Charles’ın anlatımım ile, on dört yıl önce
Her şey hazırdı. Ben hazırdım. Bugün bir kez daha onun karşısına çıkacaktım. O günden sonra defalarca kez görüşmüştük ve ben her seferinde ona tekrar tekrar aşık oluyordum. Kim olduğumu bilmediği için onunla konuşurken o kadar rahattım ki. Prens kimliğimi bilmiyordu, söylememiştim.
Söylersem her şey değişebilirdi. Ben değişmezdim, ben aynı Charles’dım. Fakat onun gözünde başkalaşırdım. Ona bir yabancı gibi gelir miydim? Yine yanımda bu kadar rahat olur muydu? Yoksa benim ile evlenip kraliçe olmak için savaşan o kızlar gibi gözüme girmeye çalışır mıydı? Yok. Hayır. Nina böyle biri değildi, onu yeterince tanımıştım. Veliaht prensi olduğumu öğrenirse benim ile kalmak istemezdi. İşte tam bu yüzden sustum, tam bu yüzden ondan prens olduğumu sakladım.
Bir yandan da, bu sırrı sonsuza dek taşıyamayacağımı da biliyordum. Bir gün, gerçekler kapıyı çalacaktı. Bu sır ona başkasından ulaştığında, benden duymadığını öğrenmek ona ihanet gibi gelir miydi? Beni anlayabilir miydi?
Bunu ondan saklayamazdım. Gerçekler bir gün kapıyı çalacaktı. Ben, bir gün askerler tarafından yaka paça babamın yerini almak için götürülecektim. Korkuyordum. Eğer söylersem artık eski biz olmayacağız diye çok korkuyordum. Fakat o yanımdayken o güzel gözlerine baktıkça, söylememek daha da zorlaşıyordu.
Kalbimde taşıdığım bu sırrı her an daha ağır hissetmeye başlıyordum. Onun varlığında olduğum şeyden nefret ediyordum. Kraliyetten nefret ediyordum. Prens olmak, bir taç taşımak ya da sorumluluklarla kuşatılmış bir hayat... Hiçbiri onun yanındaki bu birkaç saniyelik huzur kadar değerli değildi.
Ve işte geliyordu. Nina, benim güzel sevgilim. O kadar güzeldi ki, her görüşümde tekrar tekrar aşık olmama sebep oluyordu. Yavaşça bana yaklaştı ve yanıma oturdu. Çimenlerin ortasında, çiçekler ile kaplı bir parkın içinde yapayalnızdık. Kimsenin olmaması garipti fakat bu onunla geçirdiğim anı daha da özelleştiriyordu.
Nina, bakıldığında göz alıcı bir güzelliğe sahipti; kıpkırmızı saçları, güneş ışığında parıldıyor ve ona ateşli bir hava katıyordu. Saçları, yumuşak dalgalarla omuzlarına dökülüyor, her hareketinde zarafetle dans ediyordu. Yüzünde bulunan çiller, onun masumiyetini ve doğallığını vurgularken, gülümsemesiyle birleştiğinde kendine özgü bir cazibe yaratıyordu.
Uzun kirpikleri, okyanusun derinliklerini yansıtan kapalı mavi gözlerini daha da belirgin hale getiriyordu. Bu gözler, içindeki merak ve hayal gücünü ortaya çıkarıyor; bakışları, karşısındakine sanki kendi iç dünyasını açıyormuş gibi bir sıcaklıkla doluydu. Nina'nın gözlerinde bir derinlik vardı; adeta okyanusun sakin yüzeyinin altında saklanan sırları gizliyordu.
Her şeyden önemlisi, onun yanında olmak beni rahatlatıyordu. Nina, içtenliği ve samimiyetiyle, sırlarımı ve kaygılarımı unutturuyordu. Parkın çiçeklerle dolu yeşil alanında yan yana oturduğumuzda, onun varlığı tüm dünyayı unutturuyor, kalbimdeki yükü hafifletiyordu.
Bakışlarını bana çevirerek gülümsedi ve yanağıma bir öpücük kondurdu. Sanki dünya tüm yüklerinden sıyrılıyor. Zaman akmayı unutuyor, sadece o ve ben kalıyoruz. Sessizce ellerini avuçlarımın içine aldım. Parmaklarımız birbirine sarıldığında, sanki tüm korkularım yok olmuştu. Ama yine de... Söylemeliyim. Bunu daha fazla saklayamazdım.
“Gözlerinde kayboluyorum her seferinde,” dedim kısık bir sesle. “Ama sana söylemem gereken bir şey var.” Gözlerime baktığında yüzündeki hafif gerginlik, içimdeki korkuyu besledi. Ama ne kadar beklersem, onu o kadar kaybetmekten korkuyordum. Devam ettim, titrek bir nefes alarak.
“Ben aslında... Bu kraliyetin prensiyim. Senden her seferinde sakladığım gerçek bu. Ve sana söyleyemediğim her gün, içim biraz daha parçalandı. Çünkü seni kaybetmekten korktum.”
Sözlerimi bitirirken içimdeki her şey çözülmüş gibiydi. Sanki şimdi, gerçekten savunmasız ve tamamen ona teslim olmuştum. Gözlerinin derinliklerinde bir an sessizlik hâkim oldu. Kalbim öyle bir hızla atıyordu ki, sesinin yankısı kulağımda bile duyuluyordu.
Ama sonra, bir mucize gibi, ellerimi daha da sıkıca tuttu. Gözlerinden yaşlar süzüldü ama gülümsemesi solmamıştı. Hatta o an, kalbinin de benimle aynı ritimde attığını hissettim.
“Charles…” dedi fısıltıyla, gözleri dolu dolu. “Senin kim olduğunu bildiğim tek yer burası,”diye devam etti, ellerimi kalbine götürerek. “Bir prens olman ya da sıradan biri olman umurumda değil. Seni seviyorum, kim olduğunu değil, nasıl olduğun için. Ve bu, hiçbir zaman değişmeyecek.”
“Ben de seni seviyorum,” dedim, kelimeler dudaklarımdan titreyerek dökülürken. “O kadar çok seviyorum ki... Eğer bu aşkı yaşamak için kraliyetten, unvanımdan, bütün hayattan vazgeçmem gerekiyorsa, vazgeçerim. Seninle olmak, her şeyden daha değerli.”
Onu kendime çektim, kalbinin ritmini kalbimde hissedene kadar sarıldım. Zaman dondu, dünya sessizleşti. Sadece o vardı, ve bu an. Sonsuzluk gibi gelen bir süre boyunca birbirimize öylece sarıldık. İçimde fırtınalar kopuyordu, ama o yanımdayken her şey huzura dönüşüyordu. Bütün korkularım, endişelerim, geleceğe dair sorularım... Hepsi anlamını yitiriyordu. Çünkü aşk, her şeyin ötesindeydi.
Bir an için gözlerimi kapattım. O an hissettiğim tek şey, kalbinin benim için attığıydı.
“Sana bir şey sormam lazım,” dedi gözlerime derin derin bakarken. “Gerçekten her şeyden vazgeçer misin? Kraliyet, sorumluluklar, unvan... Bunların hepsini bırakabilir misin?”
Hiç tereddüt etmeden başımı salladım. “Seninle olabilmek için hepsinden vazgeçerim. Sadece senin yanında olabilmek, bir an bile yanında kalabilmek her şeye bedel. Çünkü sensiz bir hayatı düşünemiyorum. Düşünmekte istemiyorum.”
“Benim için böyle bir fedakarlık yapmanı istemiyorum.” diyerek gözlerimin içine baktı. Sesi titremişti. O gözlerde hasret kaldığım her şey vardı. Mutluluk, sevgi, huzur, aşk. Aşık olduğum o gözleri, bana baktığı zaman çok daha güzeldi.
Onunla geçireceğim bir hayatın düşüncesi bile beni mutlu etmeye yetiyordu. Ona sahip olabilmek için başka çarem yoktu. Herşeyi bırakmalıydım. Yine de ailem ile konuşmadan böyle bir karar almayı istemiyordum. Sonuçta henüz on yedi yaşında genç bir prenstim. Nina ise on altı yaşına daha yeni girmişti.
“Senin özgürlüğünü, kimliğini feda etmeni istemiyorum. Bir gün pişman olursan... bir gün benden uzaklaşmak istersen…”
Elimi ince ve yumuşak parmaklarında gezdirdim. Dikkatli bir şekilde beni izliyordu.Sıcacıktı elleri. Sıcak ve yumuşak. Gözlerinde gördüğüm sevgi ve aşk, bütün bu olumsuzlukları kapalı kapılar ardına atıyordu. Hayatımda bir anlam arıyorsam, bu anlam ondaydı. Kim olduğum, nereden geldiğim ya da gelecekte ne olacağı önemli değildi. Benim için sadece o vardı, sadece onunla olmak...
“Hayır,” sesim titrek çıkmıştı. Korkudan mıydı? Bilmiyorum.
“Sensiz bir hayatı yaşamak yerine, her şeyden vazgeçmeye hazırım. Unvanımı, kraliyetimi, gelecekteki tahtı… Hepsi senin bir saniyelik gülümsemenden bile daha değersiz. Sen yanımda olduğun sürece pişmanlık nedir bilmem. Asıl sensiz geçirdiğim hayat en büyük pişmanlığım olur.”
O an gözleri doldu, dudakları hafifçe titredi. Onun için bu kadar önemli ve zor olan şeyin farkındaydım, ama ben de kararlıydım. Ellerini yüzüme koydu, gözlerini gözlerimden ayırmadan. Kalbimizin aynı ritimde attığını hissediyordum.
“Charles, sana o kadar aşığım ki... O kadar çok seviyorum ki seni, sadece senin mutlu olmanı istiyorum. Ama sana bu kadar büyük bir yükü yüklemek... Hayatın boyunca buna hazır olabilir misin?”
Bir an bile tereddüt etmeden başımı eğdim ve alnımı onun alnına yasladım. Fısıldayarak cevapladım, sanki dünyanın geri kalanını unutarak: "Benim mutluluğum sadece seninle. Bunu anlamıyor musun? Sana her baktığımda, gözlerinde hayatı yeniden buluyorum. Sen olmadan, hiçbir şeyin anlamı yok. Sadece sana aşığım, ve bu aşk her şeyden daha büyük. Kraliyet mi? Unvan mı? Bunlar hiçbir şey. Sen yanımda olduğun sürece, dünyada başka bir şey istemiyorum.”
Gözyaşları yanaklarına süzülürken, ikimiz de bir süre sessiz kaldık. Zaman durmuş gibiydi. Onun kollarında, onun kalbinin ritmiyle huzur bulmuştum. Onun varlığı tüm dünyayı unutturuyordu bana.
“Yine de,” dedim sessizliği bozan bir kararlılıkla, “her ihtimale karşı ailemle konuşacağım. Bu aşkı onlardan saklamayacağım. Kabul edip etmemek onlara kalmış, ama ben kararımı verdim.”
Gözlerimden süzülen duyguları anlamış gibi yüzüme baktı. “Charles…” dedi, sesi hafifçe titrerken.
Ellerimi ellerine aldım, bakışlarımı onun derin gözlerine sabitleyerek devam ettim: “Ya benim kraliçem olursun… ya da senin tarlada çalışan eşin olurum.”
“Charles, seninle nerede olursam olayım, mutlu olurum. Kraliçe olmak ya da sade bir çiftçi karısı olmak… Bunların hiçbir önemi yok. Önemli olan sensin. Sensiz bir hayatı düşünemiyorum. Eğer kraliyet kabul etmezse, birlikte başka bir hayat kurarız. Sadece seninle olmak istiyorum.”
Onu kendime doğru çektim, dudaklarımız birleştiğinde bütün dünya yok olmuştu. Sadece ikimiz kalmıştık; aşkımızla örülmüş bu dünyada... Ve o anda, her şeyden emin oldum: Ne olursa olsun, bu aşk her türlü fedakarlığa değerdi.
Birlikteyken, hiçbir engelin, hiçbir kuralın bizi durduramayacağını biliyordum. Ya kraliçem olacaktı ya da sonsuza kadar onunla, tarlada, sade bir yaşamda, ama hep aşkla…
Nina’yı evine bıraktığımda, içimde bir huzur vardı ama aynı zamanda derin bir ağırlık hissediyordum. Hayatımın geri kalanını onunla geçirme kararını çoktan vermiştim. Ancak şimdi, babamın karşısına çıkma vakti gelmişti. Kraliyet kuralları, ailem, geçmişim… Korkuyordum. Hepsi, önümde birer engel gibi duruyordu. Ama bu sefer her şey farklıydı. Ben aşk için savaşmaya hazırdım.
Saraya vardığımda koridorlar her zamanki gibi soğuk ve sessizdi, ama içimdeki fırtına beni alev alev yakıyordu. Babamın taht salonunda olduğu bilgisini muhafızlardan almıştım. Oraya doğru ilerlerken, babamın karşısına çıkacağım anı düşünüyordum. Kraliyet kurallarına göre bu evlilik imkansızdı, ama ben bu kuralları çiğnemeye hazırdım. Aşkımın büyüklüğü karşısında hiçbir kuralın artık anlamı yoktu. Herşeyi göze almıştım ve ondan bana destek olmasını bekliyordum.
Kapıyı çalıp içeri girdiğimde, babam her zamanki gibi ağır ve otoriter bir ifadeyle oturuyordu. Gözlerinde sert bir merak vardı; beni bu saatte karşısına getiren şeyin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Derin bir nefes alıp karşısına geçtim. Korkuyordum fakat belli etmemeye çalışıyordum.
“Babam,” dedim, sesimdeki kararlılığı hissediyordum, “sana söylemem gereken önemli bir şey var.”
Babamın gözleri üzerime dikildi, sessizce beni dinliyordu. Her zamanki gibi güçlü, sarsılmaz bir duruş sergiliyordu. Ama ben de artık bir çocuk değildim. Tahta onun yerine geçmek için yetiştirilmiştim. Fakat kalbimde taşıdığım şeyin gücünü biliyordum. Nina’ya karşı olan duygularımın gücünün farkındaydım.
“Aşık oldum,” dedim sonunda, kelimeler dilimden dökülürken hissettiğim ağırlıkla birlikte. “Ve onunla evlenmek istiyorum.” Rahatlamıştım. Üzerimden bir yük kalkmış gibi hissettim. Fakat babamın yüzündeki ifadede en ufak bir değişiklik olmadı. Bana soğuk ve dikkatli bir şekilde bakmaya devam etti. Sessizlik, odadaki havayı daha da ağırlaştırıyordu.
“Kim bu kız, Charles?” diye sordu saatler gibi gelen saniyelerin sonunda, sesi o kadar soğuktu ki beni daha çok korkutmaya yetmişti. Fakat artık geri dönemezdim. Geri adım atamazdım. Ya bugün her şey bitecekti, ya da herşey sıfırdan başlayacaktı…
“Kraliyet ailesinden biri mi?”
Başımı hafifçe eğdim. Mahçuptum ona karşı. Benim ile kurduğu hayalleri böyle değildi biliyorum. Fakat insan kime aşık olduğunu seçemezdi öyle değil mi? Seçebilir miydi?
“Hayır, baba. O halktan biri. Nina adında bir kız. Onu seviyorum ve onunla bir ömür geçirmek istiyorum. Onunla evlenmek istiyorum.”
Sözlerim odayı doldurduğunda, babamın gözlerinde beliren öfke, bir an için tüm havayı boğucu bir hale getirdi. Gözlerinde patlayan fırtına, başlamak üzereydi. Yavaşça ayağa kalktı, odanın ortasında tüm ihtişamıyla durdu ve bana baktı. Gözleri alev alev yanıyordu.
“Charles,” dedi sert bir tonda, “saçmaladığının farkında mısın? Halktan biriyle evlenmek mi? Bu bir rezalet olur. Kraliyet ailesinden biri halktan biriyle evlenemez! Böyle bir evliliği asla kabul edemem!”
Sözleri kılıç gibi keskin ve acımasızdı. Ama içimdeki aşk, babamın öfkesine karşı direniyordu. Bu savaşı kazanmak zorundaydım. Ona karşı dimdik durarak gözlerimi ondan ayırmadan cevap verdim: “Baba, bu sadece bir istek değil. Bu bir karar. Ben Nina’yı seviyorum. Kraliyet, taht, unvan… bunlar umrumda değil. Onunla olamazsam, hiçbir şeyin anlamı yok. Eğer onunla evlenmezsem prens olarak kalmak istemiyorum.”
Babamın gözlerinde beliren öfke, sınırları zorluyordu. Yüzü bembeyaz olmuştu, dudakları sinirden titriyordu. Bir adım daha yaklaştı, bakışları sanki beni yerle bir edecek gibiydi. “Sen ne söylediğinin farkında mısın, Charles? Kraliyet kanı asla halktan biriyle karışamaz! Bu kurallara uymak zorundasın. Bu deliliği hemen unut! Bu konuşma burada bitti.”
Sesi odanın ortasında yankılanıyordu. İçimde ki fırtına onun sinirinden daha şiddetliydi. Onun gözünde benim aşık olduğum kadın yalnızca halktan biriydi, basit bir ad, bir statü. Oysa benim için Nina, hayallerimi, ruhumu dolduran en değerlimdi. Geleceğimde yer almasını istediğim tek kişiydi. Babamın bu sevgiyi anlamayacağını biliyordum ama yine de içimde bir umut vardı. Ve o umut az önce babamın tepkisi tarafından öldürülmüştü.
Odadan çıkarken, sanki yıllardır taşıdığım bir yükü omuzlarımdan atıyormuş gibi hissettim. Daha fazla konuşmadım. Hiçbir şey demedim ve odayı terk ettim. Odanın dışına adım atar atmaz, gözlerim bulanıklaştı. Ama bu gözyaşları ne üzüntüden ne de korkudan kaynaklanıyordu. Aşkla doluydum. Artık nereye gideceğimi, ne yapacağımı biliyordum. Bu sarayın soğuk duvarları ardımda kalacaktı, çünkü gerçek hayatımı kurmaya karar vermiştim.
Kardeşimin yanına gitmeliydim. James’in odasına vardığımda kapıyı hafifçe çaldım. İçeriden duyulan çocukça bir ses, her zamanki neşesiyle beni içeri davet etti. James henüz 13 yaşındaydı, çocuklukla gençlik arasındaki o masum ve karmaşık dönemi yaşıyordu. Onu her zaman korumak istemiştim, ama şimdi kendimle, aşkımla ve babamla verdiğim savaşta onu geride bırakmak zorundaydım.
İçeri girdiğimde, James masasında oturmuş bir şeylerle uğraşıyordu. O beni görünce yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi, ancak yüzümdeki ciddiyeti fark edince bir an duraksadı.
“Charles? Bu saatte ne işin var burada?” diye sordu, sesinde her zamanki o masum merakla.
Yutkunarak ona yaklaştım. Nasıl anlatacağımı bilmiyordum, ama ona doğruyu söylemeliydim. “Sana bir şey söylemem gerekiyor, James. Ama bunu anlaman zor olacak.”
“Ne oldu? Neden böyle konuşuyorsun? Korkutuyorsun beni.”
Derin bir nefes aldım, her kelime ağzımdan çıkarken sanki yüreğimden bir parça daha kopuyordu. “James, ben bu gece kraliyeti terk ediyorum. Aşık oldum, ama babamız kabul etmedi. Onunla evlenmeme izin vermiyor. Bu yüzden gitmek zorundayım. Burada kalamam.”
Önce ne dediğimi anlamadı, kaşları çatıldı, yüzündeki o masum ifade yerini bir şaşkınlığa ve öfkeye bıraktı. “Ne demek gidiyorsun?” diye bağırdı, sesi neredeyse titriyordu. “Gitmek mi? Beni burada bırakıp gitmek mi? Olmaz! Bunu yapamazsın, Charles! Sen benim abimsin, bunu bana yapamazsın!”
O daha çok küçüktü; kraliyet sorumluluklarını, aşkın fedakarlıklarını anlamıyordu. Gözlerinde beliren yaşlar, bana olan güveninin ve sevgisinin sarsıldığını gösteriyordu.
James, sakin ol,” dedim, ona doğru bir adım atarak. “Bu, benim kararım. Aşkım için bu fedakarlığı yapmam gerekiyor. Ama seni hep seveceğim, bu değişmeyecek. Sadece artık burada kalamam.”
James hışımla geriye çekildi, gözyaşları yanaklarına süzülmeye başladı. “Hayır! Bunu yapamazsın! Beni burada yalnız bırakamazsın! Annemiz ve babamız zaten hep sert… Benim senden başka kimsem yok. Sen gidersen ben ne yapacağım? Gitmeni istemiyorum!”
Onun bu tepkisi içimde derin bir yara açmıştı. James’in böyle öfkelenmesini hiç beklemiyordum. Onu sakinleştirmeye çalıştım, ellerimi omuzlarına koyup gözlerinin içine baktım.
“James, ne olursa olsun bu, yapmak zorunda olduğum bir şey. Seni hep seveceğim, bunu asla unutma. Ama kendi yolumu çizmem gerek. Bir gün bunu anlayacaksın, ama şimdi gitmem gerek.”
“James, o küçücük bedeniyle öfkeyle titriyordu. Gözlerindeki yaşlar daha da akmaya başladı. “Hayır, anlamayacağım! Anlamak istemiyorum! Neden gitmek zorundasın ki? Gitme abi. Bırakma beni. Her şeyi bırakıp gitmek, senin gibi güçlü birine yakışmaz!”
“Sana söz veriyorum kardeşim, senin için döneceğim. Ne kadar uzağa gidersem gideyim, seni asla unutmayacağım. Ama şimdi, kendi yolumu bulmak zorundayım. Gitmek zorunda olduğum senin abin olmaycağım anlamına gelmiyor.”
James, gözyaşları içinde bana sırtını döndü, duvara doğru koşarak kendini yatakta yığdı. “Git o zaman! İstemiyorum seni! Git, bırak bizi! Kraliyeti de beni de! Sen sadece kendini düşünüyorsun!”
James sırtını bana dönmüş, yatağında hıçkırarak ağlarken, kalbimin derinliklerinde bir şey kırılıyordu. Onu böyle üzgün görmek canımı yakmıştı, ama kararımı değiştiremezdim. O sırada James’in sesi, hıçkırıklarının arasından boğuk bir şekilde duyuldu.
“Charles…” dedi, sesi çatlamıştı. “Aşk ne demek? Neden senin için bu kadar önemli? Neden aşk, beni bile bırakıp gitmeni gerektiriyor?”
O kadar masum ve o kadar da derindi bir soru sormuştu ki. Bir an cevap vermekte zorlandım. Bu küçücük çocuk, ben dünyanın yükünü omuzlarımda taşırken bana en büyük soruyu sormuştu. Onun bakış açısından, aşkın anlamı bir muammaydı, belki de aptalca bir fikirdi. Çünkü henüz gerçek sevginin ne olduğunu bilmiyordu.
Yavaşça ona doğru yaklaşıp yatağının kenarına oturdum. Gözleri yaşlarla dolmuş, kızarmıştı. Ellerimi omuzlarına koyup başımı eğdim ve içten bir sesle, kelimeleri özenle seçerek cevap verdim. Yanağına bir öpücük kondurarak ona sarıldım.
“James, aşk... Aşk her şeyden daha güçlü bir duygu. Kalbinde birini öyle çok seviyorsun ki, her şeyden vazgeçmeye razı oluyorsun. Kendini, kim olduğunu, hatta sahip olduğun her şeyi, o kişiyle olmak için geride bırakmaya hazırsın. Aşk seni büyütür, cesur kılar… ama bazen de zor kararlar aldırır.”
“Aşk hiç güzel değilmiş. Ben asla aşık olnayacağım…”
James, kollarımın arasından çekildi, yüzü hala üzgündü ama içindeki öfke yerini biraz daha anlayışa bırakmış gibiydi. “Git o zaman,” dedi sessizce, yüzünü benden saklayarak. “Ama seni özleyeceğim.”
“Ben de seni, kardeşim,” dedim ve odadan son bir kez çıkarak, arkamda sadece sarayı değil, hayatımın en zor vedalarından birini de bıraktım.