5.

3032 Kelimeler
Sabahın ilk ışıkları altında Santiago Nasar'ı ilk gören, dükkân sahibesi Clotilde Armenta olmuş, sanki Santiago Nasar'ın üzerinde alüminyumdan giysiler varmış izlenimine kapılmıştı. "Daha o zamandan hayaleti andırıyordu, " dedi bana. Onu öldürecek olan adamlar, gazete kâğıtlarına sarılı bıçaklarını kucaklarında sımsıkı tutarak, dükkândaki sıralarda uyuyakalmışlardı, Clotilde Armenta da onları uyandırmamak için soluğunu tutmuştu. Adamlar ikiz kardeştiler: Pedro'yla Pablo Vicario. 24 yaşındaydılar; birbirlerine o kadar benziyorlardı ki, onları ayırt etmek meseleydi. "Halleri tavırları kaba sabaydı, ama iyi huylu insanlardı, " deniyordu raporda. Onları ilkokuldan beri tanıyan ben de olsam aynı şeyleri yazardım. O sabah sırtlarında hâlâ akşamki düğünden kalma, koyu renk abadan giysileri vardı, bizim Karayipler'e göre fazla kalın ve fazla ciddi görünüyordu bu giysiler, onca saatlik cümbüşten sonra yorgunluktan bitkin haldeydiler, ama tıraş olma görevlerini yerine getirmişlerdi. Eğlencenin bir gün öncesinden başlayarak içkiyi ellerinden bırakmadıkları halde, üçüncü günün sonunda sarhoş değillerdi de, uykusuzluk çeken uyurgezerlere benziyorlardı. Clotilde Armenta'nın dükkânında neredeyse üç saat bekledikten sonra günün ilk ışıklarıyla uyuyakalmışlardı, bu da cumadan beri uyudukları ilk uykuydu. Geminin ilk düdük sesiyle şöyle bir uyanır gibi oldularsa da, Santiago Nasar evinden çıktığında içgüdüleri onları tümden uyandırmıştı. O zaman ikisi de dürülü gazeteleri sımsıkı kavramışlar, Pedro Vicario yerinden kalkmaya yeltenmişti. "Tanrı aşkına, " diye mırıldanmıştı Clotilde Armenta, "sayın piskoposun hatırı için olsun bu işi daha sonraya bıraksanız." "Kutsal Ruh'tan bir esinti olmuştu bu, " diye sık sık tekrarlardı kadın. Gerçekten de takdiri ilahî gibi olmuştu, ama geçici bir iyilikti bu. Onun bu sözlerini duyunca ikiz Vicario kardeşler şöyle bir düşünmüşler, yerinden kalkmış olan Pedro Vicario yeniden oturmuştu. Her ikisi de, meydanı geçmeye koyulmuş olan Santiago Nasar'ı gözleriyle izliyordu. "Ona daha çok acıyarak bakıyorlardı, " diyordu Clotilde Armenta. Tam o sırada, üzerlerinde yetim formalarıyla darmadağınık koşuşan rahibe okulu kızları geçmişlerdi meydandan. Plâcida Linero'nun hakkı vardı: Piskopos gemiden inmemişti. Yetkililerle okul çocuklarından başka daha pek çok insan vardı limanda; piskoposun en sevdiği yemek horoz ibiği çorbası olduğundan ona armağan olarak götürdükleri adamakıllı semirtilmiş horozların kafesleri her yanda görülüyordu. Yük iskelesinde istiflenmiş o kadar çok odun vardı ki, onları gemiye yüklemek için en az iki saate ihtiyaç olacaktı. Ama gemi durmamıştı. Irmağın kıvrımında tıpkı bir ejderha gibi homurdana homurdana geldiği görülmüş, bunun üzerine bando piskoposluk marşını çalmaya başlamıştı, kafeslerin içindeki horozlar da ötmeye koyulmuşlar, kasabadaki öteki horozları ayağa kaldırmışlardı. O zamanlar odun ateşiyle çalışan o efsanevi yandan çarklı gemiler artık tükenmek üzereydi, hâlâ çalışan pek az sayıdaki gemide artık ne laterna bulunuyordu, ne de balayı kamaraları, akıntıya karşı yol almayı zar zor beceriyorlardı. Ama bu gemi yeniydi, iki tane baca yerine üzerine pazıbent gibi bir bayrak boyanmış tek bir bacası vardı, kıç tarafındaki ahşap çarkı ona bir deniz teknesiymiş gibi itici güç veriyordu. Üst güvertede, kaptan köşkünün bitişiğinde, yanında İspanyol maiyetiyle birlikte, beyaz cüppesinin içindeki piskopos duruyordu. "Tıpkı Noel zamanı gibiydi, " demişti kız kardeşim Margot. Anlattığına göre, geminin düdüğü limanın önünden geçerlerken öyle basınçlı bir istim salıvermişti ki, kıyıya en yakın olanları sırılsıklam bırakmıştı. Çok kısa süren bir görüntü olmuştu bu: Piskopos iskeledeki kalabalığın hizasına gelince havada istavroz çıkarmaya başlamış, sonrada gemi gözden kaybolup geriye yalnızca horozların yaygarası kalana kadar, hiçbir art niyet taşımadan ya da herhangi bir heves göstermeden, aynı hareketi düşünmeden yapmayı sürdürmüştü. Santiago Nasar'ın kendini hayal kırıklığına uğramış hissetmesi için nedenleri vardı. Peder Carmen Amador'un halka yaptığı çağrılara birkaç çeki odunla o da katkıda bulunmuş, ayrıca en iştah açıcı ibiklere sahip horozları kendi elleriyle seçmişti. Ama bu hoşnutsuzluk kısa sürmüştü. İskelenin üstünde onun yanında duran kız kardeşim Margot, yuttuğu aspirinler hiç de rahatlatmadığı halde onu son derece keyifli ve eğlenceyi sürdürmeye hevesli bulmuştu. "Soğuk almış gibi görünmüyordu, düğünün kaça mal olduğunu düşünüyordu yalnızca, " dedi bana. Onların yanında duran Cristo Bedoya, şaşkınlığı artıran birtakım rakamlar açıklamıştı. Cristo Bedoya saat dörtten az öncesine kadar Santiago Nasar'la ve benimle birlikte eğlenceye katılmış, sonra da yatmaya ana babasının evine gideceğine büyükbabasının evinde sohbete dalmıştı. Eğlencenin maliyetini hesaplamaya yarayacak pek çok bilgi edinmişti orada. Anlattığına göre, davetliler için kırk hindiyle on bir domuz kesmişlerdi, ayrıca damadın kasaba halkı için meydandaki ateşte çevirttiği dört tane dana vardı. 205 kasa kaçak alkollü içkiyle neredeyse 2.000 şişe şekerkamışı romu tüketildiğini ve bunların kalabalığa dağıtıldığını anlatmıştı. Kasabada o güne kadar görülmedik derecede ses getiren bu eğlenceye şu ya da bu vesileyle katılmamış, zengin ya da yoksul, tek bir kişi bile yoktu. Santiago Nasar yüksek sesle duyurmuştu herkese. "Benim düğünüm de böyle olacak, " demişti. "Anlata anlata bitiremeyecekler." Kız kardeşim, sanki kız doğmuş gibi bir sessizlik olduğunu hissetmişti. Hayatta onca şeye sahip olan, üstelik o yılın Noel'inde bir de Santiago Nasar'a sahip olacak olan Flora Miguel'in ne kadar şanslı olduğunu bir kez daha düşünmekten kendini alamamıştı. "Ondan daha iyi bir kısmet olamayacağının birden farkına vardım, " dedi bana. "Düşünsene: Yakışıklıydı, aklı başındaydı ve yirmi bir yaşında kendisine ait bir serveti vardı." Kız kardeşim evde manyok unundan gözleme olduğunda onu kahvaltıya çağırırdı hep, o sabah da annem gözleme yapmaktaydı. Santiago Nasar çağrıyı seve seve kabul etmişti. "Üstümü değişeyim, sana yetişirim, " demişti, sonra da saatini komodinin üstünde unuttuğunun farkına varmış, "Saat kaç?" diye sormuştu. Saat 6.25'ti. Santiago Nasar, Cristo Bedoya'yı kolundan tutup onu meydana doğru sürüklemişti. "Bir çeyrek saate kadar senin evindeyim, " demişti kız kardeşime. Kız kardeşimse hemen birlikte gitmelerinde ısrar etmişti, çünkü kahvaltı hazırdı. "Bu garip bir ısrardı, " dedi bana Cristo Bedoya. "O kadar ki, bazen Margot'un onu öldüreceklerini bildiğini ve onu evinde saklamak istediğini düşündüğüm olmuştur." Yine de Santiago Nasar, kendisi eve gidip binici kıyafetini giyerken onu önden gitmesi için ikna etmişti, çünkü danaları iğdiş etmek için Kutsal Çehre'ye erkenden gitmesi gerekiyordu. Annesiyle vedalaştığı aynı el hareketiyle ona veda etmiş, Cristo Bedoya'nın koluna girerek meydana doğru uzaklaşmıştı. Kız kardeşimin onu son görüşü olmuştu bu. Limanda bulunanların pek çoğu Santiago Nasar'ı öldüreceklerini biliyordu. Emekliliğin tadını çıkaran ve on bir yıldan beri belediye başkanlığı yapan Kurmay Albay Don Lâzaro Aponte, iki parmağıyla bir selam çakmıştı ona. "Artık tehlikede olmadığına inanmak için çok geçerli nedenlerim vardı benim, " demişti bana. Peder Carmen Amador da kaygı duymamıştı. "Onu sağ salim görünce bunların hepsinin asılsız olduğunu düşündüm, " dedi bana. Hiç kimse acaba Santiago Nasar önceden uyarılmış mıydı diye merak etmemişti, çünkü öyle olmaması imkânsız gelmişti herkese. Aslında kız kardeşim Margot, onu öldüreceklerinden henüz haberi olmayan pek az kimseden biriydi. "Bilseydim, elini kolunu bağlayarak da olsa onu alıp eve götürürdüm, " diye ifade vermişti sorgu yargıcına. Onun bunu bilmemesi garipti, ama annemin de bilmemesi büsbütün garipti, çünkü kiliseye ayine gitmek için bile yıllardan beri sokağa çıkmadığı halde, her şeyi evdeki herkesten önce öğrenirdi annem. Okula gitmek için erken kalkmaya başladığım günden beri onun bu becerisini takdir etmişimdir. O zamanlardaki haliyle görürdüm onu, solgun benizliydi, şafak vaktinin soluk ışığı altında elinde bir çalı süpürgesiyle usul usul avluyu süpürürken, kahvesinden aldığı her bir yudumun arasında, bizler uyurken dünyada neler olup bittiğini anlatırdı bana. Kasabadaki öteki insanlarla, özellikle de kendi yaşıtı olanlarla arasında gizli iletişim hatları vardı sanki, bazen de ancak kehanet sanatıyla bilebileceği haberleri önceden vererek şaşırtırdı bizleri. Yine de annem o sabah, gecenin üçünden beri olgunlaşmakta olan bu facianın kalp atışlarını duymamıştı. Sabahın ilk ışıkları altında Santiago Nasar'ı ilk gören, dükkân sahibesi Clotilde Armenta olmuş, sanki Santiago Nasar'ın üzerinde alüminyumdan giysiler varmış izlenimine kapılmıştı. "Daha o zamandan hayaleti andırıyordu, " dedi bana. Onu öldürecek olan adamlar, gazete kâğıtlarına sarılı bıçaklarını kucaklarında sımsıkı tutarak, dükkândaki sıralarda uyuyakalmışlardı, Clotilde Armenta da onları uyandırmamak için soluğunu tutmuştu. Adamlar ikiz kardeştiler: Pedro'yla Pablo Vicario. 24 yaşındaydılar; birbirlerine o kadar benziyorlardı ki, onları ayırt etmek meseleydi. "Halleri tavırları kaba sabaydı, ama iyi huylu insanlardı, " deniyordu raporda. Onları ilkokuldan beri tanıyan ben de olsam aynı şeyleri yazardım. O sabah sırtlarında hâlâ akşamki düğünden kalma, koyu renk abadan giysileri vardı, bizim Karayipler'e göre fazla kalın ve fazla ciddi görünüyordu bu giysiler, onca saatlik cümbüşten sonra yorgunluktan bitkin haldeydiler, ama tıraş olma görevlerini yerine getirmişlerdi. Eğlencenin bir gün öncesinden başlayarak içkiyi ellerinden bırakmadıkları halde, üçüncü günün sonunda sarhoş değillerdi de, uykusuzluk çeken uyurgezerlere benziyorlardı. Clotilde Armenta'nın dükkânında neredeyse üç saat bekledikten sonra günün ilk ışıklarıyla uyuyakalmışlardı, bu da cumadan beri uyudukları ilk uykuydu. Geminin ilk düdük sesiyle şöyle bir uyanır gibi oldularsa da, Santiago Nasar evinden çıktığında içgüdüleri onları tümden uyandırmıştı. O zaman ikisi de dürülü gazeteleri sımsıkı kavramışlar, Pedro Vicario yerinden kalkmaya yeltenmişti. "Tanrı aşkına, " diye mırıldanmıştı Clotilde Armenta, "sayın piskoposun hatırı için olsun bu işi daha sonraya bıraksanız." "Kutsal Ruh'tan bir esinti olmuştu bu, " diye sık sık tekrarlardı kadın. Gerçekten de takdiri ilahî gibi olmuştu, ama geçici bir iyilikti bu. Onun bu sözlerini duyunca ikiz Vicario kardeşler şöyle bir düşünmüşler, yerinden kalkmış olan Pedro Vicario yeniden oturmuştu. Her ikisi de, meydanı geçmeye koyulmuş olan Santiago Nasar'ı gözleriyle izliyordu. "Ona daha çok acıyarak bakıyorlardı, " diyordu Clotilde Armenta. Tam o sırada, üzerlerinde yetim formalarıyla darmadağınık koşuşan rahibe okulu kızları geçmişlerdi meydandan. Plâcida Linero'nun hakkı vardı: Piskopos gemiden inmemişti. Yetkililerle okul çocuklarından başka daha pek çok insan vardı limanda; piskoposun en sevdiği yemek horoz ibiği çorbası olduğundan ona armağan olarak götürdükleri adamakıllı semirtilmiş horozların kafesleri her yanda görülüyordu. Yük iskelesinde istiflenmiş o kadar çok odun vardı ki, onları gemiye yüklemek için en az iki saate ihtiyaç olacaktı. Ama gemi durmamıştı. Irmağın kıvrımında tıpkı bir ejderha gibi homurdana homurdana geldiği görülmüş, bunun üzerine bando piskoposluk marşını çalmaya başlamıştı, kafeslerin içindeki horozlar da ötmeye koyulmuşlar, kasabadaki öteki horozları ayağa kaldırmışlardı. O zamanlar odun ateşiyle çalışan o efsanevi yandan çarklı gemiler artık tükenmek üzereydi, hâlâ çalışan pek az sayıdaki gemide artık ne laterna bulunuyordu, ne de balayı kamaraları, akıntıya karşı yol almayı zar zor beceriyorlardı. Ama bu gemi yeniydi, iki tane baca yerine üzerine pazıbent gibi bir bayrak boyanmış tek bir bacası vardı, kıç tarafındaki ahşap çarkı ona bir deniz teknesiymiş gibi itici güç veriyordu. Üst güvertede, kaptan köşkünün bitişiğinde, yanında İspanyol maiyetiyle birlikte, beyaz cüppesinin içindeki piskopos duruyordu. "Tıpkı Noel zamanı gibiydi, " demişti kız kardeşim Margot. Anlattığına göre, geminin düdüğü limanın önünden geçerlerken öyle basınçlı bir istim salıvermişti ki, kıyıya en yakın olanları sırılsıklam bırakmıştı. Çok kısa süren bir görüntü olmuştu bu: Piskopos iskeledeki kalabalığın hizasına gelince havada istavroz çıkarmaya başlamış, sonrada gemi gözden kaybolup geriye yalnızca horozların yaygarası kalana kadar, hiçbir art niyet taşımadan ya da herhangi bir heves göstermeden, aynı hareketi düşünmeden yapmayı sürdürmüştü. Santiago Nasar'ın kendini hayal kırıklığına uğramış hissetmesi için nedenleri vardı. Peder Carmen Amador'un halka yaptığı çağrılara birkaç çeki odunla o da katkıda bulunmuş, ayrıca en iştah açıcı ibiklere sahip horozları kendi elleriyle seçmişti. Ama bu hoşnutsuzluk kısa sürmüştü. İskelenin üstünde onun yanında duran kız kardeşim Margot, yuttuğu aspirinler hiç de rahatlatmadığı halde onu son derece keyifli ve eğlenceyi sürdürmeye hevesli bulmuştu. "Soğuk almış gibi görünmüyordu, düğünün kaça mal olduğunu düşünüyordu yalnızca, " dedi bana. Onların yanında duran Cristo Bedoya, şaşkınlığı artıran birtakım rakamlar açıklamıştı. Cristo Bedoya saat dörtten az öncesine kadar Santiago Nasar'la ve benimle birlikte eğlenceye katılmış, sonra da yatmaya ana babasının evine gideceğine büyükbabasının evinde sohbete dalmıştı. Eğlencenin maliyetini hesaplamaya yarayacak pek çok bilgi edinmişti orada. Anlattığına göre, davetliler için kırk hindiyle on bir domuz kesmişlerdi, ayrıca damadın kasaba halkı için meydandaki ateşte çevirttiği dört tane dana vardı. 205 kasa kaçak alkollü içkiyle neredeyse 2.000 şişe şekerkamışı romu tüketildiğini ve bunların kalabalığa dağıtıldığını anlatmıştı. Kasabada o güne kadar görülmedik derecede ses getiren bu eğlenceye şu ya da bu vesileyle katılmamış, zengin ya da yoksul, tek bir kişi bile yoktu. Santiago Nasar yüksek sesle duyurmuştu herkese. "Benim düğünüm de böyle olacak, " demişti. "Anlata anlata bitiremeyecekler." Kız kardeşim, sanki kız doğmuş gibi bir sessizlik olduğunu hissetmişti. Hayatta onca şeye sahip olan, üstelik o yılın Noel'inde bir de Santiago Nasar'a sahip olacak olan Flora Miguel'in ne kadar şanslı olduğunu bir kez daha düşünmekten kendini alamamıştı. "Ondan daha iyi bir kısmet olamayacağının birden farkına vardım, " dedi bana. "Düşünsene: Yakışıklıydı, aklı başındaydı ve yirmi bir yaşında kendisine ait bir serveti vardı." Kız kardeşim evde manyok unundan gözleme olduğunda onu kahvaltıya çağırırdı hep, o sabah da annem gözleme yapmaktaydı. Santiago Nasar çağrıyı seve seve kabul etmişti. "Üstümü değişeyim, sana yetişirim, " demişti, sonra da saatini komodinin üstünde unuttuğunun farkına varmış, "Saat kaç?" diye sormuştu. Saat 6.25'ti. Santiago Nasar, Cristo Bedoya'yı kolundan tutup onu meydana doğru sürüklemişti. "Bir çeyrek saate kadar senin evindeyim, " demişti kız kardeşime. Kız kardeşimse hemen birlikte gitmelerinde ısrar etmişti, çünkü kahvaltı hazırdı. "Bu garip bir ısrardı, " dedi bana Cristo Bedoya. "O kadar ki, bazen Margot'un onu öldüreceklerini bildiğini ve onu evinde saklamak istediğini düşündüğüm olmuştur." Yine de Santiago Nasar, kendisi eve gidip binici kıyafetini giyerken onu önden gitmesi için ikna etmişti, çünkü danaları iğdiş etmek için Kutsal Çehre'ye erkenden gitmesi gerekiyordu. Annesiyle vedalaştığı aynı el hareketiyle ona veda etmiş, Cristo Bedoya'nın koluna girerek meydana doğru uzaklaşmıştı. Kız kardeşimin onu son görüşü olmuştu bu. Limanda bulunanların pek çoğu Santiago Nasar'ı öldüreceklerini biliyordu. Emekliliğin tadını çıkaran ve on bir yıldan beri belediye başkanlığı yapan Kurmay Albay Don Lâzaro Aponte, iki parmağıyla bir selam çakmıştı ona. "Artık tehlikede olmadığına inanmak için çok geçerli nedenlerim vardı benim, " demişti bana. Peder Carmen Amador da kaygı duymamıştı. "Onu sağ salim görünce bunların hepsinin asılsız olduğunu düşündüm, " dedi bana. Hiç kimse acaba Santiago Nasar önceden uyarılmış mıydı diye merak etmemişti, çünkü öyle olmaması imkânsız gelmişti herkese. Aslında kız kardeşim Margot, onu öldüreceklerinden henüz haberi olmayan pek az kimseden biriydi. "Bilseydim, elini kolunu bağlayarak da olsa onu alıp eve götürürdüm, " diye ifade vermişti sorgu yargıcına. Onun bunu bilmemesi garipti, ama annemin de bilmemesi büsbütün garipti, çünkü kiliseye ayine gitmek için bile yıllardan beri sokağa çıkmadığı halde, her şeyi evdeki herkesten önce öğrenirdi annem. Okula gitmek için erken kalkmaya başladığım günden beri onun bu becerisini takdir etmişimdir. O zamanlardaki haliyle görürdüm onu, solgun benizliydi, şafak vaktinin soluk ışığı altında elinde bir çalı süpürgesiyle usul usul avluyu süpürürken, kahvesinden aldığı her bir yudumun arasında, bizler uyurken dünyada neler olup bittiğini anlatırdı bana. Kasabadaki öteki insanlarla, özellikle de kendi yaşıtı olanlarla arasında gizli iletişim hatları vardı sanki, bazen de ancak kehanet sanatıyla bilebileceği haberleri önceden vererek şaşırtırdı bizleri. Yine de annem o sabah, gecenin üçünden beri olgunlaşmakta olan bu facianın kalp atışlarını duymamıştı. "O kadar ki, bazen Margot'un onu öldüreceklerini bildiğini ve onu evinde saklamak istediğini düşündüğüm olmuştur." Yine de Santiago Nasar, kendisi eve gidip binici kıyafetini giyerken onu önden gitmesi için ikna etmişti, çünkü danaları iğdiş etmek için Kutsal Çehre'ye erkenden gitmesi gerekiyordu. Annesiyle vedalaştığı aynı el hareketiyle ona veda etmiş, Cristo Bedoya'nın koluna girerek meydana doğru uzaklaşmıştı. Kız kardeşimin onu son görüşü olmuştu bu. Limanda bulunanların pek çoğu Santiago Nasar'ı öldüreceklerini biliyordu. Emekliliğin tadını çıkaran ve on bir yıldan beri belediye başkanlığı yapan Kurmay Albay Don Lâzaro Aponte, iki parmağıyla bir selam çakmıştı ona. "Artık tehlikede olmadığına inanmak için çok geçerli nedenlerim vardı benim, " demişti bana. Peder Carmen Amador da kaygı duymamıştı. "Onu sağ salim görünce bunların hepsinin asılsız olduğunu düşündüm, " dedi bana. Hiç kimse acaba Santiago Nasar önceden uyarılmış mıydı diye merak etmemişti, çünkü öyle olmaması imkânsız gelmişti herkese. Aslında kız kardeşim Margot, onu öldüreceklerinden henüz haberi olmayan pek az kimseden biriydi. "Bilseydim, elini kolunu bağlayarak da olsa onu alıp eve götürürdüm, " diye ifade vermişti sorgu yargıcına. Onun bunu bilmemesi garipti, ama annemin de bilmemesi büsbütün garipti, çünkü kiliseye ayine gitmek için bile yıllardan beri sokağa çıkmadığı halde, her şeyi evdeki herkesten önce öğrenirdi annem. Okula gitmek için erken kalkmaya başladığım günden beri onun bu becerisini takdir etmişimdir. O zamanlardaki haliyle görürdüm onu, solgun benizliydi, şafak vaktinin soluk ışığı altında elinde bir çalı süpürgesiyle usul usul avluyu süpürürken, kahvesinden aldığı her bir yudumun arasında, bizler uyurken dünyada neler olup bittiğini anlatırdı bana. Kasabadaki öteki insanlarla, özellikle de kendi yaşıtı olanlarla arasında gizli iletişim hatları vardı sanki, bazen de ancak kehanet sanatıyla bilebileceği haberleri önceden vererek şaşırtırdı bizleri. Yine de annem o sabah, gecenin üçünden beri olgunlaşmakta olan bu facianın kalp atışlarını duymamıştı. "O kadar ki, bazen Margot'un onu öldüreceklerini bildiğini ve onu evinde saklamak istediğini düşündüğüm olmuştur." Yine de Santiago Nasar, kendisi eve gidip binici kıyafetini giyerken onu önden gitmesi için ikna etmişti, çünkü danaları iğdiş etmek için Kutsal Çehre'ye erkenden gitmesi gerekiyordu. Annesiyle vedalaştığı aynı el hareketiyle ona veda etmiş, Cristo Bedoya'nın koluna girerek meydana doğru uzaklaşmıştı. Kız kardeşimin onu son görüşü olmuştu bu. Limanda bulunanların pek çoğu Santiago Nasar'ı öldüreceklerini biliyordu. Emekliliğin tadını çıkaran ve on bir yıldan beri belediye başkanlığı yapan Kurmay Albay Don Lâzaro Aponte, iki parmağıyla bir selam çakmıştı ona. "Artık tehlikede olmadığına inanmak için çok geçerli nedenlerim vardı benim, " demişti bana. Peder Carmen Amador da kaygı duymamıştı. "Onu sağ salim görünce bunların hepsinin asılsız olduğunu düşündüm, " dedi bana. Hiç kimse acaba Santiago Nasar önceden uyarılmış mıydı diye merak etmemişti, çünkü öyle olmaması imkânsız gelmişti herkese. Aslında kız kardeşim Margot, onu öldüreceklerinden henüz haberi olmayan pek az kimseden biriydi. "Bilseydim, elini kolunu bağlayarak da olsa onu alıp eve götürürdüm, " diye ifade vermişti sorgu yargıcına. Onun bunu bilmemesi garipti, ama annemin de bilmemesi büsbütün garipti, çünkü kiliseye ayine gitmek için bile yıllardan beri sokağa çıkmadığı halde, her şeyi evdeki herkesten önce öğrenirdi annem. Okula gitmek için erken kalkmaya başladığım günden beri onun bu becerisini takdir etmişimdir. O zamanlardaki haliyle görürdüm onu, solgun benizliydi, şafak vaktinin soluk ışığı altında elinde bir çalı süpürgesiyle usul usul avluyu süpürürken, kahvesinden aldığı her bir yudumun arasında, bizler uyurken dünyada neler olup bittiğini anlatırdı bana. Kasabadaki öteki insanlarla, özellikle de kendi yaşıtı olanlarla arasında gizli iletişim hatları vardı sanki, bazen de ancak kehanet sanatıyla bilebileceği haberleri önceden vererek şaşırtırdı bizleri. Yine de annem o sabah, gecenin üçünden beri olgunlaşmakta olan bu facianın kalp atışlarını duymamıştı. "O kadar ki, bazen Margot'un onu öldüreceklerini bildiğini ve onu evinde saklamak istediğini düşündüğüm olmuştur." Yine de Santiago Nasar, kendisi eve gidip binici kıyafetini giyerken onu önden gitmesi için ikna etmişti, çünkü danaları iğdiş etmek için Kutsal Çehre'ye erkenden gitmesi gerekiyordu. Annesiyle vedalaştığı aynı el hareketiyle ona veda etmiş, Cristo Bedoya'nın koluna girerek meydana doğru uzaklaşmıştı. Kız kardeşimin onu son görüşü olmuştu bu. Limanda bulunanların pek çoğu Santiago Nasar'ı öldüreceklerini biliyordu. Emekliliğin tadını çıkaran ve on bir yıldan beri belediye başkanlığı yapan Kurmay Albay Don Lâzaro Aponte, iki parmağıyla bir selam çakmıştı ona. "Artık tehlikede olmadığına inanmak için çok geçerli nedenlerim vardı benim, " demişti bana. Peder Carmen Amador da kaygı duymamıştı. "Onu sağ salim görünce bunların hepsinin asılsız olduğunu düşündüm, " dedi bana. Hiç kimse acaba Santiago Nasar önceden uyarılmış mıydı diye merak etmemişti, çünkü öyle olmaması imkânsız gelmişti herkese. Aslında kız kardeşim Margot, onu öldüreceklerinden henüz haberi olmayan pek az kimseden biriydi. "Bilseydim, elini kolunu bağlayarak da olsa onu alıp eve götürürdüm, " diye ifade vermişti sorgu yargıcına.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE