Bölüm 2

1002 Kelimeler
Üzerimi giyinerek aynadaki görüntüme baktım. Maskulen tarzda giyindiğim için yüzüme makyaj yapmamak işime geliyordu. Yüksek bel bol kesim lacivert pantolonumun kemerini taktım. Beyaz bol tshirtimi pantolonumun içine sokarak kalçamın altında biten ceketimi kontrol ettim. Genel olarak owersize olan bedenleri en başından beri seviyordum. Bu tarzın en güzel yanı da takı takmak zorunda kalmamamdı. Çok büyük bir kesimi böyle ayrıntılar kullanmaz onların yerine kravat, papyon ya da şapka takardı. “Hazırsan beraber çıkalım.” Benim aksime kendisi feminem tarzı seviyordu. Aslında ona yakışıyordu da. “Saçlarımı tarayayım geliyorum.” Kızıl saçlarım omuzlarımdan aşağıdaydı. Düzdü fakat önlerinde hafif dalgalar vardı. Ne düz ne dalgalı saçlara sahip olmam hiç de hoş değildi. Koyu lacivert makosen ayakkabılarımı kapıya koyarken Nur bana bakarak kıkırdamaya başlamıştı. “Ne?” “Senin şu tarzına hala alışamadım.” Deri çantamın içinden anahtarlarımı çıkarttım. “Seninkinin tamamen zıttı olduğu için olabilir mi acaba?” “Ya tamam sana yakışıyor da ne bileyim. Şöyle seksi şeylerin içinde de çok hoş olurdun hani.” İşimde de çevremde de en son isteyeceğim şeydi dikkat çekmek. Silik biri değildim ama kadınlığımla ön planda olmak istemezdim. Şu zamana kadar sadece zekamla ön planda olmuşken bunu yapamazdım. “Maskülen giyim stilinde kadınsı hatlara, dantellere, ince topuklu ayakkabılara yer verilmez Nur. Bunu biliyorsun.” Apartmandan çıkmıştık. Cihangir’e üç sene önce taşınmıştık. Annem buraya gelmek istememişti ama benim ısrarıma karşı çıkmamıştı. Zaten kendisinin evden hatta yataktan çıktığı yoktu. “Tabiki biliyorum.” Dedikten sonra benim sesimi taklit ederek devam etti. “Keskin ve sert hatlarımla güçlü bir imaj yaratmak istiyorum.” Yokuş beni tıkamıştı. İçtiğim sigaralardan olsa gerek gülerken öksürmeye başlamıştım. “Erkek giysilerini kendinize uyarlıyorsun işte ne var bunda Allah aşkına?” “Tamam Nur seninle laf dalaşına girmek istemiyorum.” Ki küçük bir çocuk gibi bıdı bıdı konuşan oydu. Ailesi Antalya’da yaşıyordu. Okul için İstanbul’a gelmiş sonra da iş bulunca burada kalmıştı. Annem vefat edince de beni yalnız bırakmamak için hiç düşünmeden yanıma taşınmıştı. Varlığı bile yeten annem gitmiş yerine damarlarından mutluluk akan bu kız gelmişti. Otobüs durağında ayrılmış, ikimizde farklı güzergahlara yol almıştık. Tarihi yarımadanın merkezi bir konumuna sahip olan Beyazıt meydanında indiğimde trafiğin en yoğun haline şahit olmuştum. Hava henüz çok ısınmamıştı ama güneşli yerler insanı terletecek cinstendi. Meydandan geçerken etraftaki kalabalık her adımımda biraz daha kayboldu. Adımlarımı hızlandırarak soluk soluğa Beyazıt Kütüphanesine girecekken durdum. Gözlerim sahafların olduğu yere çevrildi. Zamanın ruhunu içinde barındıran kitaplara mı yoksa önce kütüphaneye mi diye düşündüm. Şimdilerde olmasa da eskiden nadide eserlerin, el yazmalarının, dini felsefe ve mantık kitaplarının satıldığı sahaflar… Ama bir dükkan hala bu yolda devam ediyordu. Ahmet Ağa diyorlardı ona. Ağalığı bilgisindendi. Mal mülk onun işi olmamıştı. Yaşı yetmişi geçmiş olmasına rağmen gençlere taş çıkartırdı. Ahmet abi aklıma düştüğü gibi hiç düşünmeden adımları bu sefer sahaflara çevirdim. Dükkanın içerisine girdiğimde eski kitap kokusu ciğerlerimi doldurdu. Mükemmeldi. Tonlarca kitabın üst üste dizildiği incecik koridorda güçlükle iç kısma yürüdüm. Büyük bir yer değildi ama burada yoktu. Yukarıdaki asma kata seslendim. “Ahmet Ağa destur var mı?” böyle dememe hem kızıyor hem de içten içe seviyordu. Birkaç kitap tahta zemine düştü ve arkasından sesini duydum. “Oooo kimler gelmiş. Benim güzel kızım gelmiş.” Onun sesini duyunca fark etmeden gülümsediğimi anladım. Huzur doluydu. O da, dükkanı da. Hat sanatıyla ilgilenirdi ve herkesin çok istemesine rağmen bir tanesini bile parayla satmamıştı. İçinden gelirse, karşısındakini ölçüp biçtikten sonra hediye ederdi ve bu da çok nadir olurdu. Sonralarında anlamıştım ki kitaplarını da parayla satmazdı. Oku sonra geri getir derdi en fazla. İlginçtir her kitabı da geri gelmişti. “Acele etme bilgelerin ağası.” Ufak bir kitap kulesine sırtımı yaslayarak kollarımı göğsümde birleştirdim. Ahmet Ağayla ilk evdeki babamın, babamın babasının, kitaplarından birini satmak için geldiğimde tanışmıştım. Birkaç kitabı bu şekilde elimden çıkartmak zorunda kalmıştım ama sonradan bana kendi sanatıyla beraber hediye etmişti Ağa. Okumadan sattığım o kitapların içerisinde bana lazım çok önemli bilgiler olduğunu da eklemişti. “Hoş geldin kızım. Ben de bu sabah seni düşünüyordum. Nerede bizim gazeteci kız diyordum. Kalbim temizmiş bak.” “Senin kalbin hep temiz be ağam.” Duvara tutunarak az kalan merdivenleri de indi ve kollarını açtı. “Deme şöyle be kızım. Biz kimmm ağalık kimmm. Esnafın demesine ne bakıyorsun.” Öyle diyordu da onu tanıyacak kadar çok vakit geçirmiştim. Her konuda bilgisi var, her şey hakkında fikri sabitti. Gerekirse konuşur gerekmediğinde susardı. Aslında en çok da cahile susardı. Onlara laf geçiremeyeceğini bilir sözlerinin boşa israf olduğunu dile getirirdi. Haklıydı. Kendilerini bu kelime öbeklerinin içerisinde kazanmış sayan cahiller mutlu olur ama bilmezlerdi ki onlar hep kaybeden taraftı. “Kütüphaneye geldim seni görmeden gitmekte istemedim.” Kapıya çıkarak dükkanının önünde ufak sandalyelere oturduk. “Ne bakacaksın kütüphanede?” Ben nasıl onu tanıdıysam o da beni, hatta benden daha fazla tanırdı iç dünyamı. Düşünceli halimi hemen fark ederek ekledi. “Kafanı kurcalayan bir durum var sanırım. Belki yardımcı olurum güzel kızım.” Neyi nasıl diyeceğimi bilemez bir halde gözlerimi kaçırdım. Yorgundum. Beynim çok yorulmuştu. Ayakta tutmaya çalıştığım düşüncelerim çok yorulmuştu. Derin bir of çekerek başımı sola yatırdım. Yüzümdeki acı gülümsemenin ardından, “Bilmediğin çok şey oldu.” Diyebildim. “Ben de ne nedir bilmiyorum. Öğrenmeye çalışıyorum.” “Nedir seni bu denli yoran?” “Şamanlar hakkında bilgin var mı Ahmet abi.” Bunu beklediğini hissettim bir an. Sıcak gülümsemesini takınarak başını salladı ağır ağır. Cebinden çıkarttığı sigarasından bir dal aldı ve bana da uzattı. Önce benim sonra kendi ateşini yaktıktan ve bir nefes üfledik sonra konuşmaya başladı. “Herkes kadar ben de biliyorum bir şeyler.” Bu kadarı yoktu. Dahası vardı. Ben hep bir konu hakkında bir şey sorsam aynı cümleyi kurardı. Bilgisiyle övünmezdi. “Herkes kadardan fazlasını isterim ama.” Dedim munzurca. “Hiçbir zaman azla yetinmedin ki.” “Kafam çok karıştı.” “Akşam bana gel. Burada yeterli vakit yok. Konu uzun.” Farkındaydım konunun uzun olduğunun da ben kısadan hap bilgiler istiyordum. Tabi bunu karşımdaki İstanbul beyefendisinden o şekilde alamazdım. “Emrin olur Bilge Ağa.” Yerimden kalktığımda yine sarıldı bana. Bu sefer farklıydı sarılışı. Gücünden güç aktarır gibiydi. Enerjisinden bedenimi ayakta tutacak dozda almıştım ya işte şimdi az da olsa yoluma gidebilirdim.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE