Celal ileri bir adım attı.
Sesini alçaltıp, ama tehditkâr bir tonla sordu:
“Gitmezsem… ne yaparsın Serhat?
Ha?
Ne yaparsın?
İtin önüne atar gibi iki kuruş verdin diye kurtulacağını mı sandın?
Sen burada çiftliğinde keyif çatarken, bizim yüzümüzü unuttun be adam!”
Bu kez damarım çatladı.
“Ulan şerefsiz!” diye bağırdım.
“Her şeyi eşit şartlarda mı paylaştık biz?!
Sen götürdün, yedin.
Ben üstüne koydum.
Amcamın hatrına sustum sustum…
Ama artık sabrım kalmadı!”
Arkamı dönüp yürümeye başlamıştım ki…
Tabii, Celal durur mu?
Durmadı.
Saldırdı arkamdan.
Kolumdan tuttuğu gibi çevirmeye çalıştı.
Ama bu sefer…
Allah yarattı demedim.
Yılların öfkesini bir yumrukta boşalttım suratına.
“Beyim, yeter!” diye bağırdı kahya.
Ama gözüm dönmüştü artık.
Yüzümdeki kan, yumruklarımda öfke…
“Sen karışma!” dedim.
“Madem ölmek istiyordu, öldürecektim şerefsizi!”
Tam o sırada…
“Serhat Bey, yapmayın!” diyen bir ses durdurdu beni.
Zarin’di.
Araya girmişti.
Kolumdan tutuyordu, nazikçe ama kararlılıkla.
“Lütfen… yapmayın. Yeter.”
O an dönüp gözlerinin içine baktım.
Kıpkırmızıydı gözleri.
Ama korkudan değil…
Acıdan.
Çaresizlikten.
“Karışma güzelim…” dedim, boğuk bir sesle.
“Bu it ölmeyi hak ediyor.”
“Tamam… anladım,” dedi yutkunarak.
“Ama kızlarınızı düşünün… Lütfen, bırakın gitsin.”
Göz göze geldik.
Ve işte o bakış…
Her şeyin içimi yakan sıcaklığını dondurdu bir anda.
Yumuşadım.
Derin bir nefes aldım.
“Tamam,” dedim.
Ve arkamı döndüm.
Kahya’ya seslendim:
“Bu iti götür. Atın amcamın kapısına.
Söyleyin, bir daha buraya adım atarsa… acımam.
İtine sahip çıksın.”
Verandaya geçip oturdum.
Başım ellerimde…
Yüzüm yanıyordu ama kalbim daha çok yanıyordu.
Zarin koşarak içeri gitti.
Kızlara gitti sandım.
Ama elinde buzla geri döndü.
Sessizce elimi tuttu.
Buzları yanağıma bastırdı.
“Şişmesin…”
Sesindeki merhamet…
Parmak uçlarındaki yumuşaklık…
Öylece kaldım.
“Allah’ın cezası herif…” dedim.
“Sen araya girmeseydin… ben ona ne yapacağımı biliyordum.
Sana şükretsin.”
“Böyle söylemeyin,” dedi yavaşça.
“Kızlarınızı düşünün.
Zaten anneleri yok…
Bir de babalarını kaybederlerse… ne yaparlar?”
Sustum.
Haklıydı.
Ama sesim boğuk çıktı:
“Peki ya sen duymadın mı söylediklerini? İftira atmadı mı bana?”
“Duydum,” dedi.
“Birine bile inanmadım.”
Başımı kaldırdım.
Şaşırmıştım.
“Çünkü…” dedi, yavaşça gülümseyerek,
“…sizin nasıl biri olduğunuzu…
Önceki akşam anladım.
Burada, çalışanlarınızla birlikte güle oynaya yemek yerken…
Sadece kendi yaptığınız pizzayı değil, herkesin gönlünü doyururken…
Mangalın kokusu dışarıya gitmesin diye tek yiyemeyen adamın…
Kul hakkı yemeyeceğini anladım.”
Öyle kalakaldım.
İlk kez birisi…
Gerçekten, içimdeki adamı görmüştü.
“Sana teşekkür ederim,” dedim fısıltıyla.
“Ne için?”
“Bana inandığın için.
Ve… bunun için.”
Buzlara işaret ettim.
“Önemli değil,” dedi.
“Ben şimdi kızlara ses gitmesin diye müzik açtım.
Dans edin dedim.
Ben de geliyorum.”
Ve öylece kalkıp gitti.
Ardından bakakaldım.
Hayır…
Ben bu kadınla sevgili falan olmak istemiyordum.
Ben bu kadınla…
Evlenmek istiyordum.
Hem de hemen.
Akşam olduğunda sofrayı birlikte kurduk.
Sanki çekirdek bir aileydik.
Ben, Zarin ve çocuklarım…
“Baba, bu akşam dondurma yemeye gider miyiz?” dedi Leyla.
“Bilmem,” dedim gülerek.
“Zarin ablanız da gelirse gideriz.
Hatta kardeşleri de gelsin… lunaparka gidelim.”
“Bilmem, uygun olur mu?” dedi Zarin.
Bakışlarını kaçırarak.
“Neden olmasın?” dedim, gözlerinin içine bakarak.
Kızlar alkışlamaya başladı.
“O zaman,” dedim, “yemekten sonra gidiyoruz.”
Gecenin serinliği, şehir ışıkları, çocukların kahkahaları…
Lunapark rengârenkti.
Kızlar Zarin’in kardeşleriyle çığlık çığlığa eğlenirken, ben yavaşça yanına yaklaştım.
“Gel…” dedim.
“Biz de dönme dolaba binelim.”
“Yok…” dedi.
“Ben korkarım… yükseklikten.”
“Korkma,” dedim.
“Ben olacağım yanında.”
Zar zor ikna ettim.
Önden onu bindirdim.
Makineciye sessizce eğilip,
“Kimseyi almayacaksın.
Ben işaret edene kadar da indirmeyeceksin,” dedim.
Ve kabin yükselmeye başladı…
Dönme dolap en tepeye ulaştığında… durdu.
Kabinin hafifçe sallanmasıyla birlikte Zarin irkildi.
Korkuyla etrafına baktı.
“Ne oldu? Bir şey mi oldu?” dedi panikle.
“Hayır,” dedim usulca.
“Ben söyledim durdurmalarını.”
Kaşlarını çattı.
“Neden?”
“Çünkü seninle konuşmak istiyorum,” dedim.
“Burada. Tam bu yükseklikte.”
“Ne konuşacağız ki… Aşağıda da konuşabilirdik bence,” dedi çekinerek.
“Hayır,” dedim gözlerinin içine bakarak.
“Burada konuşacağız. Çünkü seni kaybetmek istemiyorum.”
Korkuyordu, çok belliydi.
Elleri dizlerinin üzerinde kenetlenmişti.
Ama ben artık geri dönemeyecek kadar ileri gitmiştim.
“Güzelim…” dedim yavaşça,
“Bana bak. Gözlerime.
Korkma.
Ben sana zarar gelmesine asla izin vermem.”
Zor yutkundu.
Ben de boğazımı temizleyip söze başladım.
“Zarin… biliyorum, beni çok iyi tanımıyorsun.
Ama…
Sana söylemek istediğim bir şey var.”
Bir nefes aldım,
Ve tek solukta söyledim:
“Ben… sana aşığım.
Hem de çok.”
Gözleri bir anda büyüdü.
“Ne?.. Nasıl?” dedi, fısıltı gibi.
Sesi karıştı gökyüzünün esintisine.
“Daha sen bizimle çalışmaya başlamadan önce…
O ilk gördüğüm anda…
Ben sana aşık oldum.
Ve artık bu duyguyu içimde tutamıyorum.
Bil istiyorum.
Ve… mümkünse…
Karşılık istiyorum.”
Sustu.
Yutkundu.
Nefesi kesilmişti adeta.
“Çünkü Zarin…” dedim,
“Ben hayatımda ilk defa âşık oldum.”
O ise başını yavaşça öne eğdi.
Boğuk bir sesle konuştu:
“Ben… ne diyeceğimi bilmiyorum.
Ama bu mümkün değil…
Yani… size karşılık veremem çünkü siz patronsunuz. Ben çalışan…”
“Hayır!” dedim hemen.
“Bu benim umurumda bile değil.
Umurumda olan tek şey… sensin.”
Gözlerime bakıyordu artık.
Artık kaçmıyordu.
“Ve senden…” dedim kısık bir sesle,
“Bana bir şans vermeni istiyorum.”
Elleri titriyordu.
“İnanın… ne söylemem gerektiğini bilmiyorum,” dedi.
“Şaşkınım, Serhat Bey…”
“Bey deme bana.
Yani şu an… bu durumdayken deme.
Günlerdir uyuyamıyorum Zarin.
Aklım, fikrim sende.
Kalbim sende.
Ne olur… bir şans ver bana.
Ver ki… ben de sevilmeye layık olduğuma inanayım.”
Sessizlik…
Gökyüzü sessizdi.
Şehir sessizdi.
Yalnızca kalbimin atışı vardı.
“Böyle söylemeyin lütfen…” dedi.
“Siz zaten… sevmeye de, sevilmeye de layık bir adamsınız.”
Başımı eğdim.
Ama sesim hâlâ netti:
“Ben kimsenin sevgisine layık olmak istemiyorum.
Ben… sadece senin sevgine layık olmak istiyorum.
Beni sevdiğini bilmek istiyorum.
Tıpkı benim âşık olduğum gibi…
Senin de âşık olduğunu görmek istiyorum.”
Gözleri doldu.
“Bana küçük de olsa bir şans ver.
Ver ki… kendimi sana ispat edeyim.”
“Bakın…” dedi,
Ve ardından derin bir nefes aldı.
Gözleri gökyüzünde, sesi kalbimin tam içinde…