Heyecanla üzerimi düzelttim ve kapıya ilerleyip parmağımla tıklattım. Duyduklarını anında kesilen seslerinden anlamıştım. Bir kaç saniye sonra içeriden gelen komutla derin bir nefes alıp açtım kapıyı. Beş kişilik dev orduda tek bir kişinin bakışları bana dönüktü. Diğerleri hızla oturdukları yerden kalkmış hazır olda durmuştu. Odaya girip kapıyı kapatmadan önce bende onlar gibi hazır olda durdum
"Beni emretmiştiniz komutanım." Dedim gri gözlerine bakarak. Neden olduğunu anlamadığım bir şekilde şaşkındı. Odaya girmeden önce olan bir şey her halde, diye düşündüm.
"Gel Aden, kapıyı kapat."
"Emredersiniz komutanım." dedim ve kapıyı kapattım. Oldukça geniş olan odanın bir tarafında büyük bir toplantı masası vardı, masanın üzerinde onlarca harita sıralanmıştı. Masanın hemen karşısında kalan yere ise karşılıklı üç büyük koltuk yerleştirilmişti. Onların ortasında ise üstü içeceklerle dolu bir masa vardı. U şeklinde yerleştirilen koltuklarla, toplantı masasının arasına ise iki tane tek kişilik koltuk konulmuştu. Komutan üçlü koltukların birinde otururken timdekiler çevresinde ayakta durmuştu. Bir kaç adım atıp koltuklara yaklaştım.
"Otur Aden." diyerek tekli koltuklardan birini gösterdi. Hızlı adımlarla gösterdiği yere yaklaştım.
"Rahat asker." dedi Karan komutan askerlerine, adam resmen komutan olmak için doğmuştu. Tavırlarından tutunda bakışlarına kadar her ayrıntısı komutan olduğunu bas bas bağırıyordu. Ve bu ona çok yakışıyordu. Herkes, Karan'ın emriyle yerine otururken ayakta kalan Anıl, karşıma, komutanın oturduğu koltuğa oturmak zorunda kalmıştı. Odaya girmeden önceki sesleri, şu an içlerine kaçmış gibiydi. Uzun bir sessizlik ortamdan kol gezerken onlaeı incelemekte istedim. Bakışlarım ilk olarak karşımda oturan Mert'i buldu. Buğday tenli, kara kaşlı kara gözlü adamdı. Keskin yüz hatları onu fazlasıyla dikkat çekici kılıyordu. Koyu kumral saçları kısa kesilmişti, boyunun 1.90'dan fazla olduğuna emindim. İri yarıydı, gerçi diğerlerinin de ondan kalır yanı yoktu. Mert'in kasılmasından rahatsız olduğunu anlamıştım. Bu yüzden bakışlarımı yere indirdim. Onları incelemek için daha çok zamanım vardı nasıl olsa. Şimdi, dün kolumu yaralayıp, canımı acıtmak için sürekli koluma baskı yaptıklarından dolayı suçlu hissediyorlardı. Bu yüzden rahst bıraktkm onları.
"Evet Aden, seni dinliyorum?" diyen Karan'la bakışlarımı kaldırıp, gri gözlerine baktım.
"Ne anlatmamı istiyorsunuz komutanım?" diye sordum. Havadam sudan konuşamazdım ya, ne duymak istiyorsa açıkça sormalıydı.
"Ne zamandır timimdesin?" diye sordu. Akıllıca bir soruydu, gayet basitti ama bu soruyla birlikte benim ne zamandan beridir görevde olduğumu da anlayacaktı. Görev başarıyla sonuçlandığına göre minik cevaplar verebilirdim.
"Dört aydır onlarlaydım komutanım, onlara katılmadan iki hafta önce timinize dahil oldum."
"Uzun bir süre."
"Öyle komutanım." dedim. Gerçekten uzun bir süreydi ama ben orada yalnızca belgeler için gitmemiştim. Bir çok sığınağın ve tonlarca mühimmatın yerini tespit etmem gerekmişti. Son basamak ise o belgelerdi.
"Neden bu kadar uzun sürdü?" diye sorunca detaylı bilgiye girdiğini fark etmiştim. Böyle bir soruyu soracak birine benzemiyordu, yani tuzaktı.
"Bilmiyorum komutanım."
"Beceriksiz misin yoksa?" diye sordu tek kaşını kaldırarak.
"Beceriksiz olsaydım başarılı sonuç almazdım komutanım." Dedim başımı dik tutarak.
"Belki de sadece o an şans yüzüne gülmüştür." deyince
Ciddi misin? demek istedim.
"Şanslı olsaydım, tam hedefi öldürecekken ortaya siz çıkmazdınız komutanım." Dedim ve devam ettim. "Üstelik şanssız olduğum bizzat timim tarafından vurulmamdan belli değil mi?"
Sert bakışlarım yakışıklı yüzünde dolanırken timdekilerin gerginliğini hissediyordum.
Ama sizde hiç eğlenmeyi bilmiyorsunuz. Demek istedim ama karşımdaki komutan buna engel oluyordu.
"Peki albaya yalan söylemenin ne demem olduğunu biliyor musun asker?" dedi Karan.
"Albayıma yalan söylemedim komutanım. Sadece altı kişinin şahit olduğu bir olayı kendi bakış açımla anlattım. Üstelik eminim benim kadar sizde dağlardan uzak kalmaktan hoşlanmıyorsunuz."
"Bir daha olmayacak!" dedi sert sesiyle.
Olacak.
"Emredersiniz komutanım." dedim gülümseyerek, ardından bakışlarım yanımızda sessizce oturan timdekileri bulunca konuştum. "Komutanım bir şey sorabilir miyim?" dedim Karan'a dönerek. Başıyla onaylamasıyla devam ettim. "Arkadaşlar hep böyle gerginler mi, yoksa beni timde görmek istemediklerinden mi böyle duruyorlar?"
"Haşa komutanım- Pardon komutanım." Anıl, heyecanla konuşmaya başlayıp Karan'ın burada olduğunu hatırlayınca yarıda kesmişti.
"Rahat demedim mi lan ben size, konuşun işte." dedi Karan arkasına yaslanarak.
"Emredersiniz komutanım." dedi ve bakışlarını bana çevirdi. Gözleri çok ama çok tanıdıktı. Yurtta çocukluk arkadaşım olan Anıl'ın gözlerine bakıyordum sanki. Yeşil gözleri heyecanla parlıyordu. Beli bir yaştan sonra erkek ve kız yurdunun ayrılmasıyla birlikte ilişkimiz kesilmek zorunda kalmıştı. Çok aramıştık onu, bulamamıştık. O Anıl'ın karşımdaki adam olması imkansızdı. Aynı mesleği yapıp, aynı şehirde ve hatta aynı timde olmamız kadar imkansız bir şey olamazdı. Üstelik Anıl'ın bu kadar değişebileceğini sanmıyordum.
"Aden komutanım-"
"Anka." diye düzelttim, sonuçta üstüm değildi. "Adım Anka, Aden'i kullanmayı sevmiyorum." dedim gülümseyerek. Aksine, ikinci adımı çok seviyordum, belki garip gelecek ama Aden'i tek bir kişinin kullanmasını istiyordum. Bu yüzden Karan'ın yanında özellikle sevmediğimi söylemiştim.
"Pardon komutanım." dedi ve devam etti. "Orada yaptığımız her şey için özür dileriz. Sizin, siz olduğunu bilseydik asla öyle davranmazdık. Ayrıca sizi albayın karşısında da zor durumda bıraktığımız için timim ve kendim adına özür diliyorum." deyince gülümsedim. Sarışın erkeklerden asla hoşlanmazdım ama karşımdaki adam sarışın düşmanlarının bile yüreğini hoplatacak kadar yakışıklı bir adamdı. Üstelik benim gibi ses tonu düşkünü bir kadın için Anıl, olağanüstü nitelikteydi. Yine de onu kardeşim olarak göreceğimin farkındaydım. Derin bir nefes alıp verdim ve konuşmaya başladım.
"Orada yaptığınız her şeyde çok haklıydınız. Ben sizin yerinizde olsam daha kötülerini yapacağıma eminim. Hatta o kayanın arkasında onlardan birini görsem kafasına sıkardım ya da ne bileyim, döverdim, söverdim. Benim aksime siz gayet sakin davrandınız. Ayrıca Albayın karşısında zor durumda falan kalmadım, gayet rahat ve mutluydum." dedim ve bir kaç saniye soluklanıp gülerek devam ettim. "Bu arada kolumu kim vurdu bilmiyorum ama böyle hedef mi indirilir! Kurşun koluma dokundu sadece."
"Ya komutanım arkanızda itin biri komutanıma nişan almıştı. Afedersiniz ama sizi çok takmadım o an." diyen Onur'la kırkırdadım.
"Yine de sen biraz çalış Onur."
"Emredersiniz."
"Komutanım ya." dedi Doruk. Bakışlarım anında onu buldu.
"Onca ay nasıl dayandınız! Ben olsam iki günden fazla dayanamazdım." dedi esmer teni süsleyen ela gözlerini sonuna kadar açarak. Konuşurken ortaya çıkan gamzesine gülümseyerek bakmış ve sorusunu cevaplamaya başladım.
"Aslında normal gittiğimiz görevlerden farkı çok yok. Onları uzaktan değil direkt yakından yok ediyorsun. Evet zor yanları çok fazlaydı ama sizin baskın yaptığınız, onları öldürdüğünüz her anda yüzlerindeki ifadeyi yakından görmek mükemmel bir haz veriyordu." Diye açıkladım kendimi.
"Peki hiç bizden biriyle sıcak çatışmaya girdiniz mi?" diye sordu adını bilmediğimiz başka biri. Başımı sağa sola salladım.
"Hayır, zaten o bölgede operasyon düzenleyen tüm timlerin bağlı olduğu karargahlardan sorumlu albaylar benim bulunduğum bölgeyi biliyordu. Bu yüzden benim çevremde sıcak çatışma olmadı hiç. Zaten ben bir tek Ahmet Albayımla görüşme sağlıyordum, bu yüzden bana yakın olan bölgelere bir tek sizi yolluyordu." dedim.
"Çünkü rahatça engelleye biliyordu." diyen komutanımı başımla onayladım.
"Vay bee, neler oluyormuşta bizim haberimiz yokmuş."diyen Anıl'la gülümsedim.
"Komutanım bir şey sorabilir miyim.?" dedi dün revire gitmeme yardımcı olan Mert.
"Tabi."
"Dün albaya 'aptal aşık rolüm' falan diyordunuz. O ne demekti, yani onlardan bu kadar nefret ederken nasıl aşık olduğunuza inandırdınız?" Diye sordu merakla. Derin bir nefes aldım ve bir kaç saniye operasyona değinmeden nasıl cevap veririm diye düşündüm.
"Afedersiniz ama.." Dedim ve duraksadım başka şekilde açıklayamayacağımı anlayınca devam ettim. "Siz erkekler, bir kadının gözlerinden çok sözlerine ve dış görünüşüyle sizi tahrik edip etmediğine bakarsınız. İki güzel söz söyledik mi, bu bana aşık, diyecek kadar aptalsınız. Sizleri kandırmak çok ama çok kolay! İster dünyanın en zeki insanı olsun, isterse bizim gibi bordo bereli olsun bir kadının size aşık olduğuna inandırması iki dakikasını falan alır." dedim sırtımamaya çalışarak. Karşımda kaşları şaşkınlıkla havalanan beş erkek vardı. Bir kaç saniye sonra ne dediğmi anlamış olacaklar ki itirazları havada uçuşmaya başladı.
"Olmaz öyle şey komutanım, hiç bir kadın beni kandıramaz!" diyen bana en yakın oturan Onur'la en flörtöz gülüşümü takındım yüzüme. Oturduğum koltukta hafifçe öne doğru eğildim ve içimden saniyeleri saymaya başlayarak elimi Onur'un dizinin üzerine koydum. Bu hareketim onun dikkatinin bende olmasını sağlayacaktı.
"Ama Onur, söylesene hangi kadın sana aşık olmadan durabilir ki?" dedim
"Yok komutanım! Kandıramazsınız beni." Deyince elimin altındaki bacağını sıkarak baş parmağımla okşadım.
"Ben seni kandıramam zaten, doğruları söylüyorum Onur." dedim sesimi olabildiğince cilveli tutmaya çalışıyordum ama kahkaha atmamak için zor tutuyordum kendimi. 45 saniye geçmişti bile, iki dakikadan bile az sürecekti.
"Kandırıyorsunuz ama..." diyen Onur'un ses tonu kısılmaya başlamıştı bile.
"Kandırmıyorum." dedim dudağımı büzerek, bakışları anında dudaklarımı buldu. "Senin gibi yakışıklı adamı kim istemez ki Onur... Ben seni ill gördüğüm anda vuruldum. O kayanın arkasında, elin koluma değdiğinde aşık oldum sana." diye fısıldayarak yüzüne yaklaşıyordum.
78. Saniyede istediğim kıvama gelen Onur'a sordum.
"Bana inanmıyor musun?" dedim bacağındaki baskıyı artırarak. Bir kaç saniye yüzüme baktı ve 85. Saniyede istediğim cevabı verdi.
"İnanıyorum."
Cümlesiyle tuttuğum kahkahamı serbest bıraktım. Timdekiler ne yaptığımı anlamaya çalışırken gözümden yaş gelene kadar gülmüştüm.
"Oha!" dedi Anıl, ilk kendine gelen oydu.
"Komutanım ya!" diyen Onur'un sesiyle gülmeye devam ettim.
"İşte sizi kandırmak bu kadar kolay." dedim kahkahalarım gülümsemeye dönerken. "En ufak temasta dengeniz şaşıyor, cilveli ve kısık bir ses tonuyla konuştuğumuzda mantığınız tamamen devredışı kalıyor, istediğimiz şeyi söyletmek için bir kaç dakika yetiyor yani. Sizse ne olduğunu anlamak için kalakalıyorsunuz." Dedim bakışlarım Karan'la buluştu sert bakışları yüzümde dolanıyordu. Minik bir tebessüm sunup konuşan Anıl'a döndüm
"Abi yemin ederim kadınlardan korkulur ya. Ben bile inandım az önce."
"Umarım cevabını verebilmişimdir Anıl." Dedim.
"Çok iyi verdiniz komutanım. Daha iyi anlatamazdınız."
"Nasıl katıldınız onlara?" diye sordu Mert.
"Bir kaç yalan ve birazda göz yaşı." dedim omuz silkerek.
"Kaç yaşındasınız komutanım?" dedi Onur
"25 yaşındayım."
"Komutanım, lens mi kullanıyorsunuz? sizin gözleriniz kahverengiydi sanki?"
"Onların arasında lens kullanıyordum." diye cevapladım. Sohbetimizi bölen kapı sesiyle o tarafa döndüm. Karan, gir emri verdikten sonra içeriye rütbesiz bir asker girmişti.
"Komutanım, albayım Anka üsteğmenimi çağırıyor." demişti selam verdikten sonra. Karan bakışlarını bana çevirdi.
"Gidebilirsin Aden."
Aden kadar başına taş düşsün, sevmiyoruz dedik ya işte!
Düşüncelerimi susturup ayağı kalktım ve selam verip odadan çıktım. Askerin peşimden gelmesini beklemeden dünden aklımda kalan odaya doğru ilerledim. Kapıyı tıklatıp gir emrinialdıktan sonra kapıyı açıp selamımı verdim. Odada gördüğüm kişiyle yüzümü ifadesiz tutmaya çalışırken albayım konuştu.
"Gel Anka, otur." deyince gülümsedim ve bir kaç adım atıp odanın ortasında durdum ama oturdum.
"Komutanın, bir iki gün misafirimiz olacak. Operasyonun başarıyla tamamladığın için tebrik etmek istedi." Diyen Albayla bakışlarımı sandalyede oturup iğrenç bakışlarıyla bana bakan adama çevirdim. Kendisi eski komutanımdı, kadınların asker olmasına şiddetle karşıydı. Bu tezini doğrulamak için erkeklere yaptırdığı işlerin, görevlerin veya sabah sporunun kat be kat fazlasını yaptırırdı bana. Operasyona çıktığımızda sırf benim tavsiye ettiğim güvenli bölgeden geçmemek için başka bir yoldan yürümemizi emretmişti. O gün teröristler tarafından atılan bombada üç silah arkadaşımın parçalarını toplamak zorunda kalmıştım ben.
Ondan nefret ederdim.
Ondan nefret ediyordum!
"Tebrikler asker." dedi veya albayın karşısında demek zorunda kaldı. Suratının ortasında yumruğumu geçirme isteğimi son anda bastırıp konuştum.
"Sağolun komutanım." dedim, isteksizliğimiz albayın dikkatini çekmiş olacak ki,
"Sen çıkabilirsin Anka." demişti. İkisine de selam verip odadan çıktım. Timin odasına gitmek yerine biraz hava almak için bahçeye çıkmak istemiştim. İsmet, Burak ve Halil'in cansız bedenleri gözlerimin önünden gitmezken, büyük bahçede etrafta dolanan askerlerde bakışlarımı dolandırdım. Timim odada sıkılmış olacaklar ki bahçeye çıkmış ve büyük çardakların birinde oturuyorlardı. Onların oturduğu çardağın arkasındaki çimlerde yayılan yüzleri görünce kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. Hızlı adımlarla onlara doğru ilerlerken görmüşlerdi beni. Hemen ayağı kalkmış, hazır ola geçmişlerdi. Bu hareketlerine göz devirsemde gülümsemeden duramamıştım. Ne çok özlemiştim onları. Yanlarından geçtiğim yeni timimdekilerin bakışları üzerimdeydi, onları daha sonra tanıştıracaktım ama önce biraz hasret gidermeliydim.
"Üç teğmen, iki asteğmen, bir astsubay ile emirlerinize hazırız komutanım!" diyen Emir'in sesiyle güldüm. Eski timimden yalnızca üç kişi kalmıştı, diğer dört askeri yeni görüyordum. Ama onlarda Emir, Hamza ve Gökhan gibi ayağı kalkmış esas dueuşa geçmişlerdi.
"Benim emrimde değilsiniz, rahat asker!" dedim sarılmak için can atarken.
"Valla komitanum biz ölene kadar sizun emrunizde olacaguz." diyen Trabzonlu Hamza'yla gülüşüm soldu. Bu sözü derin bir nefes alamam sebep olurken konuştum.
"Kenan komutanınız öyle düşünmez. Sizi böyle görmesin." dedim içerideki salağı hatırlayarak. Komutanıma salak demek yanlıştı belki ama ondan nefret ettiğim ve artık emir eri olmadığım için rahattım.
"Valla komutanım, biz sizi görmek istediğimizi söyleyince 'siktirin gidin ne bok yerseniz yeyin.' dedi" diyen Gökhan'ın küfür etmesiyle kıkırdadım. Kendisi küfürden hoşlanmazdı, çok nadir küfür ederdi.
"Üsteğmenim." diyen sesle arkamı döndüm. Karan komutan ve timim çardaktan çıkmış bir kaç adım arkamda duruyordu.
"Buyrun yüzbaşım." dedim gülümseyerek.
"Arkadaşlar kim?" dedi arkamda bakışlarını dolandırarak
"Eski timim komutanım." dedim
"Sen askerlerine, kendinden büyük rütbeli biri varken böyle cıvık cıvık konuşmayı mı öğretiyorsun Üsteğmen!" diyen Karan'la yavaş yavaş artan sinirimle derin nefes aldım. Benim onlarla ne yaşadığımı bilmiyordu, onlarla beraber arkadaşlarımın parçalarını toplamıştım.
"Hayır yüzbaşım." dedim sakin kalmak için kastım kendimi. Karşımda, yüzbaşı vardı.
Sakin ol Anka. Sakin ol...
"Onlar şu an benim emirimde değil! Şu an onların üsteğmeni değilim komutanım." bir kaç saniye duraksamadan sonra devam ettim. "Ben şu an onların arkadaşıyım, arkadaşlarımla olan ilişkime de kimsenin karışacağını düşünmüyorum."
"Şu an karşında komutanın var Asker!" Diyen Karan'ın sesi onunda sinirlendiği kanıtlıyordu. Yine de geri adım atmadım,
"Aksini iddia etmedim komutanım!" Dedim bakışlarımı yüzünden çekmeden. Aksini iddia etmek ne mümkündü zaten, karşımdaki adam komutan olmak için doğmuştu.
"Askerlerin seninle cıvık cıvık konuşuyormuş! Haklımıyım?" dedi sert sesiyle.
"Haklısınız komutanım." dedim bakışlarındaki zafer konulu değişimi umursamadan devam ettim. "Arkadaşlarım benimle cıvık cıvık konuşuyor. Gerekli uyarıları yapacağımdan şüpheniz olmasın, yüzbaşım."
Bakışlarla adam öldürülebilseydi eğer, şu anda benim cenaze namazım kılınıyor olurdu. Karan bakışlarını bir süre üzerimde gezdirdikten sonra arkamdaki time baktı.
"Komutanıza saygısızlık yaptınız mı asker!" diye bağırdı güçlü sesiyle. Korkutucuydu, bu hali hoşuma gitmişti. Eski timimin vereceği cevabı bildiğimden gülümsemek istedim. Ama karşımda, beni bakışlarıyla öldürmek isteyen komutanım nedeniyle ifadesiz durmak zorundaydım.
"Yapmadık komutanım!" diyen arkadaşlarımın sesiyle bakışlarımı komutanın yüzünden üniformasına indirdim. Şayet yüzüne bakarsam gülerdim, biliyordum.
"Öyle mi asker!" Dedi ve duraksayıp devam etti. "Tam teçhizat, 20 tam tur!"
Gülmemek için kendimi kastım. Benim timime, 20 tam tur koşu cayır, çimende sevgilileriyle el ele yürümek gibiydi. Kenan komutanın emrindeydik ve adam bana sinirlendikçe koşmamızı isterdi. Günde en az 100 kere tam tur koşardık. Ama Karan'ın bunu bilmesine gerek yoktu.
"20 mi?" Diye fısıldadı Gökhan.
"Az mı geldi asker!" dedi Karan. Az gelmişti. Ama cevap vermemeyi tercih etmişlerdi. Bu yüzden hızla koşmaya başladılar.
"Sen! Göreve başladığınds bugün ki saygısızlığının hesabını vereceksin Asker!" dedi Karan, sert bakışlarını yüzümde gezdirirken.
"Emredersiniz komutanım!" dedim bakışlarımı karşıya dikerek. Bir kaç saniye daha yüzüme bakıp arkasını döndü ve binaya ilerledi. Karşımda bizi izleyen tim kalınca gülümseyerek çimenlere oturdum.
"Komutanım sizde de biraz delilik var." diyen Mert ile gülümsedim.
"Biraz mı?"
"Birazdan biraz fazla." diye düzeltti ve yanıma gelip oturdu. Bir kaç dakika sonra diğerleri de oturmuş ve bitmeyen bir sohbetin içine girmiştik. Onları sevdiğimi söylemiş miydim?