Esranın anlatımı
Amine Teyze’nin o titreyen sesindeki kırgınlık, içimde bir yerleri paramparça etmişti ama belli etmedim. Ben bu hayatta ağlamayı değil, ağlatanları pişman etmeyi öğrenmiştim.
"Dur kız, ne ölmesi?" dedim neşeyle. "Daha kocan olacak o adamın emdiği sütü burnundan getireceğiz. Önce seni bir baştan yaratacağız Amine Sultan! O konağa döndüğünde Bedirhan Ağa’nın dili tutulacak, Sedef yılanı da hasedinden çatlayacak!"
Amine Teyze hafifçe kıkırdadı. Bu, onun bu evdeki ilk gecesiydi ve ben, yıllardır üzerine sinmiş olan o ağır "ağa karısı" tozunu üzerinden silkelemeye kararlıydım.
Gece saat on ikiye geliyordu. Amine Teyze’yi pamuklara sarıp sarmalayıp yatırmıştım. Tam mutfakta kendime yorgunluk kahvesi yapıyordum ki sehpanın üzerindeki telefonum titredi. Bilinmeyen bir numara...
"Engeli kaldırmamışsın, ben de yeni hat aldım. Annem uyudu mu? Bir ihtiyacı var mı?"
Gözlerimi devirdim. Sencer... Adamın lügatinde "vazgeçmek" kelimesi hiç olmamıştı. Telefonu elime alıp hızla yazdım:
"Annen huzurla uyuyor Sencer Ağa. Senin ve babanın gürültüsü olmayan bir evde ilk uykusu bu. Ayrıca bu hattı da engellememi istemiyorsan sadece anneni sor, anlaştık mı?"
Cevap saniyesinde geldi:
"Tamam, sadece annemi soracağım... Bir de seni. O elindeki kanlar çıktı mı? Asel’in durumu nasıl?"
Yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi ama hemen kendimi toparlayıp ciddileştim. Bu adamın korumacı tavırları, en sert kalkanlarımı bile bazen delip geçiyordu. Yazışmaya devam etmedim; telefonu sessize alıp mutfak masasına bıraktım. Ama biliyordum; Sencer şimdi o kapının önündeki arabasında sabahlayacaktı. Huylu huyundan vazgeçmezdi.
**
Ertesi sabah güzel bir kahvaltı hazırlayıp Amine Teyze’nin odasına gittim. Perdeleri çekip güneşin içeri süzülmesini sağladım. Amine Teyze huzurla uyuyordu. Onu uyandırmadan kapıda bekleyen Sencer’e mesaj attım:
"İki ekmek ve dumanı üstünde simit al gel, kahvaltı yapalım."
Anında çift tık oldu:
"Emrin olur sultanım."
"Cıvıma Sencer!"
Deliydi bu çocuk ama kalbimi titretmiyor da değildi hani. Kendi kendime konuşurken Amine Teyze uyandı.
"Kız, ne konuşuyorsun kendi kendine?"
"Ooo Amine Sultan, uyandın mı? Bak kahvaltı hazır. Nasıl uyudun, iyi misin? Bir ağrın sızın var mı?"
"Oyy kuzum, çok iyiyim. Bunca sene ilaçlar fayda etmemiş de şimdi etmeye başlamış gibi... Kız, bu ameliyat bu kadar işe yarıyordu da Bedirhan’ın getirdiği doktor neden tavsiye etmiyordu? 'Hep masada kalırsın' diye beni korkutuyordu."
"Amine Teyzem, bu doktor kimse sana yanlış tedavi uygulamış. Ama merak etme; asistan da olsam çok iyi eğitim aldım, anlarım. Asel de uzmanlığını bu alanda yapıyor, o da çok iyidir. Artık gitgide daha iyi olacaksın. Hadi, şimdi kahvaltımızı yapalım."
Tam sofraya oturduk, kapı çaldı. Sencer elinde torbalarla gelmiş, ne bulduysa almıştı.
"Sencer, sadece ekmek ve simit istemiştim."
"Olsun güzelim, lazım olur. Akşam bizim küçükler de gelir, az sonra Ahmet de damlar."
"Evde durum ne?"
"Babamın haberi yok, bugün olur. Baki, Damla, Sena ve Sefa da buraya taşınıyormuş; sorun olmaz herhalde?"
"Yok, ne sorun olacak? Ben kalabalık ortamlara bayılırım. Hem bugün Amine Sultan’la çok güzel işlerim var, kızlar da bana katılır. Neyse, hadi kahvaltıya... Amine Teyze’nin ilaç saati geliyor."
Fırtına Öncesi Sessizlik
Kahvaltı masasında otururken hem Sencer’in hem de benim telefonum aynı anda çalmaya başladı. Telefonu açtım:
"Alo, anne?"
"Aç kapıyı!" deyip telefonu suratıma kapattı. Sencer’le bakıştık. İkimiz de aynı anda bağırdık: "ANNEN GELMİŞ!"
Kapıya koşup annemi içeri aldık. Annem, Müjgan Sultan, hiç hız kesmeden saydırmaya başladı:
"Esra, sana inanamıyorum kızım! Gerçekten burada yaşamaya mı karar verdin? Aklını mı kaçırdın sen? Bir de istifa edip tayinini buraya istemişsin! Kızım, ne ara bu kadar aşık oldun bu adama? Ne zamandan beri duygularınla hareket ediyorsun?"
Amine Teyze, Sencer ve ben; hepimiz şaşkınlıkla onu dinliyorduk. Kadın soluksuz konuşuyordu.
"Anne, laf söylemek için bu kadar yol katetmene gerek yoktu; telefonda da dinlerdim seni."
"Sus, zevzeklik etme! Asel aradı; konağın restorasyonu ve mimarisi için yardım rica etti, onun için geldim. Yoksa seninle didişmeye gelmedim."
"He, gelmişken bir de Esra’yı fırçalayayım dedin. İyi yaptın Müjgan Sultan ama biliyorsun bana pek işlemiyor, bağışıklığım var."
Annem bana kötü kötü baktı, tam o sırada Sencer ve Amine Teyze’yi fark etti. Gözlerini belerterek bana döndü.
"Aaa anneciğim, fark ettin demek. Sencer’in annesi Amine Teyze benimle yaşıyor."
Annem Amine Teyze’ye dönüp nezaketle, "Memnun oldum tanıştığımıza, ayrıca geçmiş olsun," dedi. Sencer’e de göz ucuyla bir "merhaba" deyip hemen konağı incelemeye başladı. Duruma el atmam gerekiyordu çünkü annem tam bir işkolikti.
"Anneciğim, şimdi bırak konağı. Asel gelince nereyi nasıl istediğini sana söyler. Bizim asıl işimiz Amine Teyze."
"Amine Hanım mı? Ne yapacağız kadına?" dedi ve kulağıma eğilip ekledi: "Hani bu kadın benden küçüktü?"
Annemin feminist damarlarını kabartmam gerekiyordu: "Ah anne, bunun bir kocası var; kadın hasta olunca üstüne kuma getirmiş, bir de hastalığıyla ilgilenmemiş. O adamın büyük bir derse ihtiyacı var."
Sencer aramıza girip, "Esra, annen de geldi. Ben annemi alıp konağa geçeyim, çocuklar da gelecek. Rahatsızlık vermeyelim," dedi.
Ben daha cevap vermeden annem atıldı:
"Sen gidebilirsin ama annen hiçbir yere gidemez! Bir kadına böyle bir şey yapılmasına asla katlanamam. O babanın burnundan getireceğim bu kadına yaptıklarını! Ayrıca ev Esra’nın, ben misafirim. İstediği kişiyi evinde ağırlar, buna karışamam. Siz gitmek istiyorsanız gidin!"
Annem ayaküstü Sencer’e ayarı vermiş, hemen Amine Teyze’nin yanına süzülmüştü. Sencer şaşkınlıkla bakarken fısıldadım:
"Sen git... Annemin feminist damarları kabardı. Şimdi burada baban olsa onu kapı dışarı atar. Sen ufaktan kaç."
Sencer’i gönderince annemlerin yanına gittim. Amine Teyze gözyaşları içinde hayatını anlatıyordu:
"Ah Müjgan Hanım, tüm çocuklarımı tek başıma büyüttüm. Kocam olacak adamla görücü usulü evlendim ama sevdim onu. Dokuz evlat verdim. Sonra bir gitti, iki sene haber gelmedi. Döndüğünde kolunda bir kadınla geldi, kuma olarak... Yine ses etmedim. Dokuz evladım var, işim yok, elimden iş gelmez... El mahkum sineye çektim. Ama içime öyle atmışım ki çok geçmeden hasta oldum. Esra kızım gelene kadar bir doktor tedavi ediyordu ama hastalık ne ilerliyor ne iyileşiyordu. İnanın bu eve gelince yaşadığımı hissettim."
Annem sessizce dinledi ve sonra kararlı bir sesle araya girdi:
"Kızımın da sizin de bir erkeğin egemenliğine ihtiyacınız yok! Siz kendinizi neden küçümsüyorsunuz? Dokuz çocuğa bakmak kolay mı? Sizin sadece 'yapımında' emeğiniz var anladığım kadarıyla. Siz benden de kızımdan da daha cesur bir kadınsınız. Sencer’i az çok tanıdım, terbiyeli bir çocuk. Ama o hanzo kocan için değil, kendin için bu ölü toprağını üzerinden atacaksın. Seni bambaşka biri yapacağız; sen bile kendini tanıyamayacaksın!"
Annem bunları söyledikten sonra o meşhur, öz güven dolu kahkahalarından birini attı.
**
Asel ile hızlıca koordine olup hastanedeki estetik biriminden randevuları ayarladık. Amine Teyze’nin kaderinin değişeceği, çehresindeki kışın yerini bahara bırakacağı o yeni mevsime ilk adımı hastane kapısından girerken attık. Annem, beklentimin aksine Amine Teyze’ye karşı inanılmaz bir şefkatle yaklaşıyordu; bir an olsun elini bırakmadı. O yumuşak ama otoriter sesiyle eğilip, "Bak Amine Hanım," dedi, "Bu işlemler seni başka biri yapmayacak; sadece içindeki o ışığı örten yorgunluğu, yılların isini pasını alıp götürecek."
Küçük ama sihirli dokunuşlar başladığında nefesimi tutup izledim. Amine Teyze’nin yılların yüküyle derinleşen, hüzün kuyusuna benzeyen gözaltı çökmelerine hafif bir ışık dolgusu yapıldı. Alnındaki o çatık kaş izleri, sanki hayat ona hiç dert çektirmemişçesine yumuşadı. Uygulanan vitamin kokteylleriyle, o cansız ve soluk tenine taze bir bebek pembeliği geldi. Aslında Amine Teyze zaten güzel kadındı, fiziği de yerindeydi; sadece yüzünde kederin elinden çıkmış derin çizgiler vardı. Aynaya her baktığında, sanki otuz yıl önceki, henüz kimsenin kalbini kırmadığı o masum genç kıza el sallıyor gibiydi.
Operasyonların bıraktığı hafif şişkinliklerin inmesini bekleyecek, asıl "şov"u o zaman yapacaktık. Annem planı zihninde çoktan kurmuştu bile. Akşam eve döndüğümüzde bizi kapıda tam kadro bir ordu karşıladı: Sencer, Ahmet, Dila, Demir, Baki, Damla, Sefa ve Sena... Sencer ve Ahmet’in ellerinde market poşetleri, küçüklerin kucağında ise valizleri vardı.
Annelerini kapıda gören Dila, Demir ve diğer küçükler sanki yıllardır ayrılarmış gibi koşup Amine Teyze’ye sarıldılar. Annemin bu manzarayı gözleri dolarak izlediğini fark edince yanına yanaştım. "Kıskandın mı kız?" diyerek koluna girip onu gıdıklamaya başladım. Annem bir yandan gülerken bir yandan da o meşhur "Esra!" uyarısını yapmayı ihmal etmedi. Ortam çok güzel ama bir o kadar da hüzünlüydü. Dayanamayıp araya girdim:
"Aaa, ama yapmayın böyle, kıskanıyoruz! Annemin benden başka çocuğu yok, benim de kardeşim... Kıskandırmayın bizi, hadi içeri geçelim!"
Annem hafifçe gülümseyip "Densiz," diyerek içeri süzüldü. Sencer hemen yanımda bitti, gözleri annesinin yüzündeki değişimi yakalamaya çalışıyordu. "Ne karıştırdınız siz? Annemin suratına ne oldu?"
"Sen annenin suratını boş ver şimdi, o emin ellerde. Söyle bakalım; iki gün sonra bizi İstanbul’a alışverişe götürebilir misin? Getiremezsen Asel’den rica edeceğim."
Sencer duraksadı. "Hallederiz de hayırdır? Buradan yapsaydınız ya alışverişi."
"Annem de ben de buranın yabancısıyız Sencer. İstanbul’da aradığımız her şeyi elimizle koymuş gibi buluruz."
Kafasını sallamakla yetindi. Ben önden, Sencer arkadan içeri geçtik. Mutfaktaki poşetleri görünce Ahmet ve Sencer’e döndüm: "İnşallah o torbaların içinde sebze de vardır?"
Ahmet mahcup bir tavırla, "Valla yenge, mangal yaparız diye düşündük. Salata malzemesi dışında pek sebze yok," dedi.
"Yenge değil Ahmet, Esra! Ayrıca annem vejetaryen, bize sebze lazım."
Sencer hemen atıldı: "Ben hallettim o işi, merak etme. Hadi Ahmet, işe koyulalım."
Kızlar bana mutfakta yardım ederken, erkekler de Sencer ve Ahmet’in komutasında mangal ve sofra işine giriştiler. Nihayet herkesin neşeyle oturduğu o kalabalık sofraya yerleştiğimizde, asıl bombayı masanın tam ortasına bıraktım:
"Ee beyler... Anlatın bakalım, konakta durumlar ne?"