Misafir Kim?

1320 Kelimeler
"Hayatımızın akışında önemli bir rol üstlenecek, yönümüzü değiştirecek seçimleri etkileyecek ya da belirleyecek insanlarla yollarımızın tesadüf eseri kesiştiğini düşünmek ne garip. Belki de tesadüf değildir. Karşımızdaki insanın, bilinçli ya da bilinçsiz, gitmek istediğimiz yöne bizi itekleyeceğini seziyor olabilir miyiz?" O gün beni o kargaşanın içinden çekip çıkaran, hasar almadan eve varmamı sağlayan gencin, garip bir şekilde hatta ummadığım bir anda yeniden karşıma çıkışı tesadüf ile açıklanacak kadar basit değildi. Adımlarım salon girişinde mıhlanıp kalınca, gayrı ihtiyarı geçip yerlerine kurulan insanlar bu halimi yabancılık hissetmeme verip beni cesaretlendirmek için bir ağızdan konuştular. "Dane kızım neden öyle yabancı gibi duruyorsun orada? Bak bu haytanın derdine düştük seni unuttuk iyi mi. Geç kızım, gel şöyle otur rahatına bak." "Yok Yaşar amca. Ben şey, şaşırdım birden kusura bakmayın. Misafiriniz var sanırım, ben rahatsızlık vermeyeyim." "Ne misafiri kızım, misafirliği mi kaldı bu itin? Kendi başıma yaşayacağım dedi gitti, ama sorsan ayda üç gün postu deldirip anasına nazlanmaya geliyor paşam. Belki hatırlarsın sen de. Sizin okula başladığınız sene mezun oldu da orta okula yatılıya gönderdik hani. Bizim oğlan Timur bu yahu." "Çok iyi hatırlayamadım tabii. Ama yine de dediğim gibi eğer rahatsızlık vereceksem..." "Aaa nedir bu iki lafın biri rahatsızlık vermek falan? Beni üzmeye mi çalışıyorsun kızım sen? Bu yatan deve Timur abin. O burada yaşamıyor nasıl olsa diye odasını sana göre düzenlemiştim zaten. Bundan sonra evin insanı sensin, misafiri o. Gel ben seni odana yerleştireyim de dinlen. Zaten kafan yorgun. Sabah güzel güzel konuşuruz. Hadi yavrum, hadi güzel kızım." Semiha öğretmenin tatlı dille söylediklerini dinlemeye çalışırken aklım, bir yandan da gözlerini bir an olsun benden ayırmadığını hissettiğim Timur denilen adamdaydı. Kafamı biraz toparlayabilseydim onunla ilgili geçmişe dönük anıları derleyecek ve varlığına bir çeşit anlam yükleyebilecektim. Ama ne kadar uğraşırsam uğraşayım, bir türlü başaramıyordum. Bana bu kadar dikkatli bakarken ne düşünüyor, kafasında nasıl bir çıkarım yapıyor kestiremiyordum. Evin hanımının yönlendirmesiyle benim için hazırlandığı söylenen odaya geldiğimizde kendimi huzurlu hissetmeme rağmen, bana karşı yapılan bu iyiliğin karşısındaki mahcubiyetimi üzerimden kolaylıkla atacak gibi hissetmiyordum. Benim yaşadıklarımı yaşayan birisi için yabana atılabilecek bir iyilik değildi çünkü bu. Semiha öğretmen benim kirli olduğunu düşündüğüm saçlarımın üzerinden başıma bir öpücük kondurup odadan çıktıktan sonra bir müddet arkasından bakakalmıştım. Değil bir çocuğun, yetişkin bir insanın en son ne zaman saçlarından öpüldüğünü bilmemesi ne kadar da iç burkan bir durum öyle değil mi? ilkokul öğretmenim bile karnemizi verirken bizimle, yani el kadar çocuklarla tokalaşırdı da kendimi şanslı hissederdim. Sonraları Semiha öğretmenin anaç öğretmenliğine şahit oldukça aslında bu tokalaşma hadisesinin ne kadar da soğuk bir davranış olduğunu anlamam uzun sürmemişti. Yabancısı olduğum bu insani davranışlarla bir gece yarısı tanışmış olmak da benim kaderimin bir parçasıydı anlaşılan. Üzerimdeki kıyafetler temiz ama pejmürde sayılabilecek kadar eskiydi. Çantama acele ile sıkıştırdıklarımın da onlardan farklı olduğunu söyleyemezdim. Benim için hazırlanmış tertemiz çarşafların içine onlarla girmekten açıkça utanıyordum ama elimden gelen başka bir şey yoktu. Üstelik sabahtan beri hiçbir şey yememiştim ve midemin gurultusundan uyuyacak gibi de durmuyordum. Yapacak hiçbir şeyimin olmadığı bilinciyle camın önündeki tek kişilik koltuğa bacaklarımı toplayarak oturdum. Sakin sokağa bakan pencereden geceyi seyredip, hayatımın geri kalanını nasıl şekillendireceğim konusunda plan kurmaktı niyetim. Fakat bir türlü kafamı toparlayamıyor ve halime odaklanayamıyordum. Bir zaman sonra odanın kapısı kibarca tıklatıldı. Ben de sanki bir suç işlerken yakalanmış gibi aniden ayağı fırlayıp kapının açılmasını bekledim. Ama kapının arkasında hiç hissetmemesi gerektiği halde mahcubiyet duyan başka birisi vardı. Semiha öğretmen. "Ah kuzum uyandırmadım değil mi? Akıl mı bıraktı içerideki adam kılıklılar. Bak sana atıştırmalık bir şeyler hazırladım. Mutlaka ye tamam mı? Yastığın altında da temiz bir kat pijama var. Ye ve güzelce uyu Dane'cim. Yarın yeni hayatının ilk günü, ne yapacağımıza kahvaltıdan sonra karar veririz." Hiçbir şey söyleyemeden sadece gülümsemiştim. Mahremime girilmeden önce kapımın çalındığı, karnımın aç olup olmadığının düşünüldüğü, rahat etmem için itina ile davranıldığı bir evde nasıl konuşacağımı bilmeyişimdendi suskunluğum. Arsızlığı öğrenmiş olsaydım eminim anında şımartırdı bu tavırlar beni. Ancak bir sonraki günün bu günümü aratmaması için dua ederek sürdüğüm hayatta, şımarma eylemini deneyimleyebileceğim bir anım olmamıştı hiç. Semiha öğretmenin hazırladığı ekmek arasını yiyip, meyve suyunu içmiş ve açlıktan isyan bayrakları açan midemi yatıştırmıştım çok şükür. Yatıştırmıştım yatıştırmasına ama, saatlerdir beni zorlayan mesanemin de bir şekilde icabına bakmam gerekiyordu. Geçtiğimiz koridor boyunca birçok kapı vardı. Aralarından hangisi tuvalete, hangisi başka bir odaya açılıyor bilmiyordum. Üstelik salona gidip hane halkına durumumu arz edecek cesaretim de yoktu. Ne yapacağımı bilmez bir şekilde odada dolaşırken, daha önce fark etmediğim bir kapı gözüme ilişti. Odanın içinde ayrı bir kapı oluşu kafamı karıştırsa da oranın bir tuvalet ya da banyoya açılıyor olması için dua etmeye başladım. Hem sadece kapıyı açıp bakacak ve eğer bir banyo değilse asla bir daha dokunmayacaktım. Kimse bana bunun için kızmazdı sanırım. Hem kim görecekti ki? Daha fazla sabrım kalmadığı için hızlıca kulpu indirip, pervazın yanındaki elektrik düğmesine dokundum. Allah bir kez daha yüzüme bakmış ve karşıma tertemiz bir banyo çıkarmıştı. Sanırım bu tür lüks evlerde olan bir özellikti bu. Bizim gibilerin kirası ucuz olsun yeter ki diye her dört duvara razı gelmiş olmaları, elbette olması gereken şeyleri olağan üstü algılamamıza sebep olabiliyordu. Buraya gelirken ne bekliyordum ya da asıl olması gereken mi oluyordu; şu an için ayrımına varacak durumda değildim. Ama bildiğim bir şey vardı ki; özlemini duyacağım şeyler olacaktı fakat, yeni hayatımın henüz başında yaşadıklarım bile geçmişimin acıtan hislerini dindirecek cinstendi. Bu kadar kolay kapılmamamı söyleyen yanımın aksine benliğimin büyük bir bölümü daha sıkı sarıl, bu pamuk ipliğine bağlı şansı sakın bırakma diye durmaksızın söylenip duruyordu. Banyodan çıkıp odaya döndüğümde camın önündeki sehpada bıraktığım boş tepsi yerinde değildi. Sanırım Semiha öğretmen ben banyodayken girip götürmüştü. Açıkçası tek bir kırıntı dahi bırakmadığım için biraz utanmıştım. Odada göz gezdirdiğimde ise sürahi ya da bardak göremeyince biraz gerilsem de, bu gecelik banyodaki musluktan idare etmeyi uygun görüp uyumaya karar verdim. Her ne kadar unutmak istesem de vücudumdaki darbeler kendini sık sık hatırlatıyordu. Banyodaki aynada gördüğüm kadarıyla alt dudağım patlamış, elmacık kemiğimin hatırı sayılır bir bölümü de morarmıştı. Babamın bana belki ilk şiddet uygulayışı değildi ama dozu en ağır olanı buydu. Evvelinde ya bir tokat, ya da önünden geçerken kafama attığı sillelerden ibaretti her şey. Onlar bile yeterince ağırıma giderken; bu akşam uyguladığı belki kemiklerimi değil ama psikolojik olarak bütün sağlam yanlarımı un ufak etmeye yetmişti. O hep bardağı taşırsın diye beklediğim son damla demek ki bu olacaktı. Örtüyü kaldırıp usulca yatağa girdim. Bedenimi garip bir şekilde bu yatağa layık görmüyordum. Öyle ki uyku beni iyice esir alana kadar ütülü çarşaf bozulmasın diye hareket dahi etmemiştim. Belli bir süre sonra uyandığımda tam karşı duvardaki saate ilişen gözlerimle henüz bir saattir uykuda olduğumu anladım. Bedenimi kasarak uyumaya çalışmam derin ve deliksiz bir uykuya dalmamı engellemişti. Boğazımın kuruduğunu fark etmemle banyoya doğru adımladım. Ancak beni umulmadık bir durum bekliyordu. Ne yazık ki sular kesilmiş ve ben de kupkuru bir boğazla kala kalmıştım. Bu şekilde yeniden uyumam neredeyse imkansızdı. Yapacak bir şey olmadığının bilinciyle odanın kapısını yavaşça açtım ve odaya gelirken gözüme çarpan mutfağın yolunu tuttum. Koridor ışığının açık olması benim için büyük bir şanstı. Mutfağı yeterince aydınlatan ışıkta masa üzerinde gözüme çarpan sürahi ve bardakla derin bir nefes aldım. Elimi olabildiğince çabuk tutup birilerini uyandırmamak için de sessiz hareket etmeye çalışıyordum. Tam birinci bardağı içmiş, ikincisini de odaya götürmek için doldurmuştum ki mutfak birden aydınlandı. Sanki suç üstü yakalanmış gibi yerimde sıçrayıp arkamı dönmemle bir bedene çarpmam ve elimdeki yarısı dolu sürahinin yeri boylaması bir oldu. Çarptığım kişi varlığını bir an için aklımdan çıkardığım Timur’dan başkası değildi. Bağırmamam için ağzımı kapatmıştı fakat, yüzünde kızgınlıktan başka bir ifade vardı. Sanki acı çekiyormuş gibiydi. Zaten ben de küçük dilimi yutmuş olmalıydım ki sesimi dahi bulamıyordum. Elini yavaşça çekti ve fısıldayarak “sakın bağırma.” Dedi. Sadece olumlu anlamda kafamı sallayabilmiştim. Biraz kendime geldiğimde onun aynı ifadeyle mutfak sandalyesine çöktüğünü ve karnının sağ tarafını tuttuğunu gördüm. Gözlerimi yere çevirdiğimde ise yarım sürahi suyun halı üzerinde bıraktığı ıslaklık dikkatimi çekmişti. İçimi kaplayan korku ile ne yapacağımı bilememiş, dolap kapağında asılı gördüğüm havluyu alarak yerdeki ıslaklığı kurulamaya girişmiştim. Ancak; beni kendime getiren yine onun sesi oldu. “Sanırım şu an halıdan daha önemli bir sorunumuz var.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE