Sekizinci Bölüm

3396 Kelimeler
James, çalışma odasına girdiğinde kaçınılmaz sonun yaklaştığını biliyordu. Ellie ile bir öğleden sonra geçirmek zorundaydı. Lanet olsun! İki gündür Ellie’den uzak durabilmek adına insanüstü bir çaba sarf etmişti ve bu hiç de göründüğü kadar kolay olmamıştı. Kız, gündüzleri sürekli aklında olması yetmezmiş gibi, bir de geceleri rüyalarına giriyordu. James kafayı yemek üzereydi ve bu işkenceye daha ne kadar dayanabileceğinden emin değildi. Lanet olasıca kadın bu kadar güzel, seksi, masum, dik başlı ve, ve, tapılası olmak zorunda mıydı? Burnunun tam üstünde kocaman bir ben olsa mükemmel olurdu mesela. Ya da gözleri biraz birbirine yakın. İnleyerek kafasını önündeki masaya vurma isteğini geçiştirmeye çalıştı. Gerçekten de kafayı yiyordu. Bir dahaki sefere bu kadar çekici bir kadını işe almaya çalışırsa, ertesi gün kendini vuracaktı. Ya da kadını vuracaktı. Ne de olsa kendisi bir markiydi ve bu işten kolaylıkla sıyrılabilirdi. James düşüncelerinin gittiği yönü dehşetle fark ettiğinde tekrar inledi. Bu kadın ona hiç ama hiç iyi gelmiyordu. Onu öpmenin anısı hala o kadar canlıydı ki, tıpkı sonrasında söylediği sözler gibi. Onu yatağını ısıtmaya layık bulmamıştı. Onu! James’i! Graham Markisini! Tüm kadınların peşinden koştuğu ve ona adeta taptığı adamı! Biraz daha kendisini övmeye devam ederse sanırım ego patlamasından ölecekti. Bu kadın çok değişikti, ilgi çekiciydi ve Tanrı aşkına James’i deli ediyordu! *** Ellie yarınki Pembroke balosunu düşündüğünde yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu. Uzun zamandır Pembroke’ların evine girmeyi planlıyordu ama buna bir türlü fırsat bulamamıştı. Artık eve gizlice girmesine bile gerek kalmamıştı, resmen oraya davetliydi! Şaperon olmanın hırsızlık işine bu kadar yarayacağını bilseydi, çok önceden evden ayrılıp iş aramaya başlardı. Neyse ki Margaret onu köşeye sıkıştırarak sindireceğini sanmak gibi bir yanılgıya düşmüştü. Kont Pembroke iyi bir dersi hak ediyordu. Gittiği tek baloda çocukları hakkında söylediği şeylere kulak misafiri olmak bile Ellie’nin tüylerini diken diken etmişti. Ellie, Lizzie’nin sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. “Sonunda! Bir an için hiç gelmeyeceğini sanmıştım James!” Ellie tüm tüylerinin diken diken olduğunu hissetti. Bu adamı gördüğü her an böyle hissediyordu ve Ellie bu histen hiç ama hiç hoşlanmıyordu. Onun nesi vardı böyle? Acaba nefret ettiği bir türle aynı ortamda bulunmak onu hasta mı etmişti? Çünkü Ellie ne zaman James’i görse kalbi hızlanıyor, tedirgin hissediyor ve bir yandan da sıcaklamaya başlıyordu. Bu bir tür alerji miydi acaba? “İşte geldim Lizzie. Siz de hazırsanız çıkabiliriz.” Lizzie sevinçle zıplayarak Ellie’nin yanına geldi ve koluna girdi. “Hadi o zaman eğlence başlasın! Hadi Teemo sen de bir eğlenceyi hak ettin kızım.” “Teemo da mı bizimle geliyor?” Lizzie yüzünde kırgın bir ifadeyle baktığında James her ne kadar kardeşini kırmaktan nefret etse de o köpekten hiç hoşlanmadığını düşündü. Koskocaman simsiyah tüylü bir şeydi işte. Üstelik ilginç bir şekilde James’e düşkündü. Tıpkı Ellie’ye düşkün olduğu gibi. “Tabi ki Teemo da gelecek. Onun da biraz eğlenmeye hakkı var.” James gözlerini devirse de kardeşinin bu isteğine karşı çıkmadı. Longfield park göründüğünden çok daha güzeldi. James onları önce hafif bir tepeye çıkarmıştı. Tepede durup baktıkları zaman Ellie’nin nefesi kesilmişti. Arazi, göz alabildiğince uzanıyordu ve tam ortasından bir nehir akıyordu. Derenin kenarlarında kır çiçekleri, baharın tüm canlılığını ortaya koymak ister gibi göz kırpıyorlardı. Ellie kelimenin tam anlamıyla büyülenmişti. “Burası mükemmel. Tıpkı cennetten bir köşe gibi.” Ellie’nin huşu dolu melodik sesi kulaklarına dolduğunda James de tam olarak gözlerini diktiği manzara hakkında aynı şeyi düşünüyordu. Ellie’nin yüzü hakkında. Sanırım James şu anda kalp krizi geçiriyordu. Bu kadına her baktığında daha da mı güzelleşiyordu yoksa James bir nevi ihtiyaç krizine mi girmişti. Ellie, arazilerine bakarken yüzünde oluşan ifade ile çok daha genç ve çok daha güzel görünüyordu. Güneş altın gibi saçlarını parlatıyor, sağlıklı teni ışıldıyordu. Cildi pürüzsüzdü ve hafif bir pembeliği vardı. Dolgun ve kırmızı dudakları ise öpülmek için davetiye çıkarıyordu sanki. James yeniden uyarılmaya başladığını hissettiğinde Ellie’ye bakmaktan vazgeçti. Kız kardeşinin önünde yapamayacağı şeyler vardı ve Ellie’yi baştan çıkarıp onun o tatlı vücudunun kendi vücudu altında kıvranmasını sağlayana kadar ona dokunmak da bu listenin muhtemelen en başında yer alıyordu. Bu kız kesinlikle yirmi yedi yaşında olamaz diye düşündü James şehvetini biraz olsun dizginlemeye çalışırken. Charles’tan henüz ses çıkmamıştı ama yarın onunla görüşmek için fırsatı olacaktı ve neler bulabildiğini ciddi anlamda merak ediyordu. “Gerçekten de çok güzel değil mi?” Lizzie, küçük bir çocuk gibi neşeyle ellerini çırptığında James ona gülümsemeden edemedi. Her ne kadar şeytana bile pabucunu ters giydirecek bir kız kardeşi olsa da James onu seviyordu. Onun saçının telini dünyadaki hiçbir şeye değişmezdi. “Nehri görüyor musun Ellie! Küçükken orada oynamayı çok severdim ve her defasında James beni gelip çamurların içinden çekmek zorunda kalırdı.” Lizzie, çocukluklarına ait bu anıyı anlatırken kıkırdayınca Ellie de istemsizce gülmeye başlamıştı. James ise yaramaz bir çocuk gibi sırıtıyordu. “Ama bir keresinde onu papazın kızıyla nehirde…” Lizzie’nin cümlesini tamamlamasına izin vermeyen James hızla kız kardeşinin üzerine atlayınca, Ellie şaşkın bir şekilde onlara bakmaya başladı. “Bu kadarı yeterli Lizzie. Daha fazla detaya girmeye gerek yok.” James’in gizli bir tehdit taşıyan sesini duyan Lizzie daha da fena kıkırdamaya başlayınca James’in sevgili kardeşini boğazlamamak için kendini sıkması gerekti. Hayır o değil, anne babası geziden döndüklerinde kesinlikle Lizzie’nin yokluğunu fark ederlerdi bu yüzden şimdilik kardeşini öldürmemesi daha mantıklıydı. Elbette yalnızca şimdilik. “Ama daha Richard, Charles ve senin nehrin kenarında yaptığınız çıp…” James bir kez daha bir atmaca gibi uçarak kardeşinin üzerine atladığında bu defa biraz daha sert davranmış olabilirdi. Ama bu umurunda değildi. “Lizzie! Biraz daha konuşursan ben de senin çocukluğunla alakalı anıları anlatmaya başlayacağım haberin olsun.” James, bir yandan kardeşinin ağzını Ellie’ye çaktırmadan kapatmaya çalışırken, bir yandan da zoraki olduğu fena halde belli olan bir gülümsemeyi suratına oturtmaya çalışıyordu. Başarılı olamamıştı orası ayrı meseleydi. “İstediğini anlatabilirsin abiciğim. Ben senin gibi geçmişimden utanmıyorum.” Lizzie en sonunda abisinin elinde kurtulmuş ve ondan aralarında güvenli bir mesafe kalacak şekilde uzaklaşmıştı. Ne de olsa akıllı kızdı. Ancak James’in yüzünde oluşan hain gülümseme nedense birden Lizzie’nin bile tüylerinin diken diken olmasına sebebiyet vermişti. “Emin misin Lizzie. Hani senin şu kurbağanla yaptığın, neydi ismi Harold mıydı Henry miydi?” James bu noktada duraksayarak elini çenesine koyunca Lizzie onun ne söyleyeceğini anlayıp bu kez biraz önce tıpkı abisinin yaptığı gibi hızla onun üzerine atladı. “Abiciğim! Artık daha fazla kirli çamaşırlarımızı ortaya çıkarmayalım istersen ne dersin? Böylece bana yeni bir şaperon aramak zorunda da kalmayız.” Lizzie’nin muzip gözlerini Ellie’ye dikmesi üzerine James de onun baktığı yöne döndü ve onu gördü. Ellie resmen şoka girmiş bir şekilde, gülmekle gülmemek arasında kalmış kendini sıkıyordu. James ona hak veriyordu, şu an muhtemelen bir Marki ve Dük kızından daha çok haylaz çocuklara benziyor olmalılardı. Özellikle de Lizzie elleriyle James’in çenesini tutmaya çalışırken. “Bayan Smith. Lütfen bugün yaşananları aile geneli için referans almayın. Annem ve babam başta olmak üzere, büyük iki kız kardeşim de gayet aklı başında insanlardır. Hatta ikisinin de gayet saygın birer evliliklerinin olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim.” James yeniden bir Marki havasına bürünüp gayet sakin bir şekilde açıklama yapmaya başlayınca Ellie artık daha fazla kendini sıkamadı ve kahkahayı patlattı. Bir leydiye hiç de yakışmayacak şekilde karnını tutarak gülerken, bu defa şaşkınlıkla bakma sırası Lizzie ve James’deydi. “Sonunda onu da kendimize benzettik.” Lizzie, endişeli gözlerle abisine iyice sokularak fısıltıyla konuşunca, James de onu onayladığını belirtircesine tek kaşını kaldırdı. “Hâlbuki pek de aklı başında bir kıza benziyordu.” James, sanki taziyelerini sunarmış gibi kederle konuşunca bu defa Lizzie de kıkırdamaya başlamıştı. Ellie ise biraz olsun sakinleştiğinde elleriyle gözlerindeki yaşı silmeye çalışıyordu. “Siz ikiniz…” Ellie, gülmekten yaşarmış gözleri ve kızarmış yanaklarıyla birlikte neşeyle ona bakarken James onu muhtemelen ilk defa bu kadar katıksız bir şekilde mutluyken gördüğünü düşündü. Bu düşünce nedensiz yere huzursuz hissetmesine neden olmuştu bu yüzden kaşlarını çattı. Ellie ise James’in çatılan kaşlarına aldırmadan gülümsemeye devam etti. Adamın dengesiz bir yapısı olduğunu kabullenmişti ve artık çok da kafaya takmıyordu. Kendi çapında istediği kadar dengesiz olabilirdi. “Gerçekten de delisiniz!” Ellie cümlesini tamamladıktan sonra yeniden neşeyle kıkırdamaya başlayınca Lizzie de kendini tutamadı. Bir yandan kıkırdarken bir yandan da Ellie’ye yaklaşan Lizzie, onun bir an kuşkulu gözlerle kendisini süzdüğünü gördü ancak bu olay yalnızca yüzündeki gülümsemenin daha da genişlemesine neden olmuştu. “Evet deliyiz ama sen de bizi seviyorsun değil mi?” Lizzie’nin sevgi isteyen bir çocuk gibi çıkan sözlerine gülerek karşılık veren Ellie “Evet sizi seviyorum.” Dedi ve o an aslında ne dediğini anlayarak ağzını kapattı. “Kahretsin!” Lizzie, Ellie’yi tuzağa düşürmenin keyfiyle pis pis sırıtırken, James de gülmemek için kendini fazlasıyla sıkıyor gibi görünüyordu. Hatta öyle sıkıyordu ki, biraz sonra infilak ederek tüm soylu zerrelerinin dört bir yana dağılmasına neden olacaktı. Ellie ünlü bir ressamın renk paletindeki gibi kırmızın tüm tonlarını hızlı bir geçişle yüzüne yansıtırken, James de gülümsemesini öksürüğe dönüştürmüştü. “Öyle demek istemedim.” Ellie’nin ağlayacakmış gibi çıkan sesiyle James’in öksürüğü daha da şiddetlenirken, Lizzie artık açıkça gülmeye başlamıştı. “Bizi sevmiyor musun yani?” Lizzie bu defa sanki kalbinden yaralanmış gibi üzüntüyle bakınca Ellie daha da panikleyerek “Hayır! Yani evet! Kahretsin Lizzie kes şunu!” diye bağırmaya başladı. Bu noktada artık kimse ne Lizzie’nin ne de James’in kahkahalarını durdurabilirdi muhtemelen. İkili kahkahalarla gülerken Ellie de kollarını göğsünde birleştirmiş, kaşlarını çatarak sinirle ayaklarını yere vuruyordu. “Bitti mi?” Aradan geçen beş dakikada James ve Lizzie halen gülmeye devam ettikleri için Ellie artık bu soruyu sorma ihtiyacı hissetmişti yoksa bu iki deli kardeş sabaha kadar susmayacaklarmış gibi gözüküyorlardı. “Biraz daha.” Tüm kahkahalarının arasında bunu zorlukla söyleyen Lizzie idi ve Ellie onun bu cevabından hiç hoşnut değildi. “İyi o zaman siz gülmeye devam edin ben nehre gidiyorum. Hadi gel Teemo.” Ellie bunu söyledikten sonra hala kıkırdayan ikiliye sinirli bir bakış attı ve nehrin bulunduğu tarafa doğru ilerlemeye başladı. Neredeyse yolu yarıladığında koluna temas eden bir sıcaklıkla dikkati dağıldı ancak aynı anda gözüne ilişen sarı saçlardan o temasa neden olan kişinin kim olduğunu anladığı için yüz vermedi. “Ellie?” Lizzie’nin yavru köpek gibi masumca çıkan sesi Ellie’nin tek bir noktasını bile etkilemezken, hoşnutsuzca bir “Hımm” sesi çıkararak Lizzie’ye karşılık verdi. “Hadi ama Ellie.” Lizzie, bu defa taktik değiştirip onun kolunu da okşamaya başlayınca Ellie birazcık yumuşadığını hissetti. Ama yalnızca birazcık. “Lütfen benimle konuşma Lizzie!” Ellie’nin neredeyse homurdanmaya çok yakın çıkan sesiyle iyice dudakları düşen Lizzie’nin gözleri de mi dolmuştu sanki? İşte bu Ellie’nin zayıf noktasıydı. Ne olursa olsun bu kızın böyle üzgün görünmesine gerçekten dayanamıyordu. Kahretsin! Muhtemelen tanrı annesi olacak o pislikten aldığı tüm annelik sevgisini Ellie’nin içine koymuştu. Bir de üstüne Lizzie gibi bir haylazı başına musallat etmişti. Ellie ne yapabilirdi ki? “Tamam, pekâlâ.” Ellie derin bir nefes alıp iç çekince Lizzie de aniden aydınlanan bir Londra sabahı kadar parlak gözüküyordu. Ellie o an bu kızı gerçekten sevdiğini düşünerek gülümsedi. James ise dikkatle ikiliyi izlerken Ellie’nin Lizzie’ye yüzünde büyük bir sevgiyle baktığını gördü ve onun bu haliyle James’in kalbi ısındı. Görünüşe bakılırsa James’in vücudunda bu kadının ısıtamayacağı yer yoktu. James derin bir iç çekişle başını iki yana salladı ve ikiliyi takip etme işine geri döndü. “Lizzie, sence James’e acısak mı? Bugün nedense daha insancıl gözüküyordu.” Ellie, biraz önce tepedeyken James’in yüzünde oluşan sevgiyi ve katıksız mutluluğu gördüğünde kalbinin biraz olsun yumuşadığını fark etmişti. Adam kendini beğenmişin önde gideni olabilirdi ancak ailesine düşkün olduğu her halinden belliydi. Özellikle kardeşine olan bakışları onun sevgisini çok net bir şekilde ortaya koyuyordu. Aile Ellie’nin zayıf noktası olduğu için de bir an belki de çamura bulama işini yeniden düşünmeleri gerektiğini fark etmişti. Ancak Lizzie’nin şaşkın bakışlarını ona çevirmesiyle birazcık rahatsız olmuştu. “Gerçekten mi? Sen de mi Ellie?” Lizzie’nin yüzündeki kuşkulu ifade Ellie’nin içten içe rahatsız hissetmesine neden olmuştu. Bu kız neden sanki çağlar öncesi bir yaratığı incelermiş gibi dikkatle kendisine bakıyordu ki sanki? “Ne ben de mi Lizzie? Ne saçmalıyorsun sen?” Ellie huzursuzluğunu kaşlarını çatarak dışarıya yansıtırken, Lizzie de daha çok yeniden kıkırdamaya başlayacakmış gibi gözüküyordu. “James’in cazibesine sen de mi kapıldın yoksa? Abim gerçekten istediğinde bir kadını cazibesiyle bayıltabilme gücüne sahip çünkü. Bunu birinci elden yaşadığım için biliyorum.” Ellie, Lizzie’nin büyük ihtimalle doğru söylediğini biliyordu ancak James Graham’ın onu cazibesiyle bayıltabileceği bir gün asla gelmeyecekti. Bundan da adının Eleanor olduğu kadar emindi. Bu yüzden suratına kendini beğenmiş bir gülümseme oturtarak konuşmaya başladı. “Eğer bir gün James’in cazibesiyle bayılırsam, lütfen eline bir tabanca al ve beni öldür Lizzie. Böylece beni büyük bir ıstıraptan kurtarmış olursun.” Ellie’nin sesi alaycı çıkmıştı ancak söylediklerinde ciddi olduğu anlaşılıyordu. “Merak etmeyin Bayan Smith öyle bir acı çekmenize gerek kalmayacak çünkü asla cazibemi sizi bayıltmak için kullanmayacağım. Şayet bir gün kullanacak olursam bilin ki bunu çok yüce bir amaç uğruna yapmak zorunda kalmışımdır. Mesela İngiltere’nin geleceği mevzu bahis olursa belki yalnızca sizi bayıltmayı denerim.” Ellie, James’in buz gibi sesini duyduğunda vücudundaki her zerrenin içine buz doldurulmuş gibi kaskatı kesildiğini hissetti. Adam aristokratlığının hakkını kesinlikle veriyordu ve bu sesle konuştuğu herhangi bir canlının onu dinlememek gibi bir şansı yoktu. Tabi Ellie asla herhangi bir canlı olmamıştı. “Ben de belki insanlar bir gün uçarlarsa cazibenizin karşısında bayılmış gibi yapabilirim.” Ellie, bunu söylerken cesurca arkasını dönüp gözlerini James’in bugün daha çok mavisi ortaya çıkan gözlerine dikmişti. Bunun büyük bir hata olduğunu anlaması ise yaklaşık olarak aynı saniyelere tekabül ediyordu. “Demek öyle Bayan Smith.” James, tehlikeli bir şekilde yavaşça Ellie’ye yaklaşırken, Ellie de bir adım geriye kaçmamak için kendini sıkmak zorunda kalmıştı. Ancak öleceğini bilse o kendini beğenmiş züppenin karşısında geri adım atmayacaktı. “Aynen öyle ekselansları.” Ellie’nin James’in unvanını söylerken alaycı bir şekilde konuşmuş olması James’in sinirlerinin birazcık daha yükselmesine neden olmuş gibiydi çünkü biraz önce açık bir gökyüzünün mavisine sahip olan gözleri artık daha çok fırtınalı bir gökyüzünü andırıyordu. Ellie itiraf etmeliydi ki fırtınaları pek sevmezdi ama hala geri adım atmamakta kararlıydı. “Daha önceki işverenlerinizin bu uzun dilinizle alakalı uyguladığı herhangi bir yöntem var mıydı peki Bayan Smith?” James, bunları söylediğinde Ellie’nin dibine kadar sokulmuştu ve gözlerini de onun dolgun dudaklarına dikmişti. James bu manzaradan zevk alırken, Ellie erkekler ve onların sapıklıklarıyla ilgili sinirlenmekle meşguldü. “Daha önceki işverenlerimin hiçbirinin benim dilimle ya da dudaklarımla bir sorunu olmamıştı ekselansları.” Ellie’nin kinayeli konuşması üzerine James kaşlarını çatarak gözlerini Ellie’nin dudaklarından çekip gözlerine dikti. “Bu gerçekten şaşırtıcı, Bayan Smith. Çünkü gerçekten de çok ilginç bir diliniz var.” James, bu defa kendine has özgüveniyle birlikte Ellie’ye biraz tepeden bakmaya başlamıştı. Ancak biraz fazla tepeden baktığı için Ellie’nin tepesinde toplanan sinirlerini görmemiş olması yüksek olasılıktı. “Dilimle ilgili bu kadar net fikirlerinizin olması gerçekten şaşırtıcı.” Ellie de lafın altında kalmayarak tek kaşını kaldırmıştı ancak bu hareketi James’in kaşlarının daha fazla çatılmasına neden olmaktan başka bir işe yaramamıştı. James, Ellie’ye doğru eğilerek bu defa fısıltı ile konuşmaya başladı. “Yakından inceleme fırsatım oldu ve kesinlikle oldukça ilginç olduğunu bir kere daha belirtmek istiyorum. Baharatlı bir bal tadında. Ne kadar ironik değil mi? Tıpkı sizin gibi.” Ellie, James’in onun dilinin tadından bahsetmesi üzerine hafifçe ateşinin yükselmeye başladığını hissetti ancak neyse ki açık havadaydılar. İkisi biraz sonra alev alacakmış gibi tartışırken, Lizzie’nin de onları merakla izlediğinin farkında değillerdi. Ancak Lizzie yüzünde kendini beğenmiş bir ifade ile bu iki delinin tartışmalarını izliyordu. Daha önce hiçbir kadın James’i Ellie kadar zorlamamıştı ve bu durumun abisinin sinirini ne kadar bozduğunun farkındaydı Lizzie. Bu yüzden Ellie’yi daha fazla sevdiği bile söylenebilirdi. Pek sevgili abisinin hayatında birazcık meydan okumaya ihtiyacı vardı ve Ellie bu meydan okumayı ona seve seve veriyordu. Bir noktada James Ellie’ye eğilip fısıldayınca Lizzie de merakına yenilip onlara daha fazla yaklaşmıştı ancak pek sevgili abisi o kadar kısık sesle konuşuyordu ki Lizzie tek kelimesini bile anlamamıştı! Lanet olsun! Lizzie o sinirle kendini tutamayıp neredeyse Ellie ve James’e yapışacak kadar diplerine girince, James aniden “Lizzie!” diye bağırdı. Bu yüksek sesle bağırtı hem Ellie’nin hem de Lizzie’nin duyma yetilerini olumsuz anlamda etkilerken, Lizzie istemsizce yüzünü buruşturup kaşlarını çattı. “James! Tanrı aşkına bu kadar yüksek sesle bağırmak zorunda mıydın?” James, günün on sekiz saati öldürmek istediği ancak geriye kalan altı saatte onu ne kadar sevdiğini hatırlayarak bu isteğine gem vurduğu kız kardeşine kaşlarını çatınca, Ellie de ondan bir adım uzaklaşmıştı. James mutsuz bir şekilde somurtarak bu defa Ellie’ye göz attı ancak kızın yüzündeki kırmızılık dışında başka bir yaşam belirtisi yoktu. “Neden sen de sinsi bir gelincik gibi dibimize sokuluyordun o zaman?” James’in suçlayan sesi karşısında Lizzie yeniden küçük çocuk gibi dudaklarını düşürünce, James içinde oluşan merhamet duygusunun burnuna bir yumruk sallayıp onu içindeki en karanlık zindana tıktı. Lizzie her böyle yaptığında yumuşayacak olursa, yakında dukalığı da elinden alması an meselesiydi. “Çok önemli bir şey konuşuyor gibiydiniz ben de merak ettim.” Lizzie’nin çocuksu sesiyle James’in biraz önce karanlık zindana tıktığı merhamet duygusu ortaya çıkmak için çabalamaya başladı. Ancak James ona izin vermedi. “Her şeye burnunu sokma Lizzie.” James bunları söyledikten sonra sert bir şekilde arkasını döndü ve nehir kenarına doğru yürümeye başladı. Arkasında iki tane öfkeli kadın bıraktığını biliyordu ancak onun bilmediği şey, iki öfkeli bayanın gazabından korkması gerektiğiydi. “Hala ona acıma konusunda kararlı mısın Ellie?” Lizzie’nin öfkeli sesi onun düşüncelerini böldüğünde, Ellie de tam olarak James’i neresinden yaralasam diye düşünüyordu. “Hadi gidip ona haddini bildirelim Lizzie.” Ellie’nin de hain bir şekilde gülümsemesi ile ikili birbirine göz kırptı ve James’in bulunduğu tarafa doğru ilerlemeye başladılar. James, nehrin kenarından hafif çamurlu bir alanın biraz ilerisinde duruyordu ve gözlerini dikmiş suya bakıyordu. Çenesini sıktığı kızların bulunduğu mesafeden bile belli oluyordu ancak bu kızların zerre kadar umurunda değildi elbette. “Zaten işi biz yapmayacağız, Teemo yapacak.” Lizzie’nin hain sesini duyan Ellie de hain bir şekilde gülümsedi. “Hadi o zaman oyun başlasın.” Ellie’nin söylediklerinden sonra Lizzie onu göz kırptı ve ardından Teemo’ya döndü. Teemo sahibin yüzüne hevesle baktıktan sonra onun bir baş hareketiyle sanki bütün gün bunu bekliyormuş gibi hevesle James’in üzerine doğru koşmaya başladı. Lizzie biraz sonra tanık olacağı sahnenin tadını çıkarmak istercesine mutlulukla gülümsedi ve gözlerini James’e dikti. James, çok sinirli olmasaydı muhtemelen hemen yan tarafından ona koşan kocaman simsiyah tüylü bir yaratığı fark edebilirdi ancak ne yazık ki James oldukça sinirliydi ve dikkati fazlasıyla dağınıktı. Ya da bu durumda Ellie belki de iyi ki James sinirliydi demeliydi çünkü Teemo hedefine yaklaştıkça daha hevesli koşmaya başlamıştı. Ellie hayvanların gülümsemeyeceklerini bilmese onun sırıttığını düşünebilirdi. En sonunda Teemo yeterli yakınlığa geldi ve… “Kahretsin!” James’in kükremesi duyulduğunda Teemo James’i çamurluk alana yatırarak üstüne çıkmış ve mutlulukla adamın yüzünü yalıyordu. Ellie muhtemelen bu köpeği daha önce hiç bu kadar mutlu görmemişti. “Lizzie kıkırdamayı bırak ve şu lanet köpeğini çağır hemen!” James bir yandan Teemo’yu kendinden uzaklaştırmaya çalışırken bir yandan da Lizzie’ye bağırıyordu. Ancak Lizzie’nin onu dinlemek gibi bir niyetinin olmadığı ortadaydı. Ellie ise ellerini ağzına kapatmış kahkaha atmamak için kendisiyle savaşıyordu ancak ağzından arada sırada kaçan kıkırtılar onun güldüğünün mü yoksa boğulduğunun mu göstergesiydi pek emin olamıyordu. “LIZZIE!!!!!!” James en sonunda muhtemelen tüm Montrose Düklüğünü sarsacak şekilde bağırınca en sonunda Lizzie insafa gelip Teemo’yu yanına çağırdı. James, köpek üzerinden kalkınca hışımla ayağa fırladı ve Ellie’nin şimdiye kadar gördüğü en ölümcül bakışlarla Lizzie’ye bakmaya başladı. Ellie kabul etmeliydi ki onu daha önce hiç bu kadar sinirli görmemişti ancak Lizzie sanki bundan pek de etkilenmemiş gibiydi. “Seni dizime yatırıp döveceğim Lizzie!” James, yüzünün çeşitli yerlerine bulaşmış köpek salyasıyla karışık çamurla pek de ciddiye alınacak birisine benzemiyor olabilirdi ancak adamın hakkını vermek gerekirdi. Gerçekten sesi ürkütücü çıkmıştı. “Ama abiciğim ben bir şey yapmadım ki.” Lizzie’nin masum sesiyle birlikte Ellie şaşkınlık seviyesinde hızlı bir artışla birlikte ona döndü. Bu kız gerçekten de şeytana pabucunu ters giydirirdi. “İkimiz de gerçeği biliyoruz Lizzie!” Lizzie, Ellie gerçeği bilmese onun bile inanacağı kadar masum görünürken, James de sanki bir an tereddüt yaşıyormuş gibi ellerini saçlarından geçirdi. Ancak bunu yapması kesinlikle büyük bir hataydı çünkü elindeki çamuru olduğu gibi saçına bulaştırmıştı. İşte şimdi tam anlamıyla çamura bulanmıştı ve bu haliyle Ellie artık tutamadığı kahkahasını serbest bıraktı. “Kahretsin! Lizzie seni bir gün öldüreceğim!” James yeniden sinirlenerek bağırmıştı ve Lizzie halen bir melek kadar günahsız görünüyordu. James ona bir kez daha baktı ve “Elizabeth Graham! Yarın Pembroke balosuna gitmiyorsun! Cezalısın!” James bunları söyledikten sonra Lizzie ve Ellie aynı anda “Hayır!” diye bağırdılar. James onlara son bir ölümcül bakış attıktan sonra cevap verme gereği duymadan hızla eve doğru ilerlemeye başladı. Ellie ise onun arkasından bakarken “İşte bu hiç iyi olmadı.” Diye söylendi. Lizzie ise aynı şekilde ona onay verircesine başını sallıyordu. “Sen merak etme Ellie. Biz o baloya gideceğiz.” Lizzie bunları söyledikten sonra Napolyon’u def etmeye giden vatansever bir asker gibi azimle James’in arkasından yürümeye başladı. Ellie’ye düşen ise, derin bir nefes alıp birbirlerini öldürmediklerinden emin olmak için bu iki delinin peşlerinden gitmekti.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE