Restoranın cam kenarındaki masa, öğle güneşini tam kararında alıyordu. Ne rahatsız edici bir sıcaklık vardı ne de içeri gölge düşüyordu. Lina masaya oturur oturmaz çantasından not defterini çıkardı. Hemen konuya girmek niyetindeydi.
"Yeni ürün lansmanı için görsel tasarımlarda hâlâ netleşmeyen birkaç detay var," dedi. "Renk paletiyle ilgili pazarlama ekibinin önerileri, ürünün premium algısıyla çelişiyor olabilir."
Arda menüye göz gezdirirken başını kaldırmadan mırıldandı. "Yemeğe başlasaydık önce... Ben çok açım."
Kafasını yana eğip gülümsedi. "Kan şekerim düşünce agresif oluyorum. Bu kadar profesyonelliğe sabredemeyebilirim."
Lina hafifçe gözlerini devirdi. "Tamam, önce yemek."
Siparişler verildikten sonra, Arda sandalyesine yaslanarak bakışlarını onun yüzüne odakladı.
"Peki, pazarlama ekibi ne renkler öneriyor?"
"Canlı turuncu ve fuşya tonları," dedi Lina, belirgin bir tonda. "Ama ürünün anlatmak istediği şey bu değil. Doğal, kaliteli ve sofistike bir duruşu var. Renkler fazla bağırıyor."
Arda hafifçe başını salladı. "Ama bağırmak bazen işe yarar. Özellikle sesin kalabalıkta kayboluyorsa."
Sonra çatalını alırken ekledi: "Senin tarzın daha minimalist, onu fark ettim."
Lina bir an durdu. "Bu bir eleştiri mi?"
"Hayır. Bir gözlem."
Arda'nın gözlerinde hafif bir kıvılcım vardı. "Ama belki de ikisini birleştirebiliriz. Çarpıcı ama zarif... Göze çarpan ama güven veren bir kampanya."
"Yani ‘sakin bağırmak’ gibi bir şey mi öneriyorsun?"
Lina kaşlarını kaldırarak gülümsedi. "Oldukça paradoksal bir yaklaşım."
"En çok ses getiren fikirler hep paradoksal olmaz mı zaten?"
Arda, tabaklara göz gezdirirken bir parça ekmek kopardı. "Zaten bir markanın sesi, sadece tasarımla oluşmaz. Üslup, kullanılan kelimeler, ses tonu... Onlara ne düşündürmek istediğimize karar vermeliyiz."
Lina hafifçe öne eğildi. "O zaman sence bu ürün müşteriye ne düşündürmeli?"
Arda çatalı masaya bıraktı. Bu kez gözleri daha ciddiydi.
"‘Bunu seçtiğimde, başkalarının bakışını önemsemem gerekmiyor. Çünkü zaten doğruyu seçtim’ hissini vermeli. Sessiz bir güven gibi."
Lina bir süre sessiz kaldı. Beklemediği kadar net ve duygusal bir yanıttı bu.
“Etkileyici,” dedi sonra, gözlerini tabağına çevirerek. “Ama fuşya tonları bunu veremez.”
"Belki de o tonlar, doğru yerleştirildiğinde verir," dedi Arda, çatalını tekrar eline alırken. "Ya da... belki de sen haklısındır. Göreceğiz."
Lina içinden istemsizce geçirdi: Böyle bir bakış, bu kadar net bir vizyon...
Ama sonra, kendine geldi.
Lina çatalını eline almış, Arda'nın söylediklerini kafasında tartarken çantasının içinde titreşimle yankılanan telefonun sesi masanın üstüne yayıldı. Göz ucuyla çantasına baktı, ekran ışığı bir an parladı.
"3 yeni mesaj"
Lina, çatalı bırakmadan çantasına uzandı, ekranın üstüne sadece şöyle bir göz attı. Görmedim sayıyorum.
“Önemli bir şey değil,” dedi, telefonun ekranını çantasına geri koyarken.
Yüzüne hafif bir gülümseme yerleştirdi ama o gülümseme dudaklarında sabit duramadı.
Arda bir an yemeğini kesmeyi durdurdu.
Gözleri Lina’nın gözlerinde değil, çantasının üzerinde duruyordu.
“Bir sorun yok değil mi?”
Lina hızlıca başını salladı. “Hayır, yok. Sadece… biraz ısrarcı bir arkadaş.”
Bu yalan değildi, ama tam olarak doğru da sayılmazdı.
“İş dışında da insanlar senden vazgeçemiyor demek,” dedi Arda, gülümsemeye çalışarak ama bakışlarında ciddiyet vardı.
Lina içinden bir nefes verdi, kısa, bastırılmış bir iç çekiş gibi.
“Bazen, geçmişin seni bırakması senin onu bıraktığından daha uzun sürüyor.”
O an, birkaç saniyeliğine sessizlik çöktü masaya. Dışarıdan geçen insanların sesi, garsonların ayak sesleri, uzak masalardan gelen gülüşler… Her şey birkaç saniyeliğine yankı gibi büyüdü.
Arda sessizliği bozdu.
“Geçmişin, senin kadar net biriyle uğraşıyorsa… bence şansı yok.”
Lina başını hafifçe eğdi, yüzünde alaycı ama minnettar bir gülümseme belirdi.
“Bu bir iltifat mı, yoksa ‘inadımdan korkulur’ iması mı?”
“İkisi birden.”
Arda çatalını tekrar eline aldı. “Ama her ikisi de işe yarıyor gibi.”
Lina bu kez gerçekten güldü.
“Yemeğe odaklanalım istersen. Sonra seni yine tasarımlarla boğacağım.”
“Sabırsızlıkla bekliyorum.”
Arda’nın sesi yumuşaktı ama gözleri hâlâ birkaç dakika önceki o kısa mesajların gölgesindeydi.
-
Restorandan çıktıklarında güneş tam tepedeydi. Sokak lambalarının loş ışığında kaldırım boyunca yavaş adımlarla yürürlerken, Lina çantasını omzuna daha rahat yerleştirmeye çalışıyordu. O sırada telefonunun yeniden titremesiyle dikkati dağıldı.
Bir anda köşeden hızla gelen biri, omzuna çarptı.
“Ah—!”
Lina’nın topuğu kaldırıma takıldı, dengesi bozuldu. Geriye doğru sendeledi.
Arda, tereddütsüz bir refleksle elini uzattı, Lina’yı belinden kavrayıp kendine doğru çekti.
Sert olmayan ama sarsıcı bir yakınlıktı bu. Göğsü Lina’nın saçlarına değdi, Lina ise iki elini Arda’nın gömleğine koymuştu, düşmemek için değil, donakaldığı için.
“İyi misin?”
Arda’nın sesi alçak, ama nefes kadar yakındı.
Lina’nın kalbi, düzensiz bir tempo tutturmuştu. Gözleri kısa bir anlığına Arda’nın gözlerinde gezindi. Cevap vermek istese de sesi çıkmadı.
Yanlarından geçen adam, “Pardon, pardon!” diyerek uzaklaştı ama ikisi de onu duymuyordu artık.
“Düşmene izin veremezdim,” dedi Arda fısıltıyla, Lina’nın bakışını bırakmadan.
Lina yutkundu. “Bırakmazsın zaten... değil mi?”
Arda gülümsedi, ama gülümsemenin altında bir şey daha vardı. Daha derin, daha yeni bir his.
“Denemedim bile.”
O an, şehir tüm uğultusuyla arka plana çekildi. Sadece ikisi, bir anlığına, birbirlerinin nefes aralığında kaldı.
Ve sonra, Lina hafifçe geri çekildi.
“Teşekkür ederim,” dedi, sesi titrek ama ciddi.
Arda ellerini yavaşça çekti, sanki onun düşmesine engel olan sadece fiziksel temas değilmiş gibi bir duruşla.
“Rica ederim.”
Adımlarını yeniden kaldırıma yönlendirdiklerinde, ikisinin de sessizliği, yaşanmamış bir yakınlığın yankısıyla doluydu.
-
Şirkete dönüşte, Lina’nın masasına geçmeden önce Melis onu mutfakta kıstırır. Elinde kahvesiyle Melis'in bakışı, Lina’nın suratındaki belli belirsiz gülümsemeye takılmıştır.
Melis gözlerini kısarak yaklaşır:
“Ne oldu sana? Gözlerin hâlâ restoranın ambiyansında kalmış gibi. Dürüst ol, Arda Bey seni gizli bir Michelin yıldızlı mekâna mı kaçırdı?”
Lina gülerek göz devirdi:
“Abartma Melis, şirketin anlaşmalı olduğu restorandı. Menünün ortasında firmanın logosu vardı, ne kadar gizli olabilir?”
Melis içkini yudumlayan dedektif edasıyla:
“Hımm... Menünün ortasında logo var ama senin gözlerinin ortasında kalpçik var. Bir şey olmuş. Anlat bakayım, bu ‘pazarlama toplantısı’nda başka neler konuşuldu?”
Lina kendini savunur gibi:
“Yemek yerken işe geçmeden önce o konuşmak istedi. Zaten ben ilk başladım ama... sonra telefonlar, mesajlar falan... Neyse, sadece iş konuştuk. Biraz... yoğun bir sohbetti.”
Melis kaşlarını kaldırır, sinsi bir gülümsemeyle:
“Yoğun derken, birden belinden mi tuttu?”
Linanın ağzı açık kalır:
“Ne—?! Nereden biliyorsun sen?”
Melis kahkahayı patlatır:
“Hava almak için terasa çıktığımda gördüm! Ama bak bak bak, senin yüzün kiremit gibi oldu. Yazık, kadın düşmek üzeredir, ama yakışıklı ve kaslı adam ani bir refleksle onu yakalar... Ah, o filmlerdeki sahneler gibi!”
Lina başını iki elinin arasına alır, gülerek:
“Ben seninle bir daha hiçbir şey paylaşmayacağım!”
Melis kolunu Lina’nın omzuna atar:
“Amaaan, bana bak. Seninle Arda Bey arasında bir şey olacaksa bile, bu kadar eğlenmeye değer. Sadece dikkat et, adam seni düşmene bir saniye kala yakaladıysa, bırakmaz artık.”
Lina derin bir nefes alır, ama gözleri uzaklara kayar:
“Düşmemekle, düşmemeyi istemek arasında fark var bazen.”
Melis kafasını sallar, ciddi bir ifadeyle:
“Şimdi bu repliği yaz bir kenara. Romantik roman başlığı gibi oldu.”
Melis masasına döndükten sonra, Lina mutfağın pencere kenarındaki tekli koltuğa geçer. Elinde kahvesi, gözleri fincanın buğusunda kaybolur. Bir anlığına dışarıdaki gökyüzüne takılır. Hafif gri, kararsız. Tıpkı kendi içi gibi.
Kendi kendine, iç sesiyle konuşur:
“Bazen bir adım atıyorsun ve o an geri dönüş kalmıyor. Ya tutulursun... ya da tamamen kaybolursun.”
Kahvesinden bir yudum alır. Sıcaklığı ellerini yakmaz ama içini ısıtmaya yeter. Tıpkı Arda gibi.
“Ne zaman göz göze gelsek, sanki aklımdaki her plan bir kenara çekiliyor. Sanki bu oyunun kurallarını unutur gibi oluyorum. Bu iyi mi, yoksa en büyük zayıflığım mı... Henüz karar veremedim.”
Telefonu masanın kenarında bir kez daha titrer. Gelen mesaj ekranın ışığını yansıtır ama Lina bakmaz. Gözlerini yavaşça kapatır.
“Bugünlük... sadece sessizlik istiyorum.”