Bölüm Şarkıları:
Back To You - Goapale
Mad World - Gary Jules
Kanıyorduk - Redd
Şarkılar bölümü hissettiriyor, dinlemenizi öneririm. :)
İyi okumalar!
**
1.BÖLÜM
BAYAT ACILAR
**
“Babaların günahlarını evlatları çeker ve bazıları, suçun mirasını taşımamak için savaşır.”
Bir çocukken bunun ne anlama geldiğini Sena Gökyel bilmiyordu, ama şimdi, bir otel odasında, bir silahın namlusu nefesini keserken ne demek olduğunu tüm gerçekliğiyle hissediyordu.
Babası, Saruhan Gökyel, yıllarca kaçmış, saklanmış, arkasında ölümler ve bitmeyen suçlar bırakmıştı.
Artık bu davaların yeni bir davacısı vardı. Emir Sayer. Ve Saruhan Gökyel’i bileklerinden kelepçelenene kadar vazgeçmeyecekti. Kaçmasına asla izin vermeyecekti.
Hotelin giriş çıkışlarını kontrol altına almış, oteli bir tuzakla çevirmişti. Anahtarları Sena’ya vermiş, o kızın babasına olan sevgilisiyle adaleti sağlamak arasında olan tereddüdünden zaman kazanıyordu.
Ergin Ertürk’ün tek çıkış yolu, ya Saruhan Gökyel’in polise teslim olması ya da kendi kafasına sıkarak Sena Gökyel’e bir vicdan azabı yaşatmaktı.
“Ya onu verirsin ya da kafama sıkarım.” Diyerek çağırmıştı odaya Sena’yı.
Bu gece, birisinin kanı dökülecekti. Polislerin odaya gireceği zamanı kestirebilseler, dökülecek kanın hesabını yapabilirdiler.
Sirenlerin sesiyle gecenin sükûneti bozuluyordu, odanın duvarlarına çarparak büyüyen bir gerginlikle üç kişi son kozlarını paylaşıyordu.
Üç kişi ve bir silah. O silah, patlamak üzere bir masanın üstündeydi. Kimin elinde patlayacağı ise muammaydı.
Kırmızı mavi ışıkların yansıması hotelin dış cephesine vururken, ölüme yaklaşılan bir andı.
Emir Sayer, huzursuzca kıpırdandı. Tehlikeye alışkın ama kontrolü kaybetmeye tahammülü olmayan birisiydi. Tehditleri tartarak bakıyordu. Ve şu an, savaşçı içgüdüleriyle tarttığı tehdit Sena mıydı, yoksa kapıya dayanan polislerin zamansızlığı mıydı, bilinmezdi.
Ergin Ertürk, tüm kozlarını alkolden aldığı cesaretle yapıyordu. “Tek soru, tek cevap. Emir, silahı ver.”
Sena hızlıca müdahale etti, “Hayır, veremez!” diyerek silahı kavradı. Aynı anda silaha asıldılar.
Her şey birbirine karıştı. Emir Sayer, balkona mahkûm kaldı.
Ergin Ertürk, Sena’nın parmağını, tetiğin içine zorla sokup şakağına dayattı. Alamadığı her nefes onu boğmaya başladı. Kadının boğazına dayanan bir el ile tetiğe basmasına parmağına hükmetmeye çalışan el aynı kişiye aitti.
O adamdan önce kendisinin ölmesini istedi. Tetiği şakağına sıkamadan, kendisi ölsün istedi.
Saniyeler ağır aksak ilerledi. Ergin’in dirseği boğazına baskı yaparken ölüme kulaçlarını attığını hissediyordu. Bilinci kapanıyor, tüy gibi hafiflik vücuduna yayılıyordu.
Tam o anda, bir karar verdi.
Bileğinde kalan son güçle silahın açısını değiştirdi. Tetiğe parmağı dokundu.
Silah patladı.
Yüksek bir patlama sesi, balkon camının kırılma sesiyle karıştı. Kulaklarında yankılanan çınlama, tüm sesleri bastırdı.
Sena bulanık gözleriyle başını kaldırdığında, Emir Sayer’i gördü. Cam tuzla buz olmuştu. Emir’in sol tarafında koyu kırmızı bir renge bürünüyordu.
Emir Sayer vurulmuştu.
Avuçlarını yere vurarak soluğu kesilircesine ağladı. Barut ve kanın ağır kokusu karıştı.
Ergin, balkona doğru bir adım attı, yüz dehşet içerisindeydi, “Ben vurmadım! Sen vurdun, sen öldürdün onu!” diye haykırdı, korkunun içinde debeleniyordu.
Kapıyı kırmaya çalışılıyordular. Polis otel odasına girmek üzereydi. Her darbe Sena Gökyel’in beyninde yankılanıyor, yıkıcı darbelere dönüşüyordu.
Ellerini yere koyup Emir’in yanına sürünerek cam kırıklarının üzerinden yanına yaklaştı. “Ölme.” Diye mırıldandı.
Sena Gökyel, kanın sıcaklığını parmak uçlarında hissettiğinde artık geri dönülemez bir yolda olduğunu anladı.
Bir otel odasında, iki adamın arasında sıkışmıştı. Babasını polise teslim etmek, onu hak ettiği sona sürüklemek anlamına geliyordu. Ama bunu yapabilecek kadar sevgisiz değildi…
Kapının kırılmasıyla, “İndir silahı! Polis!” diye bağıran kadın sesi odayı doldurdu.
Ardından, bir silah patladı.
Ergin’in bedeni çuval gibi yere devrildi.
Sena’nın gözleri dondu kaldı. Halıya damlayan kan damlaları birbiri ardına düşerken, Ergin’in boş, donuk gözleri açıktı ve babasının suçlarına mirasçı olan kadına bakıyordu.
Babasının günahlarını çeken Sena Gökyel, ölü bir adamın gözlerinden yok oluşunu izledi.
**
5 GÜN ÖNCE...
İTALYA, BOLOGNA
SENA GÖKYEL
Çok sesli bir ortamdaydım.
Zihnimdeydim.
Küçük bir titreşim: ya geçmişin pası ya geleceğin sezgisiydi. Zihnimde çarpışıyor, büyüyor; yıkıcı yankılara dönüşüyordu. Bu yankılar varla yok arası çığlıklar, gölgesi bile olmayan acılar doğuruyordu ve her şey, zihnimin içinde olup bitiyordu.
Kirpiklerim hızlıca kırpıştı, gözlerimin içine uykuyla yerleşmiş olan flu tabakayla etrafa bakındım. Tavandaki kartonpiyerler uzaklaştı, yakınlaştı; bedenim büyük bir korkunun ihtirası ile yatakta hareketlendi.
Göz kapaklarımı her ne kadar da açmış olsam, bilincim zihnime daha yeni dökülüyordu. Uyurken dizlerimi dışarı doğru bükmüş olmanın avantajı ile ellerimi dizlerime koyarak, gövdemi yukarı çektim.
Etraf karanlıktı, hem de benim böyle bir uykudan kalktığımda irkinti duymamı sağlayacak kadar ışıksız kalmıştı. Zemine alçak fakat boyu geniş pencerelerin ancak bir tanesinden sokak lambasının ışığı, tam yatağıma, omuzlarımın çıplaklığına süzülüyordu.
Çenemi omzuma dayayarak, titrediğini hissettiğim göz bebeklerimle etrafa bakındım, gözlerimin odağı boştu, zihnimin içinde dolaşıp duran sancıları sorguluyordum ama her şekilde her yerde tıkanmıştım. Üstelemeyerek bana gerçeği gösterecek küçük bir nefes aldım: uyanmıştım işte.
Boynumu bedenimin enerjisini hazırlama dürtüsüyle arkaya attım, ellerim dağılan çarşafı avuçlarında kavrayıp benden habersiz halde buruşturmaya başladı, zihnimin içi uykusuzluğun verdiği kötücül isyanların içindeydi.
Daha fazla kendime odaklanmaktan uzak durmalıydım, kalçamı yatakta sürterek yatağın ucuna geldim. Salaş tişörtüm esintiyle sırtıma yapıştığında, gövdem hafif sıtmalandı, terim soğumuştu. Zaten fazla huzursuz ve bölük pörçük uykudan hiçbir halt beklememeliydim.
Sinirle tişörtümün eteklerinden tutarak yukarı kaldırdım, boynumun üstünden geçirerek yere fırlattım.
Komodinin üzerinde duran telefona uzanarak saatin kaçı kaç geçtiğini öğrendim, henüz gecenin yarımıydı.
Uyumayı bile becerememeye başlamıştım.
Beklentimin fazla altında uyuyarak kendimi şaşırtmıştım, üniversite kütüphanesinde geçirdiğim aralıksız iki gün boyunca, üç gün de kendimi anca toparlayabileceğimi düşünmüştüm fakat uykum yalnızca dört saat civarı sürmüştü, yine de zihnen yorgun sayılırdım.
Yatağımın ucundaki abajurun cılız ışığını açtığımda, etrafımdaki karanlıktan kurtuldum, o sırada telefonumun titreşimi abajura vurarak metalik şıngırdama çıkarmaya başladı. Telaşsız adımlarımla telefonumu elime aldım, babam arıyordu.
Ailemin aklına gelebilmiştim.
Neredeyse üç haftadır benimle iletişime geçme çabası olmayan adam, ısrarlı biçimde arıyordu. Üst üste iki üç kez.
Kısa bir anda olsa etrafa şüphenin verdiği dalgınlıkla baktım, aramızdaki binlerce kilometre, incelen birçok bağı koparmaya yetmişti.
Telefonumu kulağıma tedirginlikle yaklaştırdım, ne olmuş olabilirdi ki bu kadar aramasına sebep olacak.
Babamla iletişimlerim de güvensiz tutum sergilediğimi, küçük kız çocuğuyken kabullenmiştim ve o küçük kızı hep itelemiştim.
''Alo?'' diye zayıf sesle sesimi sergiledim. Sesim kurumuştu, yeni uyanmam yüzünden çatlak çıkıyordu. Telefon hoparlöründen birkaç hırıltı yükseldi, çok zaman geçmeden hoparlör düz bir ses kazandı.
''Sena? Babam.'' dedi babam, benim aksime büyük güvene sahip olan sese sahipti.
Sesimi duymamıştı, ''Buradayım baba,'' diye beni duymasını sağladım. '' Nasılsın?'' dedim yavan sesimin düzlüğüyle. "Bir sorun mu var?"
''Biz iyiyiz kızım, sen nasılsın?'' konuşmayı espritüel kıvama getirmek istiyordu, keyfi sesine yansımıştı. "Aramasak aramayacaksın."
''İyiyim. Bildiğin şeylerle uğraşıyorum.'' Dedim oynamaz sesimin yüksekliğiyle. Bildiği şeyler çok azdı. Üniversite hayatımı bile kimse bilmiyordu. "Sunumlar, ödevler, makaleler... Günün nasıl bittiğini anlamıyorum."
"Zorlanıyor musun?" tehlikeli tespit işte gelmişti. "Bitemedi bir türlü şu yurtdışı sevdan." bu lafın sonu az çok belliydi.
"Sadece yoğunum. Arkadaşlarımın geçen anlattığım, projesiyle uğraşıyorum." derken sesimi yüksek, motiveli tuttum.
"Ret yememiş miydin o projeden sen?" unutmamıştı. O projeden ret yiyip Norveç'e gitme fırsatımı kaçırdığıma sevinmişti de aynı zamanda. Bencilliğindeydi, daha uzaklara gitmem gözünü korkutuyordu.
Tek evladıydım, üniversitemin mezuniyetine birkaç sene kalmasına rağmen benden bir türlü duyamadığı, dönme fikri onu öfkelendiriyordu. Üstelik bir de Norveç çıkmıştı.
"Yedim." dedim düz sesle. Nasıl üzüldüğümden haberi yoktu. "Yine de arkadaşlarıma yardımcı oluyorum." arkadaşlarım çoktan Norveç'e uçmuştu. İki ay bitmişti onlar gideli. Proje, sosyal sorumluluk yanı ağır basan bir projeydi.
Ve Norveç gibi aktivist ülke, bizim üniversitenin bünyesindeki öğrencisine destek vermekten gocunmayan profesörler ve hocalarla bu projeyi havada kapmıştı.
Projenin fikir çıkışı benden ve yakın arkadaşımdan olmasına rağmen birçok sebepten ötürü kabulüm olmamıştı. Hatta başvuruma direkt üniversite yönetiminden ret yemiştim. Artık dert etmeyi bırakmıştım bu meseleyi.
"Takma kafana." dedi çok da teselli vermek umurunda olmayarak. "Hayırlısı buydu." genelde babam benim için neyin hayırlı olduğunu benden daha iyi biliyordu.
Duymazlıktan geldim.
''Annem neler yapıyor?'' sesim saklayamadığım merakla çıkmıştı. Gerçekten merakına kapıldığım soruydu, babam başının çaresine bakabilecek güçteydi fakat annemin bağlılık duyduğu kişiler her zaman olmuştu. En başı çeken babamdı.
Homurdandı, ''İyi, iki üç arkadaşıyla şehri talan ediyor,'' son derece memnun gözüküyordu annemin bu halinden. Sorun olmamasına sevinmiştim.
''Sosyal bir kadın ha artık?'' diyerek dudaklarımı imrenerek büktüm. ''Buna sevindim.''
''Öyle.'' dedi neşeyle gülerek. Karşılık vermeye kalmadan, ''Şu kabul işi de olmadı nasılsa. Kalmış şurada bir iki sene, üniversite her yerde üniversite. Sen de dön artık, özledik, anasını satayım tek evladımız var ne hayrını ne yüzünü görüyoruz. Annenin sana ihtiyacı var Sena." tek kaşım anında yukarı doğru kavislenirken, savunma almıştım bile.
Saldırı olmayabilirdi ama ben babama karşı fazla temkinli olmam gerektiğini hissediyordum.
"Niye? İyi dedin işte baba?" özensiz konuşup meseleyi normalleştirip mesele haline getirmemeye çalıştım.
Konuşmasına devam etmesini istediğim için sessiz kaldım, babamın amacını anlamalıydım. ''3 senedir ülkenin dışarısında eğitim görüyor olman yetti!'' tek gerekçeye bile tahammülü olmadığını gösteren ses dağarcığı, beni telaşa sokmuştu. "Bir gün olsun bizi görmeye gelmedin. Seni daha fazla başı boş bırakırsak sen nereden geldiğini unutacaksın."
'Seni ben var ettim' demek istiyordu. Sırf beni o var etti diye tüm hayatıma onun karar vermesi gerektiğine inanıyordu.
''Okul bitene kadar burada olacağım baba, annemin bana ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum şu an.'' söylediklerim güçlü, sesim zayıftı.
''Olmaz öyle şey,'' dedi aniden yükselen sesiyle. Vermiş olduğu nefeslere işlemiş gizli öfkeyi işitiyordum bazen. ''Okulun için bir üç sene daha bekleyemeyiz biz. Mezarımıza ziyarete mi geleceksin?'' boynuma ipin sarıldığı, öldürmeyecek olsa da nefeslerime engel olacak gerginlikte gerildiğini hissettim.
Bir an babamın beni özlediğini düşündüm, bir çocuğun heyecanlı kıpırtılarını hissettim göğsüm üzerinde ama o çocuğa kanmamam gerektiğini kendime binlerce kanıt sunarak, sonucunda İtalya'ya gelerek öğrenmiştim.
Aksi durumda ben hala babasının dizinin dibinde oturan, içindeki baba sevgisinin emareleriyle küçük çocuğu dinleyen itaatkârdım.
Saruhan Gökyel: babam, ona boyun eğmek, durmadan inşa etmek ve inşa ettiklerini görmeksizin yıkmak demekti. Yıkıcıydı. Ben babamın o yıkıcı dünyasından uzakta kalmalıydım.
En acı gerçek tok bir ruhun, hiçbir şeye kanmayacağı gerçeğiydi.
Ruhumun aç olduğunu, bile bile bu yüzden kandığımı gördüğümdeyse şartları değiştirdim: kanmak yerine gerçeklerden kaçtım, sürekli kanayan acıları sarmak yerine acıyı doğduğu yere bıraktım ve geldim: İtalya'ya, geçmişimin olmadığı ama geleceğimin olduğunu sandığım ülkeye.
Bologna benim ilk defa kendimi güvenle ait olduğumu hissettiğim güzel kızıl şehirdi. Roma'ya iki saatti trenle, bu bilgi benim için önemliydi. Çünkü arkadaşlarımla toplaşıp çat kapı gidip her köşesini talan edip yine de her gittiğimiz de yeni şeyler keşfettiğimiz, bir öncekinden benzersiz anılar biriktirdiğimiz dostluğumuzun kutsal yerdi.
''Ne değişecek baba?'' dedim babama karşı çıkışmamdaki iğretiyle. Normal gitmeye zorunlu kıldığım içi güzelliklerle dolu hayatımı savunmaya çalışıyordum ama babama karşın zihnimi saran aşağılık hissi boynumdaki ipi geriyordu. ''Türkiye ya da İtalya, ne fark eder?''
Ben Sena Gökyel, hukuk öğrencisiyim ama babamın tek sözüyle yok edebileceği savunmalara itirazım yok.
''Senin için herhangi bir farkı yoksa doğru olan evine gelmen ve annenin yanında olman." çoğu zaman beni kendi sözlerimle vuracak kadar tatmin almayı seviyordu.
Hiçbir zaman gücüm gücü üzerinde direnç sağlayamamıştı.
''Düzenimi bozmamam daha doğru, dönmek istemiyorum.'' sesimin gösterdiğince ısrarlıydım ama babam fazla tahammülsüz bir adamdı. "Bu konuyu daha fazla uzatmayalım baba."
''Neyin doğru olduğunu sen söyleyemezsin!'' azar vererek hiddetleniyordu sesi.
"Baba!" diye yalvardım.
Dakikalar içerisinde girdiği iki ayrı kişilikteki babalık, şaşırtmıyordu beni. Sinirini yok edeceğine inandığı şeyi yaparak hırıltılı nefes aldı, beklemeden seslice dışarı verdi.
''Beni bağırtmaya, yapmak istemediğim şeylere yaptırmaya gerek yok, anlıyor musun kızım?'' dedi sahte sakinlikle. ''Gel dedim, dahası yok. Bitti.''
Telefonumun ekran ışığı yandığında çağrının suratıma kapatıldığını anladım.
Acımasızdı. Çaresizliği ruhumda kör noktalara fırlatıp atarken inatla getirip önüme koyacak kadar acımasızdı.
Süreduran 3 senelik ferah bir hayatı bitirmek, babamın rahatça üstlenebileceği merhametten uzak duran yoksunluktu, hayıflandım; bu onun için fazla, çok fazla hafifti.
Yavaşça şakaklarıma oturan ağırlıkla, ellerimle başımı sertçe ovaladım, bu sızlanmaların daha fazla yayılmasını istemeyerek, mutfakta hızlısından kahve hazırladım. Kahve kupamı avcumun içine sığdırarak oturma odasına girdim, köşeli koltuğun en başına oturup olanları irdelemek istedim.
Babamın beni arıyor olmasın da alkolün rolü olması büyük olasıydı fakat çakırkeyfi ya da zil zurnayken İtalya'da olmamı kafasına takmazdı; onun her zaman benim dışımda kafasında büyük davalar dönerdi ve bu yüzden sarhoş olurdu. Konu ben değildim, olmamalıydım da.
Belki de anlık özlemle aramış ve içini boşaltmıştı, babamın duygularındaki tutarsızlığa kulak asmayacaktım ve burada sürdürdüğüm eğitim altındaki özgür hayatıma, despotça söylenenleri duymamışçasına devam edecektim. Kusursuz gördüğüm planım şimdilik buydu.
Sarhoşken birçok şey unutulurdu veya sadece iyi-kötü hayal sanılırdı, babam da öyle düşünecek, beni yine haftalar boyu aramayacak, unutacaktı.
Bana düşen ise her alkol bağımlısı adamın çocuğu gibi, alkol kokan bir ağız görünce o ağızdan alkolün ardından, sözlerinde uçacağını bilmekti.
Kahve kupasını salonun ortasında duran sehpaya ittim, kumandayı bulmak için köşeli koltuğun yastıklarını kaldırıp indirdim, iki üç denemeden sonra kumandaya ulaştım. Uyumam gerekti, uykuda zihnime mühürlenmiş huzursuzluk, gerçeği yaşadığım anlar da ki gibi kötü durmuyordu.
Tekrardan uykuya dalmam için zihnimde dönüp duran ve kuyruğu birbirine değmeyen düşünceleri bastırmam gerekti, en basiti program seslerinin olduğunu küçükken, yine bu anki huzursuzluk içerisindeyken keşfetmiştim.
Avcuma kahve kupasını aldığımda ılındığını anlamıştım, büyük yudumlarla bitirip, tekrardan sehpaya bıraktım. Televizyonu işleve geçirdiğimde sesini açıp, üzerime battaniyeyi attım.
Gözlerimi kapattım. Dalmakla dalamamak arasında gittim geldim huzursuzlukla.
Bir kız çocuğuyla battaniyenin altındaydık, ikimiz de saklanıyorduk. Hissediyordum.
O kız çocuğu kıran kırana çocukluk korkularıyla savaştı uykumda, küçük avuçlarından, annesinin kat kat giydirdiği kumaş parçalarından kan ter aktı.
Bedeninin sıcaklığı beceriksizce aldığı nefeslerle suratıma vuruyordu, hissediyordum. Bıçağın kemiğine yavaşça dokunduğunu gözlerinden akan yalvarışlarda görüyordum.
Zihnim ansızın boşluktan sallandırıldı, savunmasızlıkla yerimden sıçradım. Uyanmıştım.
Uyuyup uyuyamadığımı çözemedim.
Gözlerimi açtım, göğsüm büyük devinimle aşağı inip kalkıyor, boğazımdan akan taze soluklar bedenimi yavaş yavaş sakinliğe teslim ediyordu.
Sanrılarla harmanlamış kötü bir kabustu.
Boynumdan akan terlerle saçlarım enseme yapışarak dağılmıştı, bilincinde olduğum şey kâbus görecek kadar uykuya derin dalmamış olmamdı.
Televizyonun açık ekranına baktığımda sabah haberlerinin altında saatin yaklaşık sekizi gösterdiğini gördüm. Böylesine eğitim hayatım yoğunken ve sadece bir gün istirahatim varken uykunun beni dinlendireceğine, daha fazla yorması oldukça yıpratıcı ve sinir bozucuydu.
Büyük bir sabır nefesi çekip ayağa kalkınmıştım, güneşlikleri çekmiş lanet sabaha günaydın demiştim.
Kafamda ertelemekte neden bulduğum gece yaşanmışlıklar sayesinde, duşumu almış, okuldan getirdiğim notlarımı bir dosya da hizaya getirmiştim. Uyuşukça davranarak öğleni yapmış ve ummadığım şekilde telefonumun sesini duymuştum.
Kimin aradığı çok netti. Babam vazgeçmemişti.
Bir noktaya bakıp dalarken kararımı çoktan vermiştim, dün geceki babamın zırvalarını dinleme ihtimalime karşı bu aramayı duymazdan gelecektim. Uygulamaya geçmiş, telefonumun sesine kulaklarımı tıkamıştım, buradaki hayatıma karışmamalıydı.
Bırakıp gel demek en kolayıydı. Her şeyi yoktan var etmiştim ben. Buraya geldiğimde, hayatımda daha önce başka bir ülkeden birisiyle akıcı bir İngilizce diyalog bile kurmamışken İtalyancayı anlayıp çat pat konuşacak seviyeye gelmiştim.
Arkadaşlar edinmiştim ve bu bana çok fazla güzel şeyler yaşatmıştı. Özgürlük nedir, onlara bakarak öğrenmiştim. Bu çok tuhaf bir süreçti, bazen sancılıyken hiçbir şeye değişmeyeceğim kadar özeldi.
Daha güz döneminin ilk ayındaydık, hukuk fakültesi binası yoğun günlerini yaşıyor ve ben bu ağır koşullara her zamanki gibi alışmaya çalışıyordum. Belli bir rutine girmem uzun sürecek görünüyordu.
Bologna da ikinci senemi tamamlıyor ve üçüncü sınıf öğrencisi oluyordum. Zafer çizgimi yarılamıştım, bu kadar kendimi sıkıştırırken motivem bu oluyordu.
Telefonun zil sesini tekrarlarca duydukça, inatla geleceğe karşın planlamalar yaptım.
Orası geçmişin harabeleriyle doluyken burası inşa edebileceğim gelecekle doluydu. İnanılmaz iyi arkadaşlarım, alanında en iyisi hocalarım ve fevkalade özgür bir hayatım vardı. Sosyal ilişkilerim, eğitim sürecim sorunsuz ilerliyordu.
Yatağımda yüzüstü yatarak düşünüyordum, kimin aradığına bile bakmamıştım fakat tahmin edilebilirdi: ya yumuşak konuşarak ikna etmek isteyen annem ya beni bastırarak ikna olmaya zorunlu bırakacak babam arıyordu.
Buraya onlar beni çağırana denk gelmemiştim, buraya beş yıllık okulumu tamamlamak için gelmiştim.
Kapının zil sesini duyduğumda tuhaflık sürüsünün bugün beni kovaladığını ve bunun devam edip etmeyeceğini kendime soruyordum. En yakın arkadaş grubum Norveç'teki sosyal sorumluluk projesini sürdürmeye gitmişti.
Diğer sınıf arkadaşlarım ile de evime gelecekleri kadar samimi değildim. Belki de çoğu evimi bile bilmezdi.
Kapıyı sonuna kadar araladım, hafiften tanıdık gelen kendine has dik duruşlu, yumuşak bakışları olan kadına tepkisiz halde bakmaya devam ettim. Kapımı neden çaldığına dair derdini soracak hamle yapmamıştım, o da boş bulunmuş bir süre ağzını çok kez oynatmış fakat konuşmaya geçememişti.
Saygısızlık yaptığını düşünerek hafif telaşlanmış ve hemen eğilmiş el uzatmıştı. İtalyanlar saygılı ve sıcakkanlı insanlardı, özellikle Bologna insanı İtalyanca konuştuğunuz sürece sıcaklığını hissettirirdi, kayıtsız kalmayarak elini tutup sallamış ve hafifçe suratımdaki donukluğu çözebilmiştim.
''Merhaba.'' dedi resmi tuttuğu sesle. Elinde tuttuğu kâğıdı göz hizasına getirerek, ismimi teyit etti, ''Sen de Sena olmalısın. Ev sahibinizin vekili oluyorum, adım Belina.'' Diyerek tekrardan gözlerini bana doğru kaldırdı. İsmimi İtalyan aksanından dolayı farklı hitap etmiş olsa da alışkındım.
''Merhaba.'' dedim bir çırpıda. ''Sanırım bir sorun var?'' İtalyanca konuşmayı sürdürdüm. Huzursuzlaşmış sesimle dolaysız yoldan konuya girmiştim. Suratıma, dudaklarını dümdüz ederek endişemden anlayan haliyle bakmıştı.
''Endişe etmeni istemem, küçük finansal bir sorun olduğunu düşünüyorum.'' Kafamı iki yana sallayarak anlamlandırmaya çalıştım. ''Evinizin kira bedeli, ev sahibinizle anlaşmış olduğunuz banka hesabına 2 aydır yatmamaktaymış.''
Duyduğum şeylere şaşkınlıkla baktım, babamın banka hesabından bir gün gecikmesiz üç sene boyunca yatmıştı.
Nasıl bir finansal sorundu ki bu böyle, tam 2 ay boyunca ev kiram yatmamıştı?
''Eğer önemli bir işiniz yoksa içeri geçin lütfen, sorunu çözmek üzere birisini aramam gerek.'' İngilizce konuştum, İtalyancayla sözleri toparlayamazdım şu durumda.
Suratımda zorlama durduğuna emin bile olsam, yarımca gülümsedim ve geri çekildim.
Gülümsedi, oturma odasının yolunu gösterdiğimde oturma odasına geçtik. ''Telefon görüşmesi yaparken size ne ikram etmemi istersiniz?'' diyerek alçak sesle sordum.
''Oldukça bitkin görünüyorsun Sena, zahmet etme lütfen.'' Köşeli koltuğun dönemeç kısmına oturarak, ''Ben burada bekliyor olacağım, sen telefon görüşmeni yap.'' gözünü ortadaki sehpa da gezdirdi, dağılmış dergi ve romanları işaret edip, ''İkramının okunacak bir şeyler olmasını tercih ederim.''
''İstediğinizi okumakta rahat olun.'' Deyip odadan çıktım. Hızla odama koştum, telefonlarını açmadığım ailemin çağrılarına geri dönmeyi amaçladım. Ne komik durumdu bu böyle.
Bu ihmal finansal sorundan mı ibaret yoksa dün geceki saçmalıkla mı ilgiydi, öğrenmem gerekti. İlk çağrı sesini duyduğum gibi telefon açılmıştı.
Babam gibi gamsız adamın daha ilk çalışta yanıtlaması, yine şüphe barındırıyordu. Kaldı ki canı istemedikçe açmazdı bile.
''Sen eve gel, bu saygısızlıklarının hesabını tek tek vereceksin Sena!'' sesinden gitmek bilmeyen hiddet, dün geceden sonra daha çok yükselmişti. ''Duydun mu beni?'' arkadan gelen sakinleştirmek isteyen fısıltılar çoğalmıştı. Yanında birileri vardı.
''Evimin kirası hesaba yatmamış baba,'' dedim ona karşı inatçı sakinliğimle. ''Nasıl bir sorun var bilmiyorum ama ben mahcup olmadan, lütfen bu sorunu çöz.'' ne yatıştırıcı ne umursamazdım, o hassas yolu ayarlamıştım.
''Allah'ın cezası, sen beni duymuyor musun?'' sesine başka bir canavar daha yapıştığında, olacaklardan korktum, hiddetten sirayet etmiş aşağılama isteği ile dolup taşması, içimde geçmişten yâd edilmiş yakarışı meydana getirdi.
"Baba," dedim. "İçeride ev sahibinin vekili oturuyor, beni nasıl zor bir duruma soktuğunun farkında mısın?"
Gözlerim tıkanmışlıkla kapandı, yutkunmak isterken bile buna izin vermedi, ''Beni iyi dinle, oradasın diye elimin ensende olmayacağını düşünme.'' hoparlörün dışından bağrışlarının şiddeti saçılıyordu.
Pencerenin yanındaki duvara hafifçe kafamı vurdum, lanet olsun ben onun kızıydım, o da benim babamdı. Onun beni aşağılık görmemesi, benim ona ezilmiş gibi hissetmemem gerekti fakat aramızdaki ilişki alt-üst ilişkisinden ibaretti.
''Baba, sakin ol.'' sesimdeki zayıflığa hafifçe iç çektim. Ruhumda geçmişin tutsaklığı vardı ve yandaşını gördüğünde şeytani ulumaları yankı ediyordu. "Bana zaman ver, biraz zaman sadece." zaman kazanmak istedim.
Korkuyordum, telefonu kulağımdan indirdim, yere çömelip telefonu halının üstüne titrekçe saldım, hoparlöre almaya gerek görmemiştim, babam yeterince korkunç ve yüksek konuşuyordu, daha gürültülü dinleyemezdim onu.
Belki sahiden onun istediği gibi olur, ondan korkardım, ya da en kötüsü onu bir baba değil, efendim görürdüm.
''Sakinleşmem için ne yapıyorsun Sena?'' dedi soran ama soru barınmayan tahammülsüzlükle. Saniye geçmedi ki, ''Hiçbir şey benim güzel kızım, hiçbir şey yapmıyorsun.'' Diyerek cevap verdi.