Bölüm 14

2108 Kelimeler
Ömer Sancaktar Nasıl mümkün olabildi? Sanki ihtiyacı varmış gibi, geldiği günden beri her şeyi yeteri kadar zorlaştırmamış gibi. Daha da güzel olmaya hakkı var mıydı? Fethetmediğin bir metrekare, yutturmadığın tek cümle kalmadı; bundan fazla ne istiyorsun Aymaz? İlk gün tamam demiştim, bu kadın çok güzel işe almam haksızlık olur. Konuştukça bir kadını sadece çok güzel bulduğun için işe almaman da haksızlık değil mi Ömer diyen ses de haklı gelmeye başladı. Kadın bir de zekiydi çünkü. Tek suçu güzel olmak mıydı? Güzel olmak, tatlı olmak, iyi olmak, merhametli olmak... İnsan paketin bu kadar kapsayıcı olacağını en başından bilemiyor tabi. Neyse dedim, çok güzel bir kadınla da herkes gibi çalışabilirim. Güzel kadınlarla hep çalıştım, çalışıyorum, çalışacağım. Cinsel içgüdüler uğruna harcayamam bu kariyeri sonuçta. Gidip o güzel kadına aşık olacağımı tahminleyemedi ama şu siktiğimin beyni. Şimdi karşımda, incecik parlak kumaştan mavi bir elbise giymiş. Çok güzel, çok çok güzel. Bir de epey sinirli ve kırgın. O küçük burnunu havaya dikip beni ve yanımdakileri öldürmek ister gibi bakacak kadar gözü kara. Böyle bir ortamda, muhtemelen aileden de birileri var diye bir şey yapmayacak kadar mantıklı. Bu hayatta istediğim, istediğimi bile bilmediğim ne varsa hiç eforsuz hepsini küçücük bedeninin içindeki koca yüreğine sığdırmış karşı masamda oturuyor. Oturuyordu yani, bir anda ayaklanıp gidecek ne yaşadığını yalnız Allah bilir? Bir rahat dursa. Bir saniye sakince onu izlememe, onun için endişelenmememe, kendimi affettirmeme izin verse. Peşinden gitmek isteyen yanımı zor zapt ediyorum. Henüz değil. Ben bir ihtimal kaldırsam, konuşulacakları Hazal kaldırmayacaktır. Tamam, ben asla kaldıramayacağım. Arkasından bir tek kötü kelime bile duysam kaldıramayacağım. Konuşanı oraya gömene kadar geçmeyecek içimdeki sinir biliyorum, ki bu da hiç yakışık almaz. Böylesi bana bile fazla. Kendimi ikna edip yanımda konuşulanları dinliyormuş gibi yapıyorum bir müddet daha. Yirmi iki dakika oluyor, ne bir ses ne bir soluk. Mesajlarıma da aramalarıma da dönmüyor Hazal. Nehir de yanındaki Ali ile fazlasıyla meşgul, kuzeni aklına gelecek gibi değil. Bir kez daha ararken artık ayaklanıyorum. Yanımdakilere bir açıklama yapmıyorum en yakın kapıdan çıkarken. Sabrım taşıyor, vur deyince öldürüyorsun Aymaz. İlla ki tutup kolundan çekip almam mı gerek anlaman için? Bunu sen istedin güzelim. Şirket mi öğreniyor, tüm kainat bilsin anasını satayım. Sıkıysa da konuşsunlar! Burada yok. Tekrar arıyorum, bu kez telefonu da kapalıya düşüyor. Kadınlar tuvaletine dalıyorum hızla, bomboş. Tam ön tarafa geçeceğim sırada koşuşturan garsonları, siren seslerini fark ediyorum. Çok kısa bir an yürümeyi bırakıyor ayaklarım. Hayır! Bu kadar da değil. Hazal ile ilgisi yok, o sapasağlam. Başka biri, çok içen biridir. Alkol zehirlenmesi falan muhtemelen. "Bir kadın müdahale etmiş çocuğa." diyen genç çocuğu kolundan yakalıyorum hızla. "Ne taraftalar?" Bir an irkilip afallasa da eliyle diğer çıkışı işaret ediyor. Görmeden biliyorum o kadını, çok iyi biliyorum hem de. Hızlanıp koşuyorum çocuğun gösterdiği yöne doğru. Allah kahretsin! Açık havaya çıkmamla kalabalık bir çemberin ortasında kalmış Hazal'ı görüyorum. Her şeyden önce bedenini tarıyor gözlerim, fiziksel bir hasar yok. Ama öyle bir bakıyor ki Aymaz. Ciğerime saplanıyor o bakışı. Darmaduman, yalnız ve dimdik. Sonra başını eğip ellerine bakıyor, uzaktan da olsa ellerine bulaşmış kanı seçiyorum. Oraya bakma güzelim, "Hazal!" Beni fark edince bakışları çözülüyor, gözlerindeki yaşlarla çok kısık bir ses çıkıyor ağzından. "Ömer." Ayaklarım bu komutu bekliyormuş, yanına varıyorum. Değmeden biliyorum buz gibi teni, hem titriyor hem konuşmaya çalışıyor. Küçücük bir çocuğa yetemediği için paramparça olan yüreğini alıp öpmek, o çocuğu iyi etmek, Hazal'ı iyi etmek istiyorum. Karşı koyamadığım bir ihtiyaçla kollarımın arasına alıyorum. Burada ve iyi. Çok şükür, çok şükür Allah'ım. İyi. Uzaklaşmak istemesi, nedenini bilmeme rağmen canımı sıkıyor. Saçma sapan şeyler yüzünden yeteri kadar yalnız kaldı, artık değil. * Ambulansı özel hastaneye geçmeye ikna ediyoruz. Hızla müdahale etmek için ameliyathaneye alıyorlar çocuğun küçük bedenini. Hazal da ameliyata girebilmek için yalvarsa da doktorlar taviz vermiyor. Hemen peşi sıra polisler üşüşüyor tepemize, kız yeteri kadar perişan değilmiş gibi olayı anlattırmak istiyorlar. Hazal'ın bu gece bu olayı bir kez daha yaşamaması için tüm şartları zorluyorum, güç bela yarın ifade vermeye ikna oluyorlar. Biraz hava alsın, bir yüzünü yıkasın istesem de en fazla ameliyathanenin kapısında bekleyecek kadar uzaklaştırabiliyorum Aymaz'ı. Hala üşüyor, titreyen ellerini tutup önüne çömeliyorum. "İyi olacak, Hazal. Eskisinden de iyi edeceğiz onu merak etme." Gözlerini bana çeviriyor nihayet. Birkaç damla daha süzülüyor ama silmeye uğraşmıyor bile artık. Buraya gelene kadar hem bağırmaktan hem ağlamaktan kısılmış sesiyle konuşuyor, "Ölmez değil mi?" Ellerinin üzerine bir öpücük bırakıyorum, "Yaşayacak." Hızla ellerini çekiyor benden, "Kirliler." Dünya üzerinde şu an onun elinden temiz çok az el var aslında. Bu yüzden kafamı iki yana sallayıp tekrar kavrıyorum ellerini. Isınsın diye biraz ovuşturuyorum. "Hayat kurtardın sen bugün bu ellerle Aymaz. Kanatlanıp göğe yükseleceksin diye ödüm kopuyor." Biraz gülsün diye çabalıyorum çaresizce. Hazal da beni üzmüyor, kırık da olsa bir kıkırtı kopuyor dudaklarından. "Daha seni affetmedim bu arada." İşte bunu beklemiyordum. Demek öyle? "Bu küs halimiz mi sence?" diyorum ellerimizi, yakınlığımızı işaret ederek. Omuz silkiyor, "Ateşkes sadece. Şu anda sana ihtiyacım var diye izin veriyorum. Tamamen kendi çıkarlarım için yani." Bu haldeyken bile burnunu yere indirmeyişi içimi şefkatle dolduruyor gülümsüyorum, "Kabul, istediğin kadar kullanabilirsin beni güzelim." Sonra yanına oturup bana yaslanmasını sağlıyorum. Nehir, Ali, Alp, Uğur, Melek ve şirketten gerekli gereksiz bir sürü insan doluşmaya başlıyor hastaneye. Onları görünce yanımdan kalkmasa da kollarımın arasından çıkıyor Hazal, üstüne gitmiyorum. Şimdilik. İki saatin sonunda yengem ve amcam da dahil olmak üzere çoğu insanı haberleşmek üzere uğurluyoruz. Uğur'un hala gitmemiş olması canımı sıksa da böyle bir durumda ağzımı açamıyorum. Ama Hazal'ı teselli etmeye çalışmasına daha fazla katlanamıyorum da, kahve alabilmek için yanlarından ayrılıyorum. Belki bir de ben yakarım seni Uğur. Kahve tepsisiyle yukarı çıktığım sırada Hazal'ı birine sarılırken buluyorum. Bana arkası dönük erkek bedenini çıkaramıyorum, yavaşça yanlarına yürüyorum. Sakin ol Ömer. Sakin. Yaklaştıkça adamın söylediklerini seçebiliyorum, "Biz seni mühendis biliyorduk sıpa. Bir gün poliscilik bir gün doktorculuk, büyüyemedin sen hala." Sıpa kelimesi birkaç tahmin hakkı verse de emin olamıyorum. Kollarını itip ters ters bakıyor adama Hazal, "Komik misin sen?" "Kadınlar öyle derler genelde." "Ne diye çağırıyorsun şunu Nehir? Zaten canım burnumda." diyerek bu kez kuzenine sinirleniyor. Nehir de aynı tiz tondan kendini savunuyor, "Kızım, o aradı diyorum. İçine doğuyor adamın." "Şu denmez abiye, gel bakayım senin sıkı bir sarılmaya daha ihtiyacın var." Tekrar kollarının arasına alıyor Hazal'ı ve bir daha da oradan ayrılmasına izin vermiyor isminin Emir olduğunu öğrendiğim abisi. Abisinin de gelişiyle yüzüme bile bakmıyor Aymaz. Yine de, en azından Uğur'u ters bakışlarıyla uzaklaştırdığı için Emir'in gelişine minnettar kalıyorum. Artık kızların biraz dinlenebilmesi için oda açtırmayı teklif edeceğim sırada ameliyathaneden bir doktor çıkıp yanımıza geliyor. "Çocuk hastanın yakınları sizler misiniz?" Hazal abisinin kollarından fırlayıp doktorun yanına koşuyor, "Biziz!" "Hasar diyafram bölgesinde oluşmuş. Defekti onardık, ama hastanın müdahaleye rağmen çok fazla kan kaybı olmuş. Ameliyat sırasında iki kez kan nakli yapmak durumunda kaldık. Şu anda hayati tehlikeyi büyük ölçüde geride bıraksak da önümüzdeki kırk sekiz saat kritik. Hocamız yarın vizit sonrası daha detaylı bir bilgilendirme de yapıyor olacak, geçmiş olsun." Aslanım benim, çok şükür! Duyduklarıyla bariz bir şekilde rahatlasa da bu Aymaz'a yetmiyor. Bu kez sevinç göz yaşları eşliğinde soruyor, "Yoğun bakıma mı alınacak yani? Göremeyecek miyiz?" "En az yirmi dört saat yoğun bakımda kalacak, sürecin devamına takip eden doktor karar veriyor olacak. Yarın ziyaret saatinde görebilirsiniz hastanızı, şu anda uyuttuk zaten." "Anladım, teşekkürler." "Çok teşekkürler!" Hazal ve Nehir aynı anda konuşup birbirlerine dönüyor, sonra neşeyle sarılıyorlar. "Hani bana?" diyerek araya giriyor Emir de. Bazılarımız onun kadar şanslı değil maalesef. Yine de beni unutmuyor Aymaz, Allah razı olsun(!). Kollarını abisine dolayıp şeytani olması için uğraştığı ama sevimliden öteye gidemeyen bir gülümseme bahşediyor bana, dudaklarını oynatarak fısıldıyor. "Ateş serbest!" * Elif ile konuşup öğleden önceki toplantılarımı erteletiyorum ama öğleden sonrası için maalesef bir şey yapamayacağını söylüyor asistanım. Bu sırada ayıldığı için ismini öğrenebildiğimiz Resul'ün iyi haberlerini alıyoruz doktordan, öğlen görüşme saatinde bir kişinin yoğun bakıma girebileceğini de ekleyince Hazal bugün güneşi ikinci kez gülümsemesinde doğuruyor. Abisi ve Nehir yanımızda olmasa kayıtsız kalamayacağım bu manzara karşısında da dişimi sıkıp efendi efendi oturuyorum. Taş gibi bir irade. Ben ofise geçeceğim için görüşmeden sonra karakola gitmeleri gerektiğini hatırlatıyorum Emir'e, hala burada olmamdan hiç hoşlanmadığını belirtecek bir şekilde onaylıyor beni. Sevsen de sevmesen de güzel kardeşim, sevsen de sevmesen de buralarda olacağım. Hazal'ı çocuğun karşısında düşüp bayılmasının hiç hoş olmayacağına ikna ediyor sonunda Nehir. Biri yemek yediği için bu kadar mutlu olacağımı söyleseler küfredip başımdan savardım muhtemelen, o işler öyle olmuyormuş. Vakit yaklaştıkça saatlerdir bunu bekleyen başkasıymış gibi panikliyor Aymaz.Ya Resul onu sevmezse, ya yanlış anlarsa...Şimdi böyle hadi bana minnettar ol der gibi girilir miymiş ki çocuğun yanına? Nehir de gelseymiş en azından. Bunu söylerken bana bakmasa belki ikna olabilirdim Nehir'i istediğine, ama bu çağrının sahibi benim. Bu yüzden abisinin yanında alabileceğim kadar inisiyatif alıp mevcut cesaretini hatırlatıyorum Hazal'a. Bu bana bir çift ışıltılı göze, bir öldürücü bakışa ve imalı bir takdire mal oluyor. Işıltılar gözümü kamaştırdığından gerisiyle ilgilenemiyorum, kusura bakma birader. Sonrası bildiğimiz gibi, Hazal yoğun bakımdan kovulana kadar çıkmadığı için o gün onu tekrar göremeden ofise geçmek durumunda kalıyorum. Sonraki bir hafta boyunca tüm öğle aralarını ve iş çıkışlarını hastanede Resul'ün yanında geçiriyor. Tüm bunlar olurken yanında olmama izin verse de samimi bir duvar örüyor aramıza. Var olduğuna emin olduğum ama ispatlayamayacağım bir duvar. Ofisteki tüm dedikoduları başlamadan bitiren, benim elimi kolumu bağlayan; bir duvar. Tüm ilgisini de sevgisini de Resul'e veriyor. Onu elleriyle besliyor, hediyelere boğuyor, geleceği ile ilgili her gün bambaşka hayaller kuruyor. Nehir ile Resul kimin kardeşi diye gayet olgun(!) bir tartışmanın içine bile giriyorlar. Resul de Aymaz'ın ilgisi karşısında hiç şansı olmayan tüm hemcinslerimiz gibi, sonunda ona aşık oluyor. Abla demeyi reddediyor önce, Hazal onu sevip mıncıkladıkça utanıp terslemeye başlıyor birdenbire. Ona ne kadar güzel olduğunu söylerken nefesi tekliyor ve Hazal'ın hiç fark etmediği onlarca sinyal daha gönderiyor. Beni deli divane etmek için bundan çok daha azını yapmışken çocuğa kızamıyorum bile. Gün be gün izliyorum bu çaresiz aşkı, geçecek Resul. Belki bıçak yarasından çok acıtacak ama bu da geçecek aslanım. Onunki geçecek ama benimki hiç geçecek gibi değil. Bir hafta sonunu daha Hazal olmadan geçirmeye yetecek takatim de sabrım da yok. Küsüyorsa yanımdayken yine küssün. Ofisten çıkmadan yakalamak için hızla koltuktan kalkıyorum. Kapıyı açmamla bomboş bir masa karşılıyor beni. Şansıma küfredeceğim sırada sol tarafımdan gelen topuklu sesi dikkatimi dağıtıyor. Hassiktir... Saçları, makyajı, kıyafeti; her şeyini değiştirmiş. Kıpkırmızı mini bir elbisenin içinde şimdi Hazal. İncecik boynu, kıpkırmızı dudaklarıyla sakince gülümsüyor bana doğru yürürken. "Ben hazırım, çıkıyor muyuz?" Ne söylediğine dair hiçbir fikrim olmasa da onaylamak için ağzımı açacağım sırada, arkamda olduğunu da aslında ona gülümsediğini de çok sonra fark ettiğim Uğur cevaplıyor sorusunu. "Alp ve ben tamamız, Melek'i de alıp çıkalım." "Hadi o zaman." Benden tarafa göz ucuyla bile bakmıyor yanımdan geçerken. Masasındaki çantasını alıp duraksamadan Alp ve Uğur'un yanına gidiyor. Uğur denen itin olduğu herhangi bir küme değil Aymaz. Ateş demiştin, kundaklama olmaz. "Hazal!" Şeker gibi bir ses tonu ve masum bir gülümseme ile dönüyor benden tarafa, "Efendim Ömer Bey?" Yemezler güzelim. "Ömer. Nereye?" "Anlamadım?" Artık o da gülümsemiyor, güzel. Bu heriflerin yanında gülünecek hiçbir şey yok zaten. "Sen zeki bir kadınsın güzelim, anladığına eminim." Hitap ediş şeklimle maskelerinin tümü dağılıyor, bu kez kendisi gibi bakıyor. Tatlı bir telaşla. O böyle olunca ben de istemsizce sakinleşiyorum. "Ömer Bey. Uğur'un doğum gününü kutlayacağız arkadaşlarla birlikte, geç kalmayalım biz. İyi hafta sonları size." Bana kaş gözle anlatmak istediği her şeye siktiri çekiyorum, "Benim neden haberim yok peki gideceğimizden?" "Biz?" "Siz mi?" diyerek destekliyor Hazal'ı Uğur. O destekleyen ağzını da, Hazal'ın yanında durmasını sağlayan ayaklarını da kırmamak için derin bir nefes alıyorum. "Biz Uğur, biz. Hazal ve ben. Arkadaşını davet ederken sevgilisini atlayacak kadar da kaba olmadığını umuyorum." İlk tepki içine kaçan bir ses tonuyla Aymaz'dan geliyor, "Hı?" Öyle güzel şaşırıyor ki her şeyi boş verip hayretle açılan dudaklarını kavramak istiyorum. Ama şirin sevgilimin o kadarını kalbi kaldıramayabilir. "Sevgilisi?" "Oha!" Uğur'un gerçek bir soru kipi bile olmayan sorusunu ve Alp'in tepkisini yok sayıyorum, "Biraz son dakika oldu ama problem değil. Biz önce bir bana uğrayalım güzelim, üstümü değiştireyim sonra geçeriz arkadaşlarının yanına. Konumu mesaj atarsınız Alp." "Tabi, olur yani Ömer Bey. Ömer." Bir şeyler daha geveliyor Alp. Çok da dinlemeden telefonu ve anahtarları bahane eden kısa bir açıklamayla, Hazal'ın da bir dakikayı bile bulmadan yanıma geleceğinden emin bir şekilde, odama geçiyorum. Aymaz, bu kez beni şaşırtmıyor. Kırar gibi açıyor odanın kapısını, "Ne yapıyorsun sen?" Telefonumu ve cüzdanımı havada sallıyorum, "Söyledim ya güzelim." Elleri sinirle açıkta bıraktığı ensesini buluyor; aramızdaki mesafeyi kapatarak masanın arkasına, yanıma geliyor. "Ömer! Onu sormadığımı biliyorsun, oynama benimle." Elimdekileri masanın üzerine geri bırakıp güzel yüzüne bakıyorum. Kıyamıyorum. "Barışmaya ve bunu yaparken Uğur'u sağ bırakmaya çalışıyorum Hazal, yetmedi mi artık?" Muhtemelen bu kadar dürüst bir yanıt beklemediği için afallıyor, şaşkınlıkla aralıyor dudaklarını. "Ama böyle barışılmaz ki." Çok yakınımda hissettiğim soluğu, boyadığı dudakları, parfümünü bile bastıran kokusu ile öyle haklı ki. Böyle barışılmaz. Dudaklarını kavramadan önce fısıldıyorum, "Haklısın sevgilim." * Selamlar, Yandı mı buralar biraz sanki? Beğenirseniz yıldız çakın lütfen, yorumlarınız başımın üzerine! Sevgiler, saygılar, yaldızlar ve yıldızlar :*
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE