8.Bölüm -Gerçek-

1255 Kelimeler
Apar topar muayeneye getirdiğimiz Edwan sedyede baygın bir şekilde yatıyordu. Üzerindeki kazak kan rengini alırken Bruno ameliyat için hazırlanıyordu. Önce ellerini dirseklerine kadar farklı bir sıvı ile yıkayıp üzerine cerrahi önlük giydi. Tekrar ellerini dirseklerine kadar kahverengi bir sıvıyla yıkayıp Edwan'ın yanına geldi. Masadan aldığı metal makası gazlı bez yardımıyla temizleyerek kazağı kestiğinde Edwan'ın göğsünde morarmış ve şişmiş et tabakası duruyordu. "Neden böyle?" Bruno kanları temizlerken "Dışarıya kan akışı durmuş fakat burasının böyle görünmesi hematom (kan birikimi) olduğunu açıklıyor." derken morarmış kısmı gösterdi. Bu söylediği kulağa korkunç geliyordu. Masadan metal birkaç alet daha alıp Edwan'ın sırtını çevirdi. Gördüğü manzara onun yüz ifadesinden okunuyordu. Durum gerçekten kötüydü. "Şehir hastanesine götürelim." diye önermiştim. Bruno Edwan'a uyguladığı tedaviyi bırakmadan "Dayanamaz." diye açıkladı. Edwan'ın sırtına ne olduğunu görmek için hareketlendim. Sırtında oluşan morarma göğsündekinden daha fazlaydı. Sanki ölmüş bir bedene bakıyor gibi hissettim. Bu düşünce yüzüme üzüntüyü yerleştirirken tedirginliğimi Bruno'dan gizleyemedim. Kazağı tamamen kesip çıkaran Bruno "Şimdi drenaj ile biriken kanı boşaltacağım. Sonrasında bir gün boyunca kompresyon uygulayıp moraran bölgeyi yukarıda tutacağız. Tedaviye cevap verdiğinde fizik tedavisi ile gücünü yerine getireceğiz." diye açıklamıştı elinde tuttuğu iğneyi Edwan'a uygularken. "Şuan bilinci yerinde değil ama her an kendine gelme durumunda acıyı hissetmemesi için anestezi uyguladım." Bruno şüpheli ve meraklı bakışımdan sonra kendini açıklamıştı. Sonrasında antiseptik solüsyon alıp cımbıza benzeyen alete tutturduğu beze döktü. Bu solüsyonlu bezle morarmış bölgeleri temizledi. Drenajı yapacağı malzemeleri alıp masaya koyarken sırtında kurşunun bıraktığı yaraya iğneyi sokup bir miktar kanı çekti. Kanın biriktiği tüm bölgeye aynı şekilde iğne sokuyor ve kanı çekiyordu. Morarma hafif pembeleşmeye döndüğünde tedavinin olumlu ilerlediğini anlamıştık. Bundan sonra Edwan'ın uyanmasını bekleyecek ve fizik tedaviye başlayacaktık. Kurşunun olduğu yaraya dikiş atan Bruno "Şimdilik tedavi bu kadar. Gerisi Edwan'da." demiş ve son dikişi atıp bölgeyi bandajlamıştı. Edwan, sırtını ve göğsünü saran bandaj içinde savunmasız görünüyordu. Yüzü solgundu, dudakları kurumuştu. "Temiz havlu var mı?" Bruno sorduğum sorunun cevabı olarak yanımdaki dolabı gösterdi. Gösterdiği dolabın kapağını açıp katlanmış havlulardan birkaç tanesini aldım. Bruno'ya dönüp "Havluyu suyla ıslatıp Edwan'ın yüzünü silsem olur mu?" diye sormuştum. Kafasını olumlu yönde sallayan Bruno "Ilık suyla havluyu ıslatman daha iyi olur. Kan akışını hızlandırıp kaybettiği kanı kısa sürede kazanır." diye cevapladı. Musluğun yanına gidip açtığımda soğuk su geldi, diğer yöne çevirdiğimde sıcak su akmaya başladı. Havluyu Sıcak suya tutup her yerinin ıslandığına emin olana kadar bekledim. Kuru yer kalmadığında musluğu kapatıp havluyu sıktım ve fazla sudan kurtuldum. Havluyu katlayıp Edwan'a yaklaştım. Solgun yüzüne burukça gülümseyip ıslak havluyla baskı uygulamadan silmeye başladım. Kurumuş dudaklarını kibarca okşayıp "Beni korumak isterken bu hale geldin. Ben çok özür dilerim." diye fısıldadım. Edwan'ın Matthew'i nereden tanıdığını şuan umursamıyordum. Umursadığım tek şey onun uyanmasıydı. Sağlığına kavuştuğunda yine yanında olmak istiyordum. Anılarım sonucu onun bu hale gelmesi beni korkutmuştu. Bu korku bir şey hatırlamak istemediğim gerçeğini ortaya çıkardı. Hatıralarımın tanıdığım herkesi incitecek derecede tehlikeli olduğu kanısına vardım. Edwan'ın başına gelenler bu düşüncemin en büyük kanıtıydı. Islak havluyu masanın üzerine bırakıp sandalyede oturan Bruno'ya yaklaştım. Yanında duran bir başka sandalyeyi alıp karşısına koydum ve oturdum. Bacaklarım stresle titrediğinde durdurmak için ellerimi dizlerime koyup bacaklarımı yere bastırdım. Bu halimi fark eden Bruno "İyi misin?" diye sordu. Derince nefes alıp "İyi olmaya çalışıyorum." diye cevapladım. Bruno kafasını sallayıp "Soracak çok fazla sorun olmalı." diyerek dirseklerini bacaklarına yasladı. "Matthew'i nereden tanıyorsun?' Sorduğum soruyla yerinde doğrulan Bruno "Üniversitede sınıf arkadaşımdı. Doktor olmaktan vazgeçip işletme okumaya başladı. Ben mezun olduğumda o da işletme bölümünden mezun olmuştu. Onun önerisiyle İsveç'e taşındım. Zaten Matthew'de İsveç'te doğduğu için buraları övüp duruyordu. Kariyerimi Visby kasabasında sürdürmeye karar verdim. On yıldır arkadaşız ama bu başkan adayı olduğunu ilan ettikten sonra farklı biri olmaya başladı." diye cevapladı. Kaşlarımı havaya kaldırıp "Nasıl farklı biri olmaya başladı?" diye sordum bu sefer. Bruno iç çekip "Kaba ve insanlara zarar vermekten çekinmeyen birisi oldu. Evlenmek gibi bir amacı yoktu. Fakat bir hafta önce aniden evlendi." demişti. "Bana nişanlısı olduğumu söyledi." Kurduğum cümle Bruno'yu şaşırtırken "Bu tuhaf. Amy Miller ismi sana tanıdık geliyor mu?" diye sordu. Kafamı sallayıp "Soyadı bir şey çağrıştırmıyor ama Amy ismi bilekliğimde yazıyor." diyerek bileğimdeki bilekliği gösterdim. Bruno bilekliği inceleyip "Sen on gündür bu kasabadasın ve Matthew henüz bir hafta önce evlendiği halde sana kendisinin nişanlısı olduğunu söylüyor. Evlendiği kadının adı da senin bilekliğinde yazıyor. Mia sence de her şey tesadüf olamayacak kadar garip değil mi?" diye sorarak beni şüpheye düşürmüştü. Haklıydı. Bir isim tesadüf olsa bile Matthew'in bana nişanlısı olduğumu söyleyip kaybolmamın üçüncü gününden sonra evlenmiş olması tesadüf olamazdı. Özellikle bilekliğimde yazan isimle onun evlendiği kadının isminin aynı oluşu tek gerçeği ortaya çıkarıyordu. "Amy benim ablam." Söylediğim itiraf Bruno'nun kafasını karıştırırken "Tehdit notunu hatırlıyor musun?" diye sordum. Kafasını olumlu yönde sallayan Bruno "Evet ama o notun Matthew'e yazıldığı ortaya çıktı. Aday olmasıyla birçok kişiden buna benzer tehditler alıyor." diye cevapladığında kafamı sallamakla yetindim. Bruno saçlarını düzeltip "Sen Mia Miller'sın." diye açıkladı. "Artık soyadını biliyoruz. Hafızanı yerine getirecek birçok şeye ulaşabiliriz. İnternet aramalarına bakalım. Bir şeyler bulmamız mümkün, çünkü baban ünlü bir iş adamı." Gözlerimi kırpıştırıp "Babamı tanıyor musun? Yani bu demek oluyor ki beni ona götürebilirsin." diye sordum merakla. Bruno'nun yüz ifadesi değişirken "Matthew babanın ortağı olduğu için ismini ve pozisyonunu biliyorum. Maalesef seni babana götüremem Mia." demişti. Sorgulayan bakışlarımı gizlemeyip "Neden?" diye sormuştum. Hafifçe öksürüp boğazını temizledikten sonra "İki hafta önce öldü." diye cevaplamıştı soğukkanlılıkla. Ne hissedeceğimi bilemiyordum. Hatırlamadığım birinin üzüntüsünü duyabilir miydim? Ki zaten babamı hatırlamadığım için üzüntü duyarken şimdi öldüğünü öğrenmek bana ne hissettireceğimin sınavını verdiriyordu. Anımsadığım birkaç hatıralarda babamın hep ablamı desteklediğini biliyordum. Belki de babamla aramız iyi bile değildi. Düşünmeden edemediğim diğer konularda da tahminlerimi sürdürüyordum. Acaba bir sıkıntım olduğunda ona mı koşuyordum? Aramız nasıldı? Bunun gibi yanıtını alamayacağım çok fazla soru vardı. "Benim kaybolduğumu ve hafızamın yitip gittiğini görmemesi onun için iyi oldu." Kurduğum cümleye hak vermek istedim. Bugünden on dört gün öncesine kadar belki babamın yasını tutuyordum. Belki de onu kaybetmiş olmam beni üzmemişti. Hayatıma belkiler yön verirken rahatsız oldum. Bir şeyler hissetmek çoğu zaman anımsamamız gereken konular üzerineydi. Şuan hatıralarım beni terk ettiği için duygusuz hissediyordum. "Ya daha kötü şeyler gördüyse." Bruno, bu söylediğiyle içime şüphe düşürmüştü. "Nasıl yani?" Bu soru şüphelerimin arasında sorduğum meraklı bir soruydu. Bakışlarında ki parıltı artarken "Her şey çok şüpheli Mia." diye açıklamıştı. Ona hak verdim. Üst üste yaşanan bu şeyler fazlasıyla şüpheliydi. Babamın ölümünden dört gün sonra ıssız ormanda yaralı olarak uyanmam ve hafızamı kaybetmem, ardından benim üç günlük yokluğumdan sonra nişanlım olduğunu iddia eden adamın ablamla evlemesi. Tam on gün sonra bu adamla karşılaşmam gibi her şey garipti. Sanki birisinin kuklasıydım ve beni nasıl yönlendirirse o şekilde ilerliyordum. "Mia." Edwan'nın hırıltılı sesi acısına eşlik ederken benim adımı söylemişti. Telaşla sandalyeden kalkıp yanına gittim ve hareket ettirmeye çalıştığı elini tuttum. Elimin sıcaklığı Edwan'ın soğumuş avuç içini ısıtırken acıyla buruşturduğu yüzüne baktım. Gözlerini sımsıkı kapatmıştı. "Hey! Sakin ol koca adam, ben yanındayım." Onu sakinleştirmek için kurduğum bu cümle işe yaramıştı. Yerinde kıpırdanmayı bırakıp gözlerini açtı. Mavi irisleri benim gözlerimi bulduğunda içimi ısıtmıştı. Bakışlarındaki mahcupluk kalbime hükmedebilirdi. "Özür dilerim." Zar zor söylediği iki kelimede sesindeki güçsüzlük açıkça tam olarak kendini iyi hissetmediğini kanıtlıyordu. "Edwan, neden?" Sorduğum soruyu "Seni otele götürmeseydim. Bu kadar sıkıntıya neden olmayacaktım." diye cevapladı. "Saçmalama Edwan. Şuan düşüneceğin tek şey sağlığın. Bu olanların suçlusu Matthew." demiştim Edwan doğrulmak için hareketlendiğinde Bruno "Bunu yapma, bu şekilde uzanıp gücünü toplamalısın." diyerek araya girdi. Onun sözünü dinleyen Edwan "Onu hatırladın." dedi fısıldayarak. Dediğini duymuştum. Söylediği cümlenin vurgusunda ve kendi sesinde bir burukluk vardı. "Onu tanıyor musun?" Sorduğum soru onu düşünmeye teşvik etmişti. Onu tanıdığını biliyordum. Baygın numarası yaparken birçok şeyi duymuştum ama Edwan'ın kendisinin itiraf etmesini istiyordum. "Evet tanıyorum. Senide tanıyorum." Bana itiraftan fazlasını vermişti. Ben hafızamı kaybettiğimde zaten o beni tanıyordu ve bana bunu söylememişti. ... Bölüm sonu
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE