YAZAR...
Kadir Ağa, Cüneyt'i de yanında götürüp Hançer Konağı'na gider. Ağalar orada toplanacaktır. Yakup Ağa oğlunun götürülüşünü yumraklarını sıkarak izliyordu.
Yakup Ağa’nın içi yanıyordu ama yüzü taş gibiydi. Ağa dediğin ağlamazdı. O an bir baba değil, bir aşiretin direğiydi, ağasıydı. Eğer bugün zayıflık gösterirse, yarın herkes onun üstüne çökerdi. O yüzden dişlerini sıktı, başını dik tuttu. Oğlunun canı ile kendi şerefi aynı terazideydi.
Nare Hanım'sa oğlunun ardından ağlamaya devam ediyordur. Yakup Ağa diğer ağalarla konuşup onların berdel kararı çıkarmalarını isteyecektir. Odasına gidip üzerini değiştirir. Karısı odaya girdiğinde burnundan soluyordur.
"Ne yapacaksın ağam?" dese de o da neler olacağını biliyordu. O yüzden buraya gelmişti. Her ihtimali hesaba katmak lazımdı.
"Ne yapacağım Nare? Berdel kararı çıkaracağım. Yoksa oğlum..." devamını getiremedi.
"Kiminle olacak berdel?"
"Ne bileyim?" diye yatağa oturdu. Onunda aklında bu soru vardı.
"Berdeli Mert için isterlerse vallah vermem Dilruba'mı. Adam zaten deli gibi bir şey. Hem bilmez misin ilk karısı da onun yüzünden intihar etmiş diyorlar. Bir de Cüneyt, Elif'i kaçırdı. Rahat komaz kızımı oralarda. Eziyet eder."
"Bilmez miyim sanırsın? Ama başka çare mi vardır? Ya oğlum ya kızım."
"Bir çaresi vardır ağam. Berdel olarak Nilüfer'i verelim."
Bu söz, Nare Hanım’ın ağzından bir anlık çaresizlikle çıkmamıştı. Oğlunu yerde gördüğü andan beri zihninde döndürüp durduğu ihtimali nihayet dile getirmişti. Nilüfer onun için bir kızdan çok, çözülmesi gereken bir problemdi. Hem Nilüfer'den kurtulacaktı. Hem de oğlunun canı garantiye alınacaktı.
Yakup Ağa bu sözle karısına baktı. Bu neden daha önce aklına gelmemişti. Hem Nilüfer de Cüneyt'in kardeşiydi. Kendi kızı olmasa da karısının ilk eşindendi. Olurdu... olurdu da nasıl olurdu. Kendi kızı dudurlarken, yetimi berdel etti demezler miydi? Yakup Ağa'nın şerefi her şeyden önce gelirdi.
"Olmaz kadın. Kendi kızları dururken, yetimi kurban ettiler derler. Yakışmaz bana."
Nare Hanım kocasının önünde dizlerinin üzerine çöküp ellerini tuttu. "Sen orasını bana bırak ağam. Ben halledeceğim. Yalnız Nilüfer'i buraya getirmek gerek. Sonrası kolay. Sen yeter ki, Dilruba'mıza kıyma."
Yakup Ağa bir kez daha hayranlıkla baktı karısına. Onunla evlenirken başta korkmuştu. Üvey evlat diye hor görür mü diye. Ama Nare Hanım her daim Dilruba'yı el üzerinde tutmuştu. Şimdi bile öz kızını değil de üvey kızını düşünüyordu. Yakup Ağa'nın gözünde hayranlık uyandıracak bir şeydi bu.
Oysa düşünmesi lazımdı. Ben nasıl bir yetime kıyıp kör kuyulara atacağım diye. Ama düşünmedi. Kendi ailesi herkesten önce gelirdi. Yine öyle oldu.
"Ne yapacaksın?"
"Sen merak etme ağam. Ama berdeli Aslan için isterlerse Dilruba'yı ver hemen. Kızımıza ondan iyi koca bulamayız." demeyi de unutmadı.
Yakup Ağa aklındakilerle odadan çıkıp oğlu Yiğit'i çağırdı. Henüz 18 yaşında olmasına rağmen pek cevvaldi. Aynı kendi gençliğine benzetirdi onu.
"Hemen İstanbul'a gidiyorsun. Nilüfer'i alıp geleceksin. Abinin hayatı buna bağlı. Sabah olmadan Nilüfer burada olmalı." diye oğlunun sırtını sıvazlamıştı.
Yiğit'te hemen adamlarını toplayıp İstanbul'a yol aldı. Yiğit direksiyona geçtiğinde dişlerini sıktı. Nilüfer’in adını bile duymaya tahammülü yoktu. Ona göre o, eve sonradan sokulmuş bir yabancıydı. Bu işi yaparken tek bir pişmanlığı yoktu. Abisinin hayatı kurtulacaksa, Nilüfer’in hayatı harcanabilirdi.
Zaten hiç haz etmezdi Nilüfer'den. Annesinin bir tek kızı vardı. O da Dilruba ablası. Başkasını da ölse kabul etmezdi. O fareyi buraya getirip ablasının ayaklarının dibine atacaktı.
Bir tarafta da Nare Hanım kızının odasına girdi. Dilruba iki gözü iki çeşme ağlıyordu. Nare Hanım hemen saçlarını okşamaya başladı.
"Anası kurban. Neden ağlıyorsun?"
"Bir de soruyor musun anne? Hani ben senin kızındım. İnsan hiç kızına bunu reva görür mü? O manyağa mı vereceksiniz beni?" diye ağlaması şiddetlendi.
Nare Hanım kızının başını kaldırdı. "Anası kurban. Ben hiç sana kıyar mıyım? Berdel olarak Nilüfer'i vereceğiz."
Dilruba sevinçle annesinin kollarına attı kendini. "Gerçek mi söylersin? Beni kandırmıyorsun değil mi?"
Nare Hanım gülümseyerek kızının yanaklarını öptü. Onu kollarının arasına aldı. "Ben babanla konuştum. Berdel için Mert derlerse Nilüfer'i vereceğiz. Yok Aslan derlerse... baban seni verecek."
Dilruba bu sözlerle annesinin ellerini öptü. "Aslan'la mı evleneceğim? Ya berdel o olmazsa?"
"Düşürme yüzünü kızım. Akraba olacağız onlarla. Her daim gidersin evlerine kardeşimi görmeye geldim bahanesiyle."
Dilruba yerinden fırladı. "Aslan beni beğenir mi? Yüzüme bile bakmıyor."
"Ne yapacaktı kızım? Koskoca aşiret ağası. Hem sadece aşiretin mi? Cümle Antep'in ağası. Ağır başlı olacak elbette. Sen seneye şu okulu bir bitir hele. Bak nasıl dayanıyorlar kapıya.
Geçen gün Rabia Hanımlar da ağzımı aradı anası. Aslan bu sene de evlenmem deyip duruyormuş. Seneye evlenmek istiyormuş. Dilruba'nın da okulu bitiyordu değil mi dedi. Besbelli aklında sen varsın."
Aslında böyle bir olay olmamıştı. Nare Hanım gerçeği eğip bükmeyi iyi bilirdi. Kızına umut satıyordu. Dilruba’yı Aslan'ın hayaliyle beslerse, elinde sonunda elde edeceğini biliyordu. Gittiği her düğünde gözü Aslan'ın üzerindeydi. Bir sarhoş yakalasa... kızını koynuna bir soksa. Hiçbit dertleri kalmayacaktı. Kısmet bu günedir belki. Belki de Aslan bugün Dilruba ile evlenmeye karar verir diyordu.
Kızını günden güne zehirlediğinin farkında değildi. Aslında farkındaydı, ama hedefine ulaşacağını düşünüyordu. Kızının sonunu hazırladığının farkına bile varmadan.
Dilruba'nın dolabındaki en güzel elbiseyi çıkardı. Kızını kendi elleriyle süsledi. Aslan bugün Dilruba'yı fark etmeliydi. Evlenmek istediğini söylemese bile... aklında yer etmeliydi. Erkek milleti, siklerinden başka şeyle düşünmezdi. Orayı ele geçirdin mi ne istersen yaptırtırdın. Tıpkı Nare Hanım'ın yaptığı gibi.
Bu sırada Hançer Konağı'nda haber duyulmuştu. Herkes diken üzerindeydi. Olacaklar tahmin ediliyordu. Berdel kararı verilecekti. Bundan emindiler. Mert ne kadar kabul etmese de ağaların dediği olurdu.
Mert yine berdel olmaz diye kükrerken, Aslan "Sana mı soracağız ne olup olmayacağını? Ağa benim, benim hükmüm karardır." dedi.
Mert işte en çokta bundan nefret ediyordu. Kuzeninin sırf ağa olduğundan emir vermesinden. Ama az kalmıştı. Elbet alaşağı edecekti onu.
Mert delirdiğinde annesi Yonca Hanım oğlunu zorla da olsa odasına götürdü. "Ne yapıyorsun oğlum. Bacın ölsün mı istersin?"
"Ölsün. Böyle bir namussuzluğu yaptıysa gebersin."
Kadın ne yapacağını şaşırmıştı. Eskiden pamuk gibi olan oğlu karısının intiharından beri mayın tarlasına dönmüştü. Neye patlayacağı bilinmiyordu.
"Haklısın oğlum. Cezalarını çekmeleri lazım. Ama illa ölmeleri gerekmez."
"Ne demek gerekmez. Ölmezlerse ben nasıl intikam alacağım onlardan?"
"Berdel yapalım oğlum. Sen de onun bacısını al karın olarak. Nasıl senin ciğerin yandıysa onunda yansın."
Bu sözler Mert'in yüzünü güldürdü. Neden daha önce düşünmemişti ki bunu? O Cüneyt şerefsizinin yaptıklarının aynısını yapacaktı kardeşine. O kızı her gece dövecekti. Zorla birlikte olacaktı. Canından bezdirecekti. O da tıpkı eski karısı gibi intihar edecekti. Sonra Mert, berdel diye başkasını alacaktı. Ta ki, ailedeki tüm kızlar onun ızdırabıyla tanışana kadar.
İlk kez içindeki öfke şekil bulmuştu. Bu sefer kurban o olmayacaktı. Acı çeken taraf değişecekti. Mert için adalet buydu. Kendi yaşadığını başkasına yaşatmak.
Berdeli kabul ettiğinde Yonca Hanım çok sevindi. Oğlu yeniden evlenecekti. Karısı, çocukları olursa eski hâline döner diye düşünüyordu. Oysa oğlunun aklını kendi zehirlemişti. Hoş onu ilgilendirmezdi kızın başına gelecekler. O sadece oğlunu düşünüyordu.
Oğluna onca kız istemişti. Kimse kız vermiyordu. Neymiş gelini oğlunun yüzünden intihar etmiş diye. Bu da Yonca Hanım'ı ilgilendirmiyordu. Gelini aklını kullansaydı. Kocasını elinde tutması gereken yerde intihar etmişti. Olansa zavallı oğluna olmuştu. Dul kalmışt. Şimdiyse evlenecek kız bulamıyordu. Para karşılığı kızını ağa kapısına verecek maraba çoktu. Bunu da Yonca Hanım kendine yediremiyordu. O bir ağa kızıydı. Elbet gelini de öyle olacaktı.
Kızının hamile olduğunu ilk anlayan o olmuştu. Köşeye sıkıştırınca her şeyi anlatmıştı. "Cüneyt istemeye gelecek." demişti.
Yonca Hanım'ın aklına harika bir fikir gelmişti. Kızının adı çıkacaktı belki. Ama önemli olan oğluydu. Ağa oğlu olmalıydı ona göre. Bunun içinde bir an önce evlenip evlat sahibi olmalıydı. Yoksa Aslan'ı ağalıktan edemezdi.
Yonca Hanım için bu bir utanç değil, bir fırsattı. Kızının bedeninden doğacak çocuk, oğlunun ağalığa giden yolunda bir basamak olabilirdi. Bu sayede oğluna güçlü bir ağa kızı alabilecekti. Günahı, sevapla tartmazdı. Kazançla tartardı.
Önce kızının aklına girdi. Cüneyt'le kaçması gerektiğine ikna etti. Tabii doğrudan demedi bunu. Biraz mecaz yaptı biraz da gözünü korkuttu.
"Kürtaj olacaksın. Kimse duymayacak. Evlenince yeniden bebeniz olur. Ama şimdi kimse duymamalı."
Elif'te bebeğimden olacağım korkusuna Cüneyt'le kaçmaya karar verdi. Yonca Hanım her şeyi hazırlamıştı. Kızı kendi kafasına kaçtığını sansın. Yonca Hanım gidecekleri güzergaha kadar haberdardı.
Oğlunu da o yönlendirmişti. Kocasının haberi olmadan oğluna haber etmiş. Onların peşine düşmesini sağlamıştı.
"Aman ha oğlum. İkisini de canlı getir. Hesaplarını burada soralım. Hem aşirette nasıl ağa olunurmuş öğrensin." diye de kulağına küpeyi takmıştı.
Elif hamile olduğunu söylediğinde Mert azıcık olan kontrolünü de kaybetmişti. Elif yalan söyledim diye oyun oynamasa... ikisini de oracıkta öldürecekti.
Sonunda herkes hazırdı. Tüm ağalar Hançer Konağı'na toplanmıştı. Herkes oturmuş, Aslan da hakkı olan baş köşeye oturmuştu.