya kalırdı. Ve bu gece ben Tanrı Ahivir bu şarkıyı kendime huzur vermek için okudum. Çaresizdim ve çok susamıştım.               Sabaha karşı askerler beni hücremden dışarı çıkardı birisi önümde ilerlerken diğer ikisi kollarımdan tutmuştu ama sağ tarafımdaki beni kaldırmayı tam beceremiyordu. Merdivenlerden güç bela çıkarıldım sağımdaki salak yüzünden. Koridorda ilerledik, tahta bir kapının önüne geldik. “Mahkûmun ölüm kağıdını alacağım siz ikiniz burada bekleyin.”            Diğer iki asker kafalarını eğerek beklemeye başları, o anda gözüm koridorun sonundan bize doğru yaklaşan küçük siyah şeye takıldı, yaklaştıkça şekli daha da belirginleşiyordu. Ve daha ne olduğunu anlamadan solumdaki askerin zırhının içine giriverdi. İşte benim fırsatım buydu, güçsüz olan askeri devirerek oradan hızla uzaklaşıp kaçabilirdim. Sağımdaki askere hızla dönüm hamle yapacakken o beni önce bıraktı…               Sağ eliyle çenemi sıkıca tutup sol elindeki küçük şişeyi ağzımın içine boşalttı. Gözlerim yuvalarından fırlarcasına açılmıştı, bana içirdiği şeyin tadı tam olarak ÖLÜM GİBİYDİ. Ölümün ne olduğunu bilmiyordum ama tadını aldığım şey tam olarak buydu.            “İç şunu be adam ve sessiz ol!” Kısık bir sesle gelen bir ikazdı, fakat asker erkek olmasına rağmen sesi bir kadına aitti.               “Eunor!” dedim şaşkınlıkla. Bu sırada diğer asker hala zırhının içine giren o şeyi çıkarmak için zıplamaya başlamıştı. İçerideki asker sesleri duyarak geldi.               “Ne oluyor lan!” Asker gayet öfkeliydi, yerinde zıplayıp duran diğer askeri sıkıca tuttu ve yüzüne sert bir yumruk attı, asker yere yığıldı. Zırhın içinden çıkan şeyi topuğuyla ezdi. Ezdiği şey hücre arkadaşım ve dert ortağım Alfred idi. Artık neyin gerçek ve neyin yalan olduğunu anlayamadığım bir noktada olduğumdan ona pek üzülemedim. Zaten her hâlükârda ya asılarak ölecektim ya da daha az bir şansla Eunor’un içirdiği bu şey beni öldürecekti. Asker yerden kalkarak tekrar koluma girdi, diğeri önde biz arkada yürüyerek dışarı çıktık. Beni diğer mahkumlarla dolu olan bir at arabasına bindirdiler. Ve ilaç etkisini göstermeye tam orada başlamıştı. İlk önce duyma yetimi kaybettim, arabadan indirilip diğer mahkumlarla zincirlerimi birleştirdiklerinde kollarımı ve ayaklarımı hissedememeye başladım, halkın arasından geçerken ki anladığım kadarıyla onlar bize küfür ediyorlardı tüm vücudum hissizleşti, Vücudum sadece hareket ediyordu ama hareket ettiren ben değildim. Sırayla mahkumları beşer beşer asmaya başladılar. Sıra bana geldiğinde görme yetim tamamen kaybolmuştu ve sonrasında da bir boşlukta olduğumu hissettim. Eunor bana o şeyi içirdikten sonra başıma gelenlerin hepsi buydu, parça parça kesitler ve kızgın bir halk.   Gözlerimi tekrar bir at arabasının üstünde diğer ölü mahkumların arasında açtım, vücudum hala hissizdi, gecenin karanlığında, yıldız ışıklarının altında kaderime yol alıyordum, çok geçmeden araba durdu. Arabacı homurdanarak arabanın arka kapağını açtı ve teker teker ölüleri dik bir tepeden aşağıya yuvarlamaya başladı, sürekli söyleniyor ve başka bir ölüyü daha kavradığında daha da hiddetleniyordu. Beni sol bacağımdan tuttu ve kendine öyle bir çekti ki o an beni tepeden aşağı değil de yolun diğer tarafına fırlatacak sandım. Beni arabadan aşağıya çekti, yerde biraz sürükledikten sonra ben de diğerleri gibi tepeden aşağıya yuvarlanmaya başladım. Yuvarlanırken kayalara çarpıyordum ve hatta bir büyük kayayı yerinden oynattığıma çok eminim. Neyse ki diğer ölüler sayesinde yumuşak bir iniş yaptım, fakat diğer ölüler de benim üstüme doğru yuvarlanıyordu. Bu bana tıpkı o kasabada öldürülesiye dövülüp atıldığım yeri anımsattı. Ölüler bitti ve araba hızlıca uzaklaşmaya başladı. Tekrar ölülerin arasında bir gece geçiriyordum ama öncekinden daha canlıydım, o an Eunor aklıma geldi, her şey çok güzeldi sadece ilacın etkisinin geçmesini bekleyecektim ve oradan çıkıp yaşlı adamın yanına gidecektim, planım tamda böyleydi, ta ki tepeden yumuşak bir kaya yuvarlanıp kafamın üstüne düşene kadar, sanırım bu düşerken yerinden oynattığım kayaydı ve tekrar beni bulmuştu. Bilincimi hiç bu kadar çabuk kaybetmemiştim. Yumuşak bir yatağın içinde kafamda sargıyla uyandım, tavanda türlü türlü ot asılıydı, yanan odunun kokusu içerisini sarmıştı. Ölmüş olmam gerekirken burada uyanmış olmam kesinlikle bir tesadüf değildi. Ben bunları düşünürken sağ tarafımdan bir homurdanma duydum. Yaşlı adam o eski sandalyede oturmuş bir elinde bastonuyla yüzüme bakıyordu, uzaktan görenlerin kesin ölmüş bu diyeceği bir durumdaydı ve yediği dayaktan ötürü her tarafı yara bere içindeydi. “Mahzendeki... Sen değildin değil mi?” Hafifçe gülümsedi ve yatağımın ucuna doğru baktı. Bir anda kafamı yatağın ucuna doğru döndürdüm. Ve işte Eunor tekrar tüm güzelliğiyle oradaydı. Beni gülümseyerek izliyordu ve kim bilir bunu kaç saattir yapıyordu. “Hayran hayran bakışların bittiyse eğer.” dedi. Avuçları birleşik haldeydi. Ellerini yatağımın üzerine koydu ve açtı. Avuçlarının arasından küçük bembeyaz bir fındık faresi üstüme koşarak geldi, tam burnumun ucuna o küçük ellerini koydu ve gözlerimi izledi. “Alfred ’den geriye kalanlarla bu kadarını yapabildim, umarım sana iyi bir arkadaş olur.” Eunor bana arkadaş olabilmesi için kendi faresini göndermişti o zindana. Ve kendi planlarını uygularlarken dostunu kaybetmişti. Yaşlı adama dönerek planı nasıl kurduklarını sordum ve bugüne kadar onu bir şeyi anlatırken hiç kendinden bu kadar emin görmemiştim. “Askerler seni aldıktan sonra içeri girdiler ve yatağından kendi halinde yatan yaşlı bir adam gördüler tabi kestiğin o iki kafayı giderken yanında götürseydin her şey daha iyi olurdu. Sonraki gün Eunor’a bir kozalak cini yolladım.” “Kozalak cininin ne olduğunu bilmiyorum be adam! Düzgün anlat!” “Tamam! Kozalak cinleri küçük insancıl cinlerdir, büyüyle gelip büyüle giderler. Neyse, Eunor’a bir kozalak cini yolladım ve başımıza gelenleri anlattım. İdam edileceğin gün gibi ortadaydı. O da şehre güç bela girerek- “ Eunor yaşlı adamın sözünü kesti. “Yani sıvışarak demek istedin. Lanet şehre bir daha girmeyeceğim diye yemin ettim ve bir fahişe kılığında tekrar girmek zorunda kaldım!” “Neden dilenci kılığını denemedin ki Eunor?” dedim. “Daha önce denemiştim ve o rolde pek iyi değilim.” Yaşlı adam tekrar söze girebilmek için can atıyordu. “VE SONRA!” diyerek sesini yükseltti.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE