‘Severek ayrılmış çiftler için aşk, bitmiş bir hikâyenin son sayfasını defalarca okumaktır.
Resmen “bitti” denmiştir ama kalp o kararı imzalamaz. Telefon rehberinden silersin, ama ezbere bildiğin numarayı zihninden silemezsin. Onu görmek istemezsin ama sosyal medyada son görülmesini kontrol etmekten de vazgeçemezsin.
Gözlerini kapatsan da gitmez, başka bir ses duysan da onun yankısı çınlar kulağında. Mantığın “yeter” derken, kalbin çoktan bir savaş başlatmıştır içinde. Mantık kaybeder, gurur susar, kalp inat eder.
Çünkü ayrılık, sevginin bittiği anlamına gelmez; bazen sadece iki kişinin aynı yarayla baş edemediğini gösterir.
Ve en acısı şudur:
Onu kaybetmekten korkarken, aslında en çok kendini kaybedersin.
Ama yine de…
Bazen insan en büyük yarasını, en çok sevdiği yerden alır. Ve o yara, zamanla kabuk bağlasa da izini hep taşır.’
Evin’de en sevdiğinden aldığı yaranın izini hep taşıyacaktı. Çok sevmişti Tufan’ı. Onun için gözünü hep karartmıştı. Tufan’da aynı şekilde sevmişti. Ya da sevmemişti, bilemiyordu. Çünkü eğer kendisi kadar sevse neden onu aldatsın ki?
Evin belkide bu yüzden bir türlü atlatamıyordu bazı şeyleri. Ailesi karşı geldiği halde, sevgisinden asla vazgeçmemişti o. Tam artık işler rayına oturuyor derken, Tufan’ın o kızla öpüştüğünü görmek, her şeyi alt üst etmişti. Evin’i de aynı şekilde.
Tufan ne kadar gördüğün gibi değil desede, Evin buna hiç inanmamıştı. Hatta gidip o kızla konuşmuştu. Kızda yıllardır sevgili olduklarını, aşık kendisinin aldatıldığını söylemiş, Evin’i kötü ilan etmişti. Evin’in bundan haberi var mıydı? Asla. Eğer böyle bir durum olsa, bu yola girer miydi? Girmezdi. O kadar körü körüne inanmamıştı, ama kızın ona söyledikleri, sunduğu deliller, resimleri onu inanmaya itmişti.
Ne kadar seviyor da olsa, aldatılmak, ya da asıl kişiyi aldatmasına sebep olan kadın olmak çok ağır bir yüktü. Kendi ahı vardı evet, ama ya aldığı ah? Evin neye üzüleceğini şaşırmıştı artık. Tamamen her şeyi bitirmiş, Midyat’a dönme kararı almıştı.
Gidecekti de. Ama eğer Tufan son gecesinde kapısına dayanmasaydı.
Ona gitmemesi için, yalvarmasaydı.
Evin ne kadar severse sevsin, oluru olmadığını biliyordu. Zaten baştan yanlıştı. Onlar hiç denk bile gelmemeliydiler. Kapıyı yüzene kapatmak istemişti. Tufan ayağını araya koyarak, engel oldu. Hafif bir güç uygulayarak, kapının tamamen açılmasını sağladı. Onun o hafif gücü bile Evin’i poposunun üstüne yere oturtmuştu:
“Siktir git lan. Ben sana bitti demedim mi?”
Evin ayağa kalkarken, ses tonuda yükselmiş, bağırmaya başlamıştı:
“Henüz bitmedi Evin, bitemez. Ben sana asılsız laflara inanma demedim mi?”
Evin kaşlarını çattı:
“Asılsız mı? O kadar fotoğraf, o kadar yaşadıklarınız asılsız mı? Ulan ben aldatılan kadın olarak hesap sormaya gittim, ama meğer aldatan kadın benmişim.”
“Öyle bir şey yok Evin. Beni dinle sana her şeyi anlatacağım.”
“Daha ne kadar saçmalayacaksın acaba? Bana bak göt herif, uzak dur benden. Bir daha karşıma çıkma. Duydun mu beni?”
Tufan başını omzuna yatırdı:
“Bu dediğin mümkün değil.”
Evin’in kaşları mümkünmüş gibi daha çok çatıldı:
“Nah mümkün değil. Siktir git, bir daha seni gözüm görmesin.”
Tufan yavaş ama bir o kadar tehlikeli adımlarını atmaya başladı. Bu işin sonuydu onun için. Elinde değildi belki, ama yapmak zorunda olduğunu biliyordu. O yürürken, Evin geri geri yürümeye başladı.
En sonunda sırtı soğuk duvara değdi:
“Yaklaşma öldürürüm seni.”
Tufan derin bir iç çekti:
“Öldürüyorsun zaten. Beni dinleyeceksin Evin. Anlatacağım.”
Evin’in tek kaşı havalandı:
“Neyi mesela? Şu karanlık işini mi? Günlerce, hatta aylarca ortadan kayboluşlarını mı? Sonra hiçbir şey olmamış gibi gelip, çalışıyordum demelerini mi?”
Tufan yutkundu:
“Çok mu merak ediyorsun?”
“Aslında umrumda bile değil artık. Ama madem anlatacağım diyorsun, bunları da anlat.”
Tufan ellerini Evin’in kafasının yanlarına koydu. Onu duvar ile kendi arasında hapsetmişti:
“Evin hoşuna gidecek şeyler değil. Bilmen gereken o kızla bir bağlantım var evet, ama senin sandığın türden değil. Hayatımı mahvetmek isteyen biri sadece.”
Evin anlattıklarının saçmalığına ayrı, kendininde bu saçmalığa inanmasını beklemesine ayrı sinirlenmişti:
“Bak sen. Neden hayatını mahvetmek istiyormuş?”
Tufan yine derin bir nefes aldı:
“Çünkü ben onun hayatını mahvettim.”
Evin Tufan’ın göğsüne vurarak onu kendinden uzaklaştırdı:
“Aldatarak mahvettin değil mi? Hemde benimle aldattın. Peki benim hayatım ne olacak piç kurusu? Bu kız benim hayatımı siker diye hiç mi düşünmedin?”
Tufan yeniden Evin’in üzerine yürüdü. Yeniden onu duvara sıkıştırdı. Bu sefer ellerini tutup, başının üzerinde sabitledi:
“Seni gördüğüm ilk an dedim zaten. Bu kız benim hayatımı siker diye. Ve sen bunu çok güzel başardın.”
Evin ellerini çekiştirdi, ama kurtulamadı:
“Bitti Tufan. Biz ayrıldık.”
“Ben ayrılmadım Evin. Hiçbir şey bitmedi duydun mu beni?”
“O senin sorunun, benim artık seninle bir ilgim yok.”
Yeniden ellerini çekti. Bu sefer Tufan bırakmıştı ellerini. Evin ellerini kurtarınca, kendini de Tufan’ın etkisinden kurtarmaya çalıştı.
“Zorla mı lan? Ben istemiyorum, sevmiyorum seni.”
Tufan, yine o bakışı atmıştı. Soğuk, karanlık, korkutucu. Evin’in tekrar üzerine yürüdü. Evin bu sefer mutfak kapısından içeri gitmişti. Çok ilerleyemedi tabi, bu seferde dolaba denk geldi. Tufan yine dibine kadar girdi. Bir şey söylesin istiyordu Evin. Bu halinden deli gibi korkuyordu. Şuracıkta kendisini öldürse, pişman bile olmayacak gibi duruyordu. Tufan daha da yaklaştı:
“Gerekirse zorla amına koyim. Sen bana aitsin. Bende sana. Ben senin için nelerden vazgeçtim haberin var mı lan?”
“Nelerden vazgeçtin lan?”
“Hayatımdan, işimden, görevimden… Daha sayayım mı?”
“Umrumda bile değil. Artık git Tufan. Yeter.”
Tufan’ın gözleri daha da karardı:
“Yetmez. Sen bana aitsin dedim, anlamadın mı?”
Tufan elini kaldırmıştı. Vurmak için değil, daha çok tutmak içindi. Evin abi bir refleksle tezgahın üzerinden bıçağı aldı, Tufan’ın göğsünün sol tarafına, kalbinin hizasına sapladı…
__