Gece, uçsuz bucaksız boşluğa çökmüştü. Ay, solgun bir ışıkla gökyüzüne asılmış, yıldızlar bile sönük kalmıştı. İbrahim’in arabası, hangarın önüne gelip durduğunda, motorun keskin sesi karanlığın içinde yankılandı. İçinde fırtınalar kopsa da, dışarıdan bakıldığında bir kaya kadar sert ve sarsılmaz görünüyordu. Arabanın kapısını açarken, kaslı kolları gerilimden semsertti. Ela gözleri, çevreyi tararken tehditkâr bir şekilde daralmıştı. Burası hiçliğin ortasındaydı. Tek bir sokak lambası bile yanmıyordu. Bu, bir tuzaktı ve bunu biliyordu. Ama geri adım atmak gibi bir ihtimali yoktu. Simya'yı geri almak zorundaydı. Tam o sırada, hangarın ağır kapısı gıcırdayarak açıldı. İçeriden biri çıktı. Uzun boylu, genç bir adam. Saçları kısa, yüzü sertti. Ama İbrahim’in dikkatini çeken şey, gözlerinde

