Bölüm 6: Henry'nin Öfkesi

1044 Kelimeler
Babamın çalışma odası bizi sadece önemli bir konu konuşmak için huzuruna davet ettiği bir yerdir. Dawson malikanesinden ya da benim cehennemimden daha bu sabah döndük ve benden bu kadar çabuk hesap sormasına  şaşırmıştım. Belki akşam yemeğinden sonra diye ummuştum ya da. Şimdi bu kasvetli odada heybetli babamın kapıdan girişini beklemeye çalışırken sanki damarlarımda akan kanın sesini hissediyordum. Kendi ölüm fermanımı bekliyor gibiydim. Babam belki bir kral olduğu için belki de mizacından dolayı bizi hiç sevmemişti veya sevdiğini hissettirmemişti.   Bu karanlık odada nasıl olup da kitap okuyabildiğine şaşırdım. Derin nefesler almaya çalışırken bu odada biraz daha fazla kalırsam boğulacağımı hissettim. Bu oda Andrew'in evinden bile beter hissettirmişti beni. Neyse ki daha fazla beklememe gerek kalmadan ağır kapılar yoğun sessizlikte gürültülü bir şekilde ardına kadar açıldı ve babam uzun boyunun gölgesiyle birlikte içeri daldı. Merhametten yoksun gözlerini bir an gördükten sonra gözlerimi hızla parmak uçlarıma diktim ve reveransa geçtim. "Sevgili kralım." "Victoria," dedi babam duygusuz bir sesle. "Hayatımızın mecburiyetlerle dolu olduğunu biliyorsun." Nasıl olduğumu ya da nasıl hissettiğimi sormak yerine çabucak söylemesi gereken şeylere odaklanmıştı. "Evet kralım," diyerek onayladım. Annemi şuan hiç olmadığı kadar özlüyordum. "Peki o zaman Dawsonlarda gösterdiğin saygısız davranışlar da ne demek oluyor?" Cevap vermeyip birkaç saniye duraksadım. Ne diyebilirdim ki? Ona Andrew'le evlenmek istemediğimi söyleyemezdim. Belki de beni idam ettirirdi. Kendi yapmasa bile adamlarına bunu gizli gizli yaptırabilirdi. Kraliyet ailelerinde böyle şeyler hep olurdu. Benim hayatımın Kral Henry'nin gözünde ne önemi vardı ki? "Konuş," diye emretti babam kükremeyi andırır bir sesle. "Affedin kralım," diye mırıldandım.  "Yaşımın tecrübesizliğine verin." "Yakında on sekiz olacaksın kızım," dedi babam biraz öncekine göre daha anlayışlı bir sesle. "Ve düğünün olacak. Dawsonların içinde beni temsil edeceksin. Hareketlerine dikkat et," diye ekledi. "Seni bir kez daha uyarmayacağım." "Emredersiniz," dedim ve gözlerim dolarak hızlı adımlarla kendimi dışarı atıp ağlamaya başladım. Babamdan, yani Kral Henry'den nefret ediyordum. Kendi odama çıkan merdivenlerin başına gidip basamaklara oturdum. Koridorun diğer ucundan ayak sesleri gelmeye başladı. Mary geliyor olmalıydı. "Bakın burada kim varmış," dedi Edward bir tutam saçımı gözümün önünden çekerek. "Git başımdan," diye tısladım. "Seninle uğraşamam." "Ah, Victoria," dedi şiir gibi bir sesle. "Hiç akıllanmayacaksın." Ona senden akıllıyım demek istedim. Ama sesim her konuştuğumda ağlamaktan hıçkırık şeklinde çıkıyordu. "Yaptığın rezillikleri duydum," dedi ağlamamı biraz olsun umursamayarak. Edward'ın da babamdan bir farkı yoktu. "İnsanlarımızın içinde sarhoş olmuşsun." "Evet," dedim alaycı bir sesle. "Tıpkı senin her zaman yaptığın gibi." "Sen beni yargılayamazsın küçük fare. Benimle konuşmalarına dikkat et. Yoksa kral olduğumda bu sarayda yaşayamazsın." "Zaten bu sarayda yaşamayacağım," dedim. "Doğru ya," dedi kahkahalar eşliğinde. "Belki de hiç yaşayamazsın." Edward'ın tehditlerine alışmıştım. Kendim için endişelenmek yerine onun günden güne karanlıklaşan ruhuna acıdım. Her geçen zaman gözünü taht hırsı büyümeye başlamış ve bunu sesli dile getirerek benim değil kendi hayatını riske attığının farkına varamayacak kadar aptaldı. Onu umursamadığımı fark ettiğinde neyse ki daha fazla  bana işkence etmeyerek topukları üzerinde döndü ve benden uzaklaşmaya başladı. Nihayet ağlamam durduğunda kendimi bu saraydan atmak istiyordum. Sendeleyerek ayağa kalktım ve bir çırpıda bahçeye çıkıp ahıra doğru koşmaya başladım. Ahırın kirli kapısından girip doğruca Gardenya'nın yanına ulaştım. Gardenya, bana annemin ölmeden önceki son hediyesiydi ve onunla birlikte büyümüştük. Tahminimce dokuz on yaşlarında, beyaz renginde bir attı ve benim bu dünyadaki Mary'den sonra tek dostumdu. Gardenya'yla birlikteyken her zaman uyum içindeydik. Bedeni fazla gelişmemişti ama çok zeki bir hayvandı. Ne söylemek istediğimi hemen anlardı ve üzerine benden başkası binmek istediğinde huysuzluk ederdi. Benim geldiğimi görünce başını eğip onu okşamamı istedi. Memnuniyetle küçük ellerimi yumuşak tüylerinin arasına daldırdım. Mary'le bile konuşamadığım bazı şeyleri hep atıma anlatırdım. Bugün de sanırım öyle olacaktı. Hayatımda hiçbir zaman prenseslerin tek hayali olan beyaz atlı bir prensle evlenmeyi hayal etmemiştim. Dahası kendimi bir prenses olarak bile görmüyordum. Zaten insanın kendine ait bir atı varken neden başka bir beyaz at beklerdi ki? Kendi kendime kıkırdadım. Yine de beyaz atlı prensimi beklemesem de Andrew'le evlenmek istemiyordum. Onu köylüler hakkında konuşurken duymuştum ve insanları böyle görmesi canımı sıkıyordu. İyi biri olsaydı onu belki sevebilirdim. Annemin hatırına üzerime düşen görevleri yapmak istesem de bugün babamın ve Edward'ın söyledikleri irademe gölge düşürüyordu. Kendi babam gücü için beni nefret ettiğim bir hayata sürüklemeye çalışırken sevgili kardeşim kral olduğunda beni öldürmek istediğini ima etmişti. Ah, Tanrım. Ben nasıl bir dünyanın içindeydim? Bir an kendimi Mary ve Gardenya'yla küçük bir çiftlik evinde hayal ettim. Ne Andrew'in ne babamın ne de ağabeyimin olmadığı bu dünyadan uzak bir ev. İçimi çekerken bu hayalimin asla gerçek olmayacağını biliyordum. Üstelik Andrew'e bakmaya bile tahammül edemezken evlenince onun bana dokunabilecek olması midemin bulanmasına neden oluyordu. Her şeyi düşünmeyi bir kenara bırakıp Gardenya'yı iki kulağının arasından öperek "Bekle beni dostum," diye mırıldandım. Hızlı adımlarla lanet saraya girip odama çıktım ve kitap yığınlarının arasından rastgele bir tanesini seçip koltuğumun altına sıkıştırdım. Aynı hızla tekrar aşağı inip ahıra koşturdum ve atımın semerini çözüp onu arkamdan yürütmeye başladım. Hava İngiltere'nin yaz ayında bile kurtulamadığı yağmurlu günlerden uzak ve sıcaktı. Bunu değerlendirmek isteyerek akşam yemeğine kadar biraz bu saraydan uzaklaşabilirdim. Sarayın bahçesini aşıp geniş düzlüklere ulaştığımda ağaçların koruyucu gölgesinden çıkıp güneşin kollarına atıldım. Gözlerim ani gün ışığıyla kamaşırken ellerimle başımı siper etmeye çalışarak gideceğim yönü belirlemeye çalıştım. Daha fazla yürüyemeyecektim  bu yüzden Gardenya'ya binip kuzeye doğru ilerlemeye başladım. İstediğim tek şey babamdan, o saraydan ve korkunç nişanlım Andrew ve onun ispiyoncu ailesinden bir süre olsun kurtulabilmekti. Yeterince ilerlediğime karar verdikten sonra gölgelik bir alan bulup Gardenya'yı bağladım ve yanımda uzanan kurumaya yüz tutmuş nehrin başına gidip eteklerimin uzun kumaşını sıyırarak ıslattığım parmaklarımı alnıma ve yanaklarıma değdirdim. İşim bittiğinde Gardenya'nın yanına kurulup sol kolumu başımın altına yasladım ve biraz önce elime aldığım kitabı rastgele açıp okumaya başladım. Her ne kadar kitaba yoğunlaşmaya çalışsam da zihnimde canlanıp duran babamın öfkeli gözlerinden ve Andrew'in şişman yüzünden kurtulamıyordum. Bir yanım annem gibi olup görevleri yerine getirmemi emrederken diğer yanımdaki cılız ama cesaretli ses burayı doğan güneşin parlak ışığı hızında terk etmemi söylüyordu. Anneme sormak istediğim çok şey vardı. Öncelikle babamı seviyor muydu? Ve kraliçe olmaktan memnun muydu? Ya da hayatında mutlu muydu? Tüm bunları annem öldükten sonra kendime defalarca sormuşken Mary'e sorma cesaretini gösterememiştim. Edward zaten beni sevdiğinden mi yoksa nefret mi ettiğinden bir türlü emin olamadığım dengesiz ağabeyimdi. Ona bu soruları sorsam beni asla anlamazdı. Zaten gösterişli hayatından o kadar memnundu ki annemi özleyip özlemediğinden bile emin değildim. Gözlerimi kitabın satırlarından karşımda uzanan düzlüklere çevirdim. Tüm karmaşık sorulara rağmen aklımdaki en belirgin iki soru kalmak ya da gitmek arasında bocalayıp duruyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE