4. Bölüm

3371 Kelimeler
" Örtük duyguların gizli savaşları " | The Neighbourhood- Sweater Weather | Dizimin üstünde duran ellerim titremeye başlamıştı. Ne hissettiğimi ya da ne düşündüğümü bilmiyordum. İkinci kez vurulduğumu hissettim. Küçük bir şaka olmasını dilemiştim. Dudaklarımı ısırdım ve ağlamaya devam ettim. Bileklerimin şimdiden kızaracağını hatta moraracağını biliyordum. Derin bir nefes aldım. Şişen göğsümü umursamadan ayağa kalkmaya yeltendim. Kuşak asla hareket etmeme izin vermiyordu. Kar artık durmuştu. Kesilen sesten yağmadığını anlamıştım. Bir kadın bir gecede iki kez öldürülür müydü? Altan gömme dolaba yaklaştı. Sürgülü tarafı sağa doğru çekti. Sol eliyle askılıktan hırka çıkardı. Üşüdüğümü yeni fark etmiş olmalıydı. Elinde tuttuğu; kalın düğmeli, renksiz ve cansız hırkayı omuzlarımın üzerine bıraktı. Parmaklarını koluma değdirmeden diğer taraftan geçirip eliyle üstümü düzeltti. İçimdeki kötü kıpırtıyı durduramadım, ağzımdan küçük bir hıçkırık kaçtı. Tam tamına dört dakikadır susuyordum. Duyduğu şeyden konuşmasını beklemiştim ama ağzından tek bir kelime çıkmadı. O yalnızca susuyordu. 10.53 Altan yatağın kenarına doğru yürüdü. Pantolonun diz kısmından hafif yukarıya çekip, en uç noktada oturdu. Dakikalardır bana bakıyordu. Bir şey söylesin istiyordum. Oysa açıklama yapmayacaktı. Bu durum nasıl açıklanırdı ki? Çenesini sıvazladı. Arkasını döndü ve şömineye odun attı. Ateşi yakınca odun kokusu odanın içine dolmuştu. Burun deliklerimle beraber kokuyu içime çektim. ''Bir şey söylemeyecek misin?'' Tekrar bir ateş daha yaktı. Eski bir şömine olduğundan yanması da zaman alıyordu. Odunların birine hafif dokundu. Ateşi eliyle mi kontrol ediyordu? Gerçekten artık hiç iyi olmadığını düşünüyordum. On iki saattir karşımda bulunan adam bambaşka birine dönüşmüştü. ''Yalan söylediğin her halinden belli. Bir kadını silah zoruyla tutup öldürmeye çalışan bir adama asla inanmam. O yüzden kendine daha makul yalanlar uydurabilir ve insanları o saçma yalanlarına inandırabilirsin.'' Nefes almadan konuştum. Bileklerimin ağrısı artık dayanılmaz olmuştu. Altan tekrar eski yerine oturarak; ''Seni şimdi bıraksam emin ol dışarıdaki insanlar daha acımasız. Burada olduğun için bence bana bir teşekkür borçlusun'' Dedi. Şömineden yayılan ateş ikimizin yüzünü ısıtmıştı. Lanet olası ateşi yeni yakıyordu. Bu duruma bile ayrı bir kızgınlığım vardı. Eskisi gibi değildim. Daha mı öfkeli olacaktım? Bunu istemiyordum. Olurda bir gün eğer şanslı olursam buradan çıktığım ilk anda her şeyi unutmalıydım. Unutmak ne de büyük bir kelimeydi. İnsan altında ezilebilirdi. Unutmak sandığım kadar kolay olacak mıydı? ''Çok teşekkür ederim ünlü beyin cerrahı Altan Gündüz. Sayenizde dışarıda herhangi bir tacize ya da insan zorbalıklarına uğramayacağım.'' ''Dalgaya alma.'' ''Sen kötü bir insansın!'' ''Sen Şehrazat?'' Ayaklandı. Kapıya doğru yaklaştı ve arkasına bakarak; ''Sen ne kadar iyisin? Hiç bunu düşündün mü? Ama sen düşünemezsin değil mi? Bir çocuk gibi yaptığın hareketlerinin bedelini ödüyorsun. Hiçbir şeyden haberin yok. Yalnızca birini suçluyorsun.!'' Bağırarak; ''Söyle o halde! Söyle söyle. Nedir sebep? Ben ne yaptım da öfkene tabi tutuldum.'' Altan kapının kulpunu tutan ellerini serbest bıraktı. Yüzünde akşamdan kalan yorgunluk, gözlerinde ise soğumayan bir öfke vardı. ''Gerçekten bilmek istiyor musun?'' ''Evet.!'' ''Sen biliyorsun be Şehrazat. Sen ne yaptığını biliyorsun. Bundan ötürü soru sorup durma'' Dedi sakin sesiyle. Gömleğinin düğmelerini ilikledi. Kapıyı açtığı için diğer odalardan gelen bir soğukluk vardı. ''Ben Seda'yı öldürmedim.'' Kapıyı kapattı Altan. Kollarımı yukarıya çekmeye çalıştım. Yatağın içinde hızlı hareketler sergiliyordum. Bir bacağımla vurmaya başladım. Sakinleşmeye değil, delirmeye ihtiyacım vardı. Kendimde değildim. Kollarımı çektikçe çekiyordum. ''Duydun mu beni? Ben onu öldürmedim. Lanet olsun ki ben kimseyi öldürmedim. Ben hiç kimseye dokunmadım.'' Kapı kapalıydı ama yine de bağırıyordum. Kuşağın ipini çektikçe çekiyordum. Ağzımı düğüm kısmına soktum ve dişlerimle çözmeye çalıştım. Beyaz-Mavi karışımlı kuşak bir milim bile açılmamıştı. Gözlerimdeki ateş bile çare değildi ruhuma. Yüzüme yansıyan acının tozu şimdi kalbime oturmuştu. Kimdi suçlu? ''Ben onu öldürmedim.'' Kapı kapalıydı. ''Ben ona dokunmadım.'' Açılmayan bir kapı vardı. ''Ben birine bile isteye zarar vermem. Bu hayatta işlediğim tek günah vardı o da çocukken oldu. Kedinin kuyruğuna yanlışlıkla bastım. Ben bir insana zarar vermem'' Sustu cümlelerim. Toparlanması güç sözlerim artık çaba sarf edemiyordu. Yüzümü yalanlara, acılara ve göğsümü bağrımdan koparan duygulara gizlemek istedim. Beni yakan ateşten uzaklaşmalıydım. Altan kimdi? Çocukluğumu geçirdiğim bu adam nasıl böyle tehlikeli olabiliyordu? ''Senden nefret etmeye başladım biliyor musun? Beni bu hale düşüren vicdanından nefret ediyorum artık.'' Gözlerimi kapattım. Yan tarafa dönmeden ağlamaya başladım. Uyumak, unutmanın birinci kuralıydı. Uyuyup her şeyin iyileştiğine, zaman algısının aslında yanıldığına inanmak istedim. Şu an burada değildim. Evinde yatağımda uyuyordum. Bir rüya görmüştüm ve unutmalıydım tüm olanları. Dudaklarımı dişledim. Birazdan uyuyacak ve hepsinin bir rüya olduğunu fark edecektim. Bazı insanlar doğruları tek bulmazdı. Yalanlar katardı. Ben de bir yalana tutunmaya çalışmıştım. Çünkü bir yalanın yanılgısı, gerçeğini uzaklaştıran tek faktördü. Yenilmiştim. Aşk zaten yenilmek değil miydi? Saat 11. 53 Güneşin doğmasına yedi kala uykuya daldım. & Ormanın içinde atılan adım sesleri kulaklarımı örtüyordu. Bir el arkamdan tutmuştu. Adım attıkça kaçamıyordum var olmanın acısıyla. Yüzümü gizledim. Ruhumu kapatmak istemiştim. Her bir adımda tekrar arkamı dönüyor ve bunların yalan olduğunun farkına varıyordum. Gözlerimi kapatıp açtım. Nevresimin bahar kokusu burnuma dolmuştu. Kırmızı nevresimin sökülen ipleri burun deliklerimde esmeye başladı. Nefes aldıkça o iplerde dans ederek hareket etmeye başlıyordum. Elimi yorgana götürdüm. Ardından saçlarıma dokundum. Yine mi rüya içinde rüya görmüştüm. Kafamın altındaki yastığa sağ elimle dokundum. İpek yastığı fark etmiştim. Yatağımdan kalkmaya çalıştım. Karşımda kocaman bir boy aynası vardı. Elimi saçlarıma dokundurdum. Kısa saçlarım varlığımı hissetmiş olacak ki omuzlarımdan döküldü. Bacağımı kapatan nevresimi bir kenara fırlattım. Yatağımın altında bulunan terliği ayağıma geçirdim. Kabus görmüştüm. Sonunda bitmişti bu rüya. Çocukluk arkadaşımı kaybetmemiştim. Altan aynı adamdı. Yüzüme dokunup çenemi okşayan aynı zamanda bana zarar gelmesin diye belimden tutan bir adamdı. Çocukken kumdan oynadığımız kale yıkıldı diye mahalledeki çocukları dövendi sevdiğim adam. O halde dün gece ne olmuştu? Elimi bacaklarıma dokundurdum. Bileklerime Baktım. Morluklar vardı. Kasıklarımı hissetmeye çalıştım. Ağrısı da duruyordu? Yoksa yine mi bu tuhaf rüyanın içindeydim. Daha ne zaman uyanacaktım bilmiyordum. Pencere kenarına geçtim. Bahçede yine kuzenlerim oynuyordu. Büyük bir sitenin içinde kocaman evlerimiz vardı. Neredeyse tüm akrabalarım bu tarafta ev almıştı. Çocuklardan birisi amcamın en sevdiği kızıydı. Yedi yaşında olmasına rağmen bilmiş bilmiş konuşurdu Ezgi. Bahçede bulunan gülü koparttı ve avucuna bastırdı. Onu izliyordum. Yalnızca izlemeliydim. Evime gelmiştim. Hatırladığım tek şey, kriz geçirip uyuduğumdu. Komodinin üstünde bulunan tepsiye doğru yürüdüm. Bir bardak su ve yanımda da ilaç vardı. Hiç düşünmeden ağzıma attım. Kuru kuru ağzıma atmıştım. Su içmek istemiyordum. Çekmeceyi açtım. İlk önce sağdaki sonra soldaki çekmecenin kısımlarına dokundum. Mum vardı. ''Lanet olası mumlar.'' İki elimle parçalayarak çöp kovasına attım. Bir daha mum görmek istemiyordum. Yan tarafımda bulunan cam kenarın üzerinde telefonum duruyordu. Elime aldım, akabinde tarihe bakmıştım. 6 Aralık. 11.53 Ne yani yirmi dört saattir uyuyor muydum? Elimi saçlarıma dokundurdum. Kendimi asla iyi hissetmiyordum. Gözlerimi kapatıp tekrar açtım. İşte yine çocuklar bahçede, su ise komodinin üzerinde duruyordu. Gri renkteki telefonu parmaklarımın arasına sıkıştırdım. Kapıyı açıp ve mutfağa doğru yürümüştüm. Annem kahvaltı hazırlıyordu. Müzik açmış hem dans ediyor hem de kahvaltılıkları hazırlıyordu. Annem hala aynıydı. O halde değişen neydi? Buraya Altan mı getirmişti? Rüya değildi yaşadıklarım. ''Günaydın kızım sonunda uyandın. Hadi gel kahvaltı hazırladım. Bir şeyler yiyelim'' Masaya bakarak; ''Anne ben dün sabah...'' Annem gülerek çayları doldurdu. Küçüklüğümden beri bana kahvaltıda rezene içiriyordu. Tuhaf bir kadındı. Şamandan kalan geleneklere inanıyor ayrıca evin her yerini adaçayı ile tütsülüyordu. Bazen bu durum yüzünden onunla çok kavga etmiştim. Yaptıklarına bir türlü anlam veremiyordum. ''Ne olmuş dün sabah?'' ''Burada değildim ben...'' Gülümsedi. ''Biliyorum kızım. Teşekkür ederim sana.'' ''Ne için teşekkür ediyorsun?'' Kafam karışmıştı. Ekmeğimden bir parça aldım ve içine reçel sürdüm. ''Altan'a destek olduğun için ne olacak başka.'' Altan'a destek olmak? Vay be daha ne kadar şaşıracaktım acaba? Ağzımdaki ekmeği yavaş yavaş çiğnemeye devam ettim. Çilek reçelini oldum olası sevmezdim. Yalnızca annemin zoruyla yiyordum. ''Ben mi destek olmuşum.'' ''Kızım senin zaten bir gram aklın vardı onu kaybetmişsin. Sen geçen akşam evine gidip yanında olmadın mı? Altan bu konuda sana teşekkür etmemi istedi.'' ''Eve nasıl geldim?'' ''Akşam, Altan getirdi seni. Uyuyakalmışsın sanırım'' Bayılmıştım çünkü asla uykusuna yenik düşecek bir kadın değildim. Derin nefes aldım. Unutmalıydım. Belki de bu kabus bitmişti. Artık evime dönmüştüm ama önce Seda'nın cinayetiyle ilgili bilgi almam gerekiyordu. Telefonuma dokundum. Doğan birkaç kez aramıştı. Onunla da en kısa zamanda konuşmam lazımdı. ''Doğru unuttum anne. Bu arada benim canım acayip lahmacun istiyor'' Masada çeşit çeşit peynir vardı. Annem, emekli öğretmendi. Çok zengin olmasak da durumumuz gayet iyiydi. Zira İstanbul'un köklü ailelerinden: Kutlu ailesinin oğluydu babam. ''Sana lahmacun mu yapayım?'' ''Lütfen biliyorsun ben ev lahmacununu çok severim.'' ''Ah deli kız...Biliyor musun? Seda öldükten sonra hayata dört elle sarılmayı öğrendim. Ne olursa olsun, insanlar sevdiğini kaybetmeden sarılmalı sevdiklerine. Ne yazık ki ölüm çok yakın. Ne zaman olacağı da belli değil.'' ''Haklısın anne, şey Füsun teyze nasıl? Göremiyorum onu.'' ''Dün yanındaydım. Kızının fotoğrafına bakıp ağlıyordu. Kızına aşık bir anneydi biliyorsun. Ben asıl Altan'ı merak ediyorum. Meral söyledi, yatağının altında Seda'nın fotoğrafını saklıyormuş.'' Duyduğum şeyler sertçe yutkunmama sebep olmuştu. Dört aralık akşamı bana dokunan eller yine mi başkasına aitti? Altan'a kızgındım. Beni birini öldürmekle suçlamıştı. Aşk çok tuhaf bir duyguydu. Ne yapılsa da üstü kolay kolay örtülmezdi. Ondan nefret etmeye çalıştım ama nefretim bile yüzeyseldi. Altan'ın aşkı kalbimin derinliklerinde gömülüydü. İstesem de çıkaramazdım. Konuşmaya devam etti. ''Dünya bir daha böyle bir aşka şahit olamayacak. Seda ölmeden önce çok sevildi.'' ''Emin miyiz anne? Ben Altan'ın aşkını abarttığını düşünüyorum.'' ''Yapma kızım. Bu adam kırk iç gündür ölü gibi geziyor. Doğan da söyledi. Hastanede yarım yamalak geziyormuş. Kim unutur iki yıldır aşk yaşadığı kadını?'' Duymak istemiyordum. Bütün iştahım kaçmıştı. Gerçi Altan, sevdiği kadın için az daha çocukluk arkadaşını öldürecekti. Aşk insanı katil yapıyordu demek. Yüzümü gizleyerek, dudaklarımı buruşturdum. ''Kimse unutmaz haklısın'' Yalan kattım cümleme. Asla annemin düşüncesini desteklemiyordum. Belki de kendimi kandırıyordum. Altan herhangi bir belirgin cisim değildi ki. Kitap gibi bir adamdı. Okundukça derinine inmemek imkansızdı. Hareketleri, kendine has duruşu bile diğerlerinden farklıydı. Kafeye ya da topluluğun olduğu herhangi bir yere gittiğimizde, orada kendini hemen belli ettiriyordu. Üstelik bunun için ekstra bir çaba sarf etmesine gerek yoktu. Bir şekilde, Seda'nın ölümüyle alakam olmadığını kanıtlamam gerekiyordu. Tabağımda duran bölük pörçük zeytinden bir parça ağzıma attım. Annem halihazırda kahvaltısını hazırlıyordu. Telefonumdan saatime baktım. Bugün kar yağışı yoktu. Üstüme salaş bir şeyler alıp gerçekleri öğrenmeye gidecektim. ''Kızım sen saçını mı kestirdin? Yeni fark ettim?'' Yağlı elini peçeteyle sildi. ''Evet. Güzel olmuş mu?'' ''Güzel de neden kestirdin? Sen saçına kıymazdın ki?'' Gülümseyerek kafamı salladım. Doğru benim için saçlarım çok önemliydi. İstediğim şekli verebiliyordum. Gerçi şu anda çok kısa görünmüyordu. Sadece eskiden belime uzanan saçlarım şimdi omzumun bir karış altındaydı. Güneşe çıktığımda daha bir güzel görünürdü. Yazın kahve tonlarını gözlerime sürüp saçlarımı açar ardından güneşin altında yürürdüm. Yükselen ışık saçlarımın parlaklığını ortaya çıkarırdı. ''Kıydım işte'' Dedim omzumu silkerek. ''En son kestirdiğin gün, Altan on beş yaşında falandı. Kaza geçirdiğini öğrenmiştin. Çocuk aklında depresyona girmiştin'' Dilim tutulmuştu söyledikleriyle. ''Çocukluk'' Sesim fısıltıdan haliceydi. Altan. Hayatımdaki tahtın sahibiydi. Görüntülerimi çekmiş, alnıma silah bile doğrultmuştu fakat ne yaparsa yapsın aşkım bitmiyordu. Bu duygu bana zarar verecekti. Suçsuzluğumu kanıtlar kanıtlamaz sevdamı gömmeye çalışacaktım. Daha az hatırlayıp daha az konuşacaktım. Böylece hayatımdan yavaş yavaş çıkacaktı. Hangi kadın bunları hak ederdi? Altan bir şeyler karıştırıyordu üstelik bana zarar veriyordu. Ayağa kalktım. Sağ elimle tabakları tuttum ve küvetin içine bıraktım. Annemin yanağını öptüm. Vücudumun yorgun olduğunu hissediyordum. Biraz dinlenmem gerekiyordu. Saçlarımı arkaya doğru attım. Odama yürüdüm kafamın içindeki tuhaf uğultularla. Önce kendime güzel bir kıyafet seçtim ardından taksi durağının yolunu tuttum. On sekiz yaşındayken kaza geçirdiğim için araba kokusu vardı. Bundan ötürü uzun yıllar araba kullanmayı düşünmüyordum. Doğan'ın yanına gitmeliydim. Yol boyunca cama kafamı yasladım. Migrenim de tutmuştu. En sevmediğim şeylerden biri stabil devam eden baş ağrısı olayıydı. ''Abla, arkadaki aracı tanıyor musun?'' Taksicinin sesiyle arkamı döndüm. Koca yolda yalnızca iki araç vardı. Biri bindiğim taksi diğeri ise mavi arabaydı. ''Hayır ne oldu?'' Taksici bıyıklarını sıvazlayarak; ''Bindiğinden beri taksiyi takip ediyor. Kestirmeden gitmek için sağa saptım. Pasajın orasından geçtim ama o da bizimle aynı yöne girdi.'' Bir an oyunun içinde olup olmadığımı düşünmeye başladım. Beynim bana oyun oynayabilir miydi? ''Emin misin?'' Titreyen sesimi kontrol altına almaya çalıştım. ''Evet bak şimdi şu çöp tenekesinden sapacağım' Direksiyonu sola kıran adamı izledim. Gaza bastı ve ikinci yolun arasına girdi. Bu yol tek kişilik arabaların girebileceği yerdi. Heyecanla arkama bir kez daha baktım. Mavi araba yoktu. Gelmemişti peşimden. Demek ki adam boş yere kuşkulanmıştı. Derin bir nefes aldım. Rahatladığımı hissediyordum. ''Tamam yanlış anlamışım.'' ''Bu sokağa saptığımızı gördü mü?'' Adam mavi gözlerini dikiz aynasından bana dikti. ''Görmüştür, arada neredeyse dört metrelik bir mesafe vardı. Biraz daha yanaşsa arabanın arka bagajına çarpacaktı çaylak.'' ''Erkek şoför müydü yoksa kadın mı?'' ''Erkek.'' Kim olabilirdi? Yine de kendimi korkutmak istemiyordum. Başım yeterince belaya girmişti. Tekrardan bunu yaşamak istemiyordum. Yüzümü aynı hizadan cama çevirdim. Doğan'ın evine gidiyordum. Hafta sonuydu ve çalışmadığını biliyordum. Onunla kafede buluşamazdık. ''Geldik abla'' Parayı uzattım Doğan'a ne anlatacaktım? Her şeyi söyleyemezdim bu çok tuhaf olurdu. Genelde çoğu olayları Doğan'dan asla gizlemezdim. Sadece tekrardan anlatıp o ana dönmek istemiyordum. Hatıralar unutulmak için vardı ve ben unutmalıydım. Kötü anılarımı eğer kafamdan silmezsem ileride canımın yanacağını biliyordum. Terleyen parmaklarımı cebime sokup ardından kapıyı çaldım. ''Aman Allah'ım yeryüzündeki ilk melek karşımda'' ''Merhaba müsaitsin değil mi?'' Kapıyı sonuna kadar açtı. Girer girmez evin ilk tabloları dikkatimi çekmişti. Bütün duvarlarda tablolar vardı. Doğan biraz değişik zevkleri olan bir adamdı. Genelde vintage ürünleri seviyordu. Salonun ortasında kocaman bir İran halısı sergileniyordu. Koca eve rağmen soba ve şömineyi de bir arada kullanıyordu. ''Şimdi sen belki özel biriyle görüşüyorsundur o yüzden çekindim açıkçası'' Kelimeleri toparlamaya çalışarak dilimi ısırdım. ''Saçmalama benim aşk hayatımı biliyorsun. Unutma Beyin Cerrahı bir adam her zaman zevklerini ve duygularını hayatının en sonuna bırakır'' Burnuma hafif dokunarak vurdu. Mutfağa birlikte yürüdük. ''Kahve?'' ''Olur'' Tabureye oturduk. Onun kahve yapmasını izliyordum. Doğan'ın bir ailesi yoktu. Kimsesiz büyümüştü ama melek gibi bir adamdı. Maaşının yarısını, yoksul insanlara harcıyordu. Onun bu huyunu seviyordum. ''Alın bakalım'' Uzatılan kupayı elime aldım. Yanıma yaklaşan adamın oturmasını izledim. Tabureyi çekmiş ve gülümseyerek kahvemi içiyordum. Bir eliyle çikolata tabağını uzattı. ''Beni neyin mutlu edeceğini biliyorsun'' ''Bilirim tabii. Her neyse şimdi sen bana neyin olduğunu söyle. Bu aralar sürekli bir öfkeli görüyorum seni. Eski neşeli halinden eser kalmamış.'' ''Her şey düz ilerliyor. Cenaze falan derken etkilendim ister istemez'' Ağlamamak için derin bir nefes aldım. Burnumdan nefes aldıkça diyaframım şişiyordu. Bardağı masanın üzerine bıraktım. Terleyen elimi dizimle sildim. Bileklik takmıştım. Kollarımdaki morluk gözükmesin diye yapmıştım bunu. ''Zor bir süreç bizi bekliyor.'' Boğazımı temizledim, bakışları hala ben de sabitliyken. ''Desene aylarca herkes tuhaf davranacak'' ''Neyin var? Sorumu yineledim fakat bir problem varsa anlatabilirsin bana?'' Sahi düşünceli görünmem hemen sırıtıyordu değil mi? Dışarıdan bir insan bile değişen davranışlarımı sezerdi. ''Sadece etkilendim...'' Dudaklarımı ısırdım derin bir nefes alarak Duvarda duran tabloya gözlerimi çevirdim. Doğan'ın bu tabloya ne kadar verdiğini merak etmiştim. Ayağa kalktım ve elimle inceledim. Soyut bir çalışmaydı. Pek resimden anlamazdım ama yine de kendince yorum yapabiliyordum. Dışı tırtıklıydı. Tırnaklarımı dokundurarak zikzaklar çizdim. ''Biliyor musun bu sesten nefret ediyorum'' ''Bu sesten mi?'' ''Sen manyaksın. Benim akıllı zeki arkadaşım nerede? Çabuk söyle yoksa onun yerine geçen manyağın teki misin?'' Tabureye doğru yürüdüm. Soğuyan kahvemi ani bir hareketle içtim. ''Tamam tamam susuyorum. Şimdi asıl meseleye gelelim'' Doğan kafasını salladı. Silah olayını söylemeyecektim. Sadece bazı şeyleri üstünkörü anlatacaktım. Yüzeysel anlatmalıydım yoksa iş başka boyuta gidebilirdi. Önce Seda'nın öldürüldüğü gece nerede olduğunu kanıtlayacak ardından Altan'ın karşısına çıkacaktım. Dün akşam rahat bir şekilde evime bırakacak kadar korkusuzdu Altan. Hiç mi düşünmemişti? Bu işin sonunda anneme anlatabilirdim. ''Seda'nın otopsi raporu lazım bana? Bildiğim kadarıyla sizin hastanenin arşivinde varmış'' Doğan öksürdü. Muhtemelen heyecan yapınca kahve boğazında kalmıştı. Kazağının kollarını düzeltti ve bana doğru eğildi. ''Ne yapacaksın?'' ''Mezarlığa gömüldü değil mi?'' ''Gömüldü tabii. Yoksa sonsuza kadar çürümesini mi bekleyecektik.'' ''Ya gömülmemişse? Ya yaşıyorsa?'' Ayağa kalktım. Ellerimi birbirine vurdum. Ya yaşayıp Altan'ı kandırıyorsa. Delirdiğimi düşünüyordum. Çaresizce ağlamaya başlamıştım. Bir köşede oturdum ve sırtımı yasladım. Bugün ağlama günüydü kesinlikle. Ağlayacaktım. İçimdeki öfkeyi dışarıya atacaktım. Gülmeyi unuttuğumu hissediyordum. Bunların rüya olma olasılığı da vardı. Belki de metavers'ün içindeydim. Ya da başka bir şey. ''Şehrazat'' Kafamı tutup dizine yaslamaya çalışan adamı umursamadan ondan çekildim. ''Neyin var? Kahretsin sen gerçekten iyi değilsin. Hadi canım dostum anlat bana'' Yüzümü kaldırmıştım nihayet. ''Bana bir şey söyle bak korkutuyorsun'' Gece gündüze eşitlendi. Karanlık ışığını kaybetti. Mevsimler birbirini takip etmeye başladı. Kalbimi gizlediğim bu örtük savaş yavaşça içine çekti beni. Üç yıl boyunca daha çok ağladım. Ağlarsa geçeceğini düşündüm. Bazen tırnak uçlarımı sökmüştüm. Böyle olacağını bilseydim hiç aşık olur muydum? Karabulut gibi sevdalanmıştım. ''Lütfen sakinleş. Kaldır o yüzünü.'' Arkadaşımın elimden tutmasına izin vermiştim. Tekrar uyuduğumda geçecek miydi? Bütün bu yaşantıların tek bir yola çıkışı vardı ama anlatamazdım. Bunu yaptığım an Altan'ı tamamen kaybedecektim. Öfkesi geçince sakinleşecek ve aramıza buzdan duvar örecekti. Yine de bu buzdan duvar, Altan tarafından ateşe verilmesini istemiyordum. İçimde biriktirdiğim sırlar bedenimi ağırlaştırmıştı. ''Şehrazat hadi canım bana bak!'' Doğan gözlerimde biriken yaşlarımı sildi. ''Lütfen'' Yalvarıyordu. Sakince yatağın köşesine oturdum. Doğan yanıma geçti ve elini dizlerimin üstüne bıraktı. Dudaklarındaki soğukluk canımı sıkıyordu. Burnumu çektim. Elime verilen peçeteyle yüzümü derin derin temizledim. Saçlarımı arkaya doğru attım ve peçeteyi elimde tutmaya devam ettim. Yedi dakika boyunca sadece sustum. Doğan ise hiçbir şey demeden beni izliyordu. Kendimi toparlamaya çalıştım. ''Bana neden bu halde olduğunu anlat? Seda'nın yaşadığını düşündüren şey nedir?'' ''Yaşıyor mu?'' ''Hayır yaşamıyor. Ben eminim. Hem neden yaşasın, Öldürüldü. Unuttun mu?'' ''Bana otopsi raporu lazım.'' ''Peki o zaman beş dakika zaman ver. Online olarak isteyeceğim. Muhtemelen Altan'da vardır. Onda olmazsa diğer...'' Ayağa kalktım. Altan duyarsa hiç iyi şeyler olmazdı. Altan'dan korkuyordum. Koluyla durdurdu beni. ''Altan olmaz'' ''Neden? Bak o senin de arkadaşın. Emin ol bu halde olduğunu görseydi kahrolurdu'' Beni bu hale sokan o diyemedim. Kelimeler dilimin ucuna gelmişti ama ağzımdan çıkamamıştı. Nasıl diyebilirdim ki? Bir gecede hayatım değişmişti. Kalbimdeki sıkıntı gittikçe büyüyordu. Sadece gözlerimle o raporu görmek istiyordum. ''Tamam ayrılma bir yere hemen geliyorum. Biliyorsun teknoloji çağındayız ve her şey çok hızlı ilerliyor. Halledeceğim bekle.'' Kaybolmasını izledim. On dakika içinde gelmişti Doğan. Elinde tableti vardı. Yatağın kenarına geldi. PDF kısmına tıkladı. Dokümanı açmıştı. her bir hareketini izlerken ruhum daralıyordu. Bir an önce emin olmak istiyordum. Tabletten ilk sayfaya tıkladı. Burada bedeninin fotoğrafı vardı. Beyaz-Mavi karışımlı bir yerde uzanmıştı. Kafatası kopuktu. ''Seda olduğunu nasıl anladınız? Kafası yok?'' ''Dna'sı ve kimliğindeki parmak iziyle, ellerinde bulunan parmak izlerini karşılaştırdık'' Bütün bedeni inceledim. İki eli uzanmıştı. Göğüs kısmı örtüyle kaplıydı. Yalnızca ayakları sergilenmiş ve ayağında beyaz etiket vardı. Mor olan vücuda baktım. Her tarafında küçük izler vardı. ''Öldürülmeden önce şiddet mi gördü?'' Doğan kafasını yana salladı. ''Hayır, kendisinin yaptığını düşünüyoruz. Raporlarında öyle çıktı.'' ''Neden kendisine zarar versin?'' ''Belki kafa olarak iyi değildir'' İkinci sayfayı çevirdim. Her parmağımı ekrana dokundurduğumda içimde garip bir duygu oluşuyordu. Bu sefer ellerinin görüntüsü vardı. Parmağında gördüğüm şey alyans mıydı? ''Bu yüzük?'' ''Altan, Malta'ya gitmeden önce ona evlenme teklifi etmiş'' Altan, Seda'yı gerçekten seviyordu. Peki sevgisine rağmen kırkı geçer geçmez biriyle nasıl yatabilmişti? ''Yüzük neden duruyor? Normalde çıkarmaları lazım değil mi?'' ''Yüzüğün bulunduğu kısmı bozmadılar. Çıkarıp bir daha incelediler. Aşama aşama anlayacağın.'' Üçüncü sayfaya baktım. Hiçbir kadın böyle öldürülmeyi hak etmezdi. Yalnızca tuhaf bir acıma hissiyatı oluşmuştu bedenimde. Bu sayfada da kimliğiyle ilgili bilgiler vardı. Yaşı, doğduğu yer vesaire. ''Onun kafatası nerede?'' Doğan dördüncü sayfaya tıkladı. ''Katil onu öldürdükten sonra kafatasını koparıp atmış. Nerede olduğu bilinmiyor ama sağ beynini almış. Anlayacağın organların birisi eksik. Polis araştırma yapıyor.'' Yere çömeldim tekrardan. Seda'nın çektiği acıyı düşünüyordum. Ölümü hak etmemişti ki? Derin bir nefes aldım. Elimle yüzümü kapattım. Beynini alacak kadar kötü birisiydi belli. ''Bunu kim yapar?'' ''İnan bilmiyorum Şehrazat ama şunu biliyorum ki her kim yaptıysa, insan vücudunu çok iyi tanıyor. Öldürürken atardamara yakın kısmı kesmiş. Böylece beş saniye geçmeden ölebilmiş Seda. Yapan katil acı çektirmemiş ve işinde profesör'' ''Çok tuhaf. Peki hiç mi somut bir delil yok? Yalnızca bunlar mı var elinizde?'' ''Cinayetle ben ilgilenmiyorum ama öğrendiğim kadarıyla katil solak'' Kapı çalınca Doğan konuşmasını yarıda kesmişti. Tableti kapattı ve elimden tuttu tekrardan. ''Bir saniye bakmam lazım?'' Birlikte kapıya doğru yürüdük. Altan gelmiş olabilir miydi? Solak değildim ki en büyük kanıt buydu. Ona suçsuzluğumu hemen ispatlamalıydım. Ağlayan yüzümü düzelttim. Kapıyı açan Doğan'a baktım. İki orta yaşta adam kapıda duruyordu. Polisti. ''Kusura bakmayın rahatsız ediyorum. Şehrazat Kutlu burada mı?'' Doğan bana baktı, sorgu doluydu bakışları. Kafam karışmıştı. Altan, Seda için şikayette mi bulunmuştu. Terleyen elimi ikinci kez eteğimle sildim. ''Benim?'' Doğan kolumu tuttu. ''Memur bey öncelikle ne olduğunu söyleyin bize?'' Polis elinde olan dosyasından bir şeyler okudu sonra yüzünü bana döndürdü. Arkasında gördüğüm kişi Altan mıydı? Kapı sonuna kadar açık olduğu için arabasını park eden Altan'ı fark ettim. Sinirli bir şekilde yumruk yapmış elleriyle bu tarafa doğru geliyordu. ''Çocuk tacirliğinden ötürü hakkında tutuklama kararı çıkarıldı. Bize zorluk çıkarmadan gelin Şehrazat hanım'' Altan kapıya adımını attı. Memurun tam önünde durdu. Öfkeliydi. Ben ise şaşkındım. Doğan bir eliyle belimi tutmuştu. Kafasını polise çevirdi. Ne olduğunu çözmeye çalışıyordu muhtemelen. Altan yanıma gelerek kolumu tuttu. Sıkı tutmuyordu ama yumuşak olduğu da söylenemezdi. Gergin yüzüyle polis memuruna döndü; ''Nişanlımı hiçbir yere götürmüyorsunuz. Eğer buradan bir adım bile atarsa sorumlusu siz olacaksınız!'' Nişanlım mı?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE