Bölüm 2:"Şafağın Koynunda Eriyen Güneş"

1112 Kelimeler
Bu hikaye içinde bir şeyleri halledemeyen, her durumda kendini yalnız hisseden, duygularını zihnindeki dar ağacında katletmek zorunda kalan güzel insanlara gelsin. İyi okumalar. 14.10.20 Bölüm 1: "Şafağın Koynunda Eriyen Güneş." Göğün, günahlarla büyütülmüş azgın bulutları, insanlara olan nefretlerini belirtmek ister gibi durmadan gürlüyorlardı. Havada dingin ve soluk bir yağmur havası vardı. Yorgunluktan şişmiş gözlerimi, fazla sakin bir şekilde kırptım. Kirpiklerim bile acıyordu sanki. Uzun parmaklarım, gümüşi renkli dolma kalemi tutarken titriyordu. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar ders çalışmıştım. Uykusuzluk göz bebeklerime kadar çökmüş, irislerime yuva kurmuştu. Bal rengi gözlerim uykusuzlukla harmanlanınca ortaya korkunç bir görüntü çıkıyordu. Bunu deneme yanılma yoluyla test etmiştim. Üniversitenin en korkutucu, en disiplinli ve en cimri hocası başımızda dolanıp duruyordu. Uzun tahta sıralara yirmi kişi sığabilirdi ama sınav dolayısıyla her sıraya sadece bir kişi oturmuştu. Önümde oturan mavi kazaklı çocuğu izlemeye başladım. Sorulardan birkaçına uğraşmıştım ama çoğu o kadar zordu ki yapmak neredeyse imkansızdı. Garip olanı ise sınavı hazırlayan hocanın her şeyi serbest kılmasıydı. Bütün kitapları açabilirdik, ya da tüm sözlüklere bakabilirdik. Ama gözlerime kaçan harflere anlam veremiyordum. Beynim sadece uyku istiyordu. Önümde duran ingilizce sözlüğe baktım. Harfler ilk önce bir kavgaya tutuştular, hafifçe gülümsedim. Kafamı kaldırdığımda saatin ona geldiğini gördüm. Sadece yarım saatim kalmıştı ve önümde cevaplamam gereken yirmi soru daha vardı. Yalnızca birer uçları yanıcı olan 4 özdeş kibrit çöpü alınıyor. Bu kibrit çöpleri, uçları birbirine temas edecek biçimde, kenarı bir kibrit çöpü ile aynı uzunlukta olan karenin tüm kenarlarına rastgele diziliyor. Bu dizilimde birbiriyle temas eden yanıcı uç bulunmama olasılığı kaçtır? Kalemimi kaldırarak kağıda dokundurdum. Kağıda temas eden uç ıslanarak mürekkebini dağıttı ve rakamlar yavaşça ortaya çıkmaya başladı. Kalem çukura denk gelince, kağıt biraz delinse de umursamadan yazmaya devam ettim. Kavisler vererek yazımı düzeltmeye çalıştım. Ellerim titriyordu ve bu bana tam olarak dezavantajdı. Yelkovan üç'e vurduğunda onbeş dakikam kalmıştı. Biraz daha hızlandım. Hafif nemli saçlarımı geriye atarak hafifçe toparladım. Alerjim yüzünden durmadan gözlerim yaşarırdı. Bu yüzden görüntü bulanıklaşıyordu. Parmaklarımı bükerek, gözyaşlarımı sildim, ardından ise tekrar soruya odaklanmaya çalıştım. Ama ne yaparsam yapayım aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Kalemi tekrar kaldırdığımda tek kelimelik bir cevabı, sınav kağıdına miras bıraktım. Olasılıksız. Psikoloji okumak küçüklükten beri en büyük hayallerim arasındaydı ama üniversitenin zor dersleri birazda olsa yılmama neden olmuştu. Dördüncü senemdeydim. Son dört yılım tamamiyle sınavlar, fincanlar dolusu kahveler ve uykusuzluk ile geçmişti. Benim için evden uzaklaşmak ne kadar kurtuluş olsa da ailemi özlüyordum. Annem ve babam hergün kavga edip beni bıktırdıklarında hep aynı şey geçerdi içimden. Üniversiteye gittiğimde kurtulacağım. Ama hiçte düşündüğüm gibi değildi burası. Yalnızlık en büyük dostum olmuştu olmasına lakin bir arkadaşım bile yoktu bu büyük şehirde. Başkentin büyük sokakları artık gezmek istediğim yerler değildi. Durmadan yağmurlu havalar ve en sert geçen kışlara sahip olmak o kadar ilgi çekici birşey değildi. Bunu sadece tek kaldığınızda anlardınız. Zihnimdeki kırmızı kanatlı şeytanlar kanat çırpmaya devam ederken, o uçsuz bucaksız arazide bir ses duyuldu. Çanlar çalıyordu. "Kalemleri bırakın !" Hocanın sesi kulaklarımda çınlamaya devam ededursun, kalemi bir kenara atarak sınav kağıdımın önümden alınmasını bekledim. Bir el uzanarak kağıdı aldı ve gözlerini bana dikmeye başladı. Kafamı o tarafa çevirmeye o kadar üşeniyordum ki, beklediğim hareketin gelmesini istedim. Hocanın eli suratımı tutarak yüzümü yüzüne çevirdi. Gözlerine bakmadığınızda hep böyle yapardı. "Sınav kağıdın bomboş." Umutsuz çıkan sesi beni biraz olsun şaşırttı. Ama belli etmeden gözlerine bakmaya devam ettim. Siyah gözlerinde şefkatli bir baba belirdi. Ama hemen sonrasında o ifadesizlik yerini korudu. Bir parıltı yüzünde belirdi ve az önceki gibi hemen kayboldu. "Seninle konuşalım biraz. Boş dersinde odama gel." Kafamı hafifçe salladım. Sonrasında ise beni bırakarak arka sıraya geçmesini izledim. Şaşkın gözlerimi sırama diktim. Ve kafamı kollarımın arasına alarak kendimi uykuya teslim etmeye çalıştım. Bu son sınavdı. Son matematik sınavımdı. Eğer bunu da geçemezsem dersi tekrar vermek zorunda kalacaktım ki, durum şimdilik öyle gözüküyordu. Bir parça rüzgar, gökyüzünün kanlı kollarından kopup içeriye girdiğinde hafifçe titredim. Ensem üşüyordu. Ceketime biraz daha sarındım. Ama bu bana hiçbir yarar sağlamadı. Bugünü de bitirip, eve gidip uyumak istiyordum. Gözlerim kan çanaklarına dönmüş olmalıydı. Zihnime sızan görüntüler, gözkapaklarımdan içeriye daldığında hafifçe esnedim. Annemin o titrek nidaları hâla yerini bırakmamıştı hafızamda. Biraz daha eğilsem gözyaşları bana ulaşacaktı neredeyse. Babamla kavga ettiğini söylemişti. Bu olağan bir şeydi. Annem ve babam her zaman kavga eder, iki dakika sonra barışırlardı. Ama bu ciddi bir şey olmalıydı. Yoksa annem kesinlikle ağlamazdı. Yıllar, ona ağlamamayı bir çok kez öğretmişti. Gözlerinin kenarındaki o derin çizikler, o kıvrımlar, kırışıklıklar, bir çok anının izlerini omuzlanmışlardı. Kafamı bunlarla doldurmak istediğim son şeydi. Lakin yapım buna elvermiyordu. Başımı sıradan kaldırdığımda sınıf neredeyse boştu. Vücudumu zoraki bir şekilde kaldırdım ve kahve almak için kantine yürümeye başladım. Üniversitenin uzun koridorlarında iki dakika da kaybolabilirdiniz. Ama dört sene, bana buraları uzun uzun ezberletme şansı vermişti. Uzun parmaklarımı pantolonumun cebine sokuşturup soğuğa karşı cephe almaya başladım. Ama soğuk her yerdeydi. Her saniye yanımdan ayrılmıyordu. Üşümeyi ne kadar sevsem de, bu sıralarda hasta olmak istediğim son şeydi. Adımlarımı yavaş atmaya özen göstererek yürümeye devam ettim. Düşersem bir daha kalkamayacağıma emindim. Rahat ayakkabılar seçmem ilk defa bana şans kazandırmıştı. Allak bullak olan aklıma bin dokuz yüz'lü yıllarda yapılan uyku deneyleri geldi. Uykusuz bırakılan adamlar en sonunda ölüyorlardı. Bunun üzerine hafifçe gülümsedim. Yanımdan geçen iki kız dikatle yüzüme bakarak geçip gitti. Merdivenleri inmeye başladığımda kulağıma bir ses geldi. İnce bir ses koridorlarda yankılanıyordu. Sanki şehvetin, vücuda bürünmüş hali gibiydi. Aşağıya indikçe ses daha da artmaya başladı. Öylesine ki merdivenin sonuna ulaştığımda, kantinden geldiğini düşündüğüm melodiler kulaklarımı parçalayacak gibi oldular. Bir enstrüman'ın tellerinden kopup gelen notalar bana ölümü anımsatıyorlardı. Ya da romantik bir dans müziği olmalıydı. İleride toplanan kalabalığa baktım. Gözlerimi yoran topluluk şehvetle birisini izliyorlardı. Hepsi büyülenmiş gibiydi. Notalar insanları emirleri altına almışlardı. Gözlerini diktikleri adama baktım. Uzun ve kaslı kolları kavisli bir şekilde bükülmüştü. Parmakları bir kemana ev sahipliği yapıyordu. Kemanın zarif ve cevizden yapılmış gövdesi her vuruşta biraz daha titriyordu. Işıklar altında parlayan ela gözleri adamı çekici kılan şeylerin arasındaydı. Tabureye oturmuş olan vücudu keman ile birleşmiş gibiydi. Sanki o kemanı değilde, keman onu çalıyor gibiydi. Gözleri keskin bir şekilde milletin üzerinde dolandı. Sonra tiz parçasını çalmaya dinginlikle devam etti. Uzun ve ince parmakları, at kuyruğundan yapıldığını bildiğim çubuğu daha sıkı kavradı. Olduğum yerde durduğumu fark edince şaşkınlıkla bakakaldım. Her şeyi unutmuştum sanki. Bana bir şey olmuştu. Kulağımı fetheden sesleri daha iyi duymak için yaklaşmaya devam ettim. Gözlerim adamın güzelliği karşısında donup kalırken, insanları yararak öne doğru yürümeye başladım. Adamın gözleri benimle buluştuğunda hafifçe gülümsedi. Ama aldırmadım. Sonra yüzünde bir şey belirdi. Tatmin olmuşa benziyordu. Her hücresi istediği şeyi almış gibiydi. Ölümlüler, yeryüzünde yürüyen bulutlardı. Bulutlar, ölümlülerin yeryüzündeki temsilcileriydi. Bir bebek günahkar bir şekilde doğmuştu. Günahları bir kulun, Tanrıya karşı işlediği sevapları katletti. Gözbebeklerim siyaha aşık olmuşçasına etrafa kaçıştılar. İrislerim ağıtlar yakmaya başladı. Damlalar, gözlerimden süzülerek, dudaklarımı haşladı. Gözkapaklarım gözlerime kapandı. Berzah perdesi suratımı yalayarak, boğazıma aktı. Sonra bir şey oldu. İnsanların ayaklarının dibine yığılıverdim.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE