Hayırlı kandiller diliyorum Deli yürekler :)
Yorum yapmayı yıldızcığa dokunmayı unutmayalım lütfen ?
“Anlatılabilir mi Aşk? Elle tutulup, gözle görülür mü? Ben biraz daha saklarsam içimde, Aşktan adam olup bir ilke imza atacağım.”
“Neden oraya kadar gittin de, seviyorum diyemedin Yusuf?!”
Yusuf, elini karşısında ki bahçe duvarına geçirip, kan çanağı gözleriyle yeri göğü inletircesine bağırmaya başladı.
“Neden! Neden! Neden! Saniyeler önce başka bir adama ait oluşunun kanıtını parmağından çıkarttı gözlerimin önünde! Onu acıdığım için oraya gittiğimi zannetti, bana neden geldin dedi! Ne deseydim lan, sen söyle?”
Yusuf perişanlığını Okyanus’un gözlerinin önüne sererken, pervasızca haykırıyordu içinden geçenleri. Susmaktan yorulmuştu artık, biçare kalbi.
Yüzüne pelte pelte inen yumruk, acısına bir şey katmazken, şimdi bakışları daha keskindi.
“Kendine gel Yusuf! Kontrolünü kaybetme, elbet bir gün kavuşacaksın! İnanmıyorsan dön bana bak, Leyla’yla başımıza gelenleri düşün.”
Yusuf patlayan dudağından ince ince süzülen kanı, elinin tersiyle silip gözlerini Okyanus’un cam gibi mavilerine dikti.
“Ne ben Okyanus Demir’im, nede Sinem, Leyla Karahan. Bizi sizle kıyaslama, bırak acımı düzgün çekeyim.”
Okyanus, aralarındaki bir kaç adımlık mesafeyi kapatıp, masanın üzerinden aldığı peçeteyle Yusuf’un kanını sildi.
“Ben senin abinsem, beni dinleyeceksin. Yoksa sil at beni!”
Bahçe duvarının dibinde, iki deli Aşık biri hasret, birisi meftun.
Okyanus, Leyla'sına kavuştuğu için şükürle açıyor ellerini.
Yusuf, imtihan diye sabırla kapatıyor gözlerini.
Vazgeçilmezleri haline gelen o duvar dibinde bir kere daha dertleşiyorlar abi kardeş.
.............................
“Anlat!”
Ve bir Kutup Ulusoy emri daha...
Sinem, bileğinde ki tokayla saçlarını toplarken, kendi kendine mırıldanıyordu.
“Abi değil, düşman.”
Kapının yanında ki koltukta oturan Kutup, telefonunu cebine sıkıştırırken sessizce tehditkâr konuştu.
“Duyuyorum.”
Sinem, omuzunu silkerken Kutup’un tek kaşı havada ona bakıyordu.
Elinde ki kıyafeti yatağının üzerine bırakıp, karşısında ki aynadan kendini süzdü. Üç beden kadar daha küçülmüştü son altı ayda. Yusuf New York’a gelip gittikten sonra, Kutup’tan söz almıştı kimseye söylemeyeceğine dair.
Altı ay içinde bir kaç kez minik Yusuf’la alakalı kısa görüşmeler yapmış, her birinde yüreği ağzında konuşmuştu.
Ve bunu fark eden Kutup, tek kelimeyle ona her şeyi anlatmasını istiyordu.
“Şöyle bir bakıyorum da Kutup, hayat çok yorucu be! Şimdi Türkiye’de olsam, çoktan Yusuf’un kalbini tamir etmiştim. Ama uzaktan olmuyormuş, bunu anladım.”
Kutup, ayağa kalkıp Sinem’i aynanın karşısından alarak Koltuğa oturttu.
Ayakta ellerini arkasında bağlayıp, bakışlarını Sinem’e kenetledi.
Bu her ay yaptıkları bir genellemeydi, Kutup her ay Sinem’i karşısına alıp değiştirdiği alışkanlıkları, yendiği korkularını bir bir anlattırır, yeni hedeflerini sorardı.
“Hadi.”
Sinem, koltukta öne doğru eğilerek, başını yana yatırdı.
“Nerden başlamalıyım, Kutup?”
“Başladığımız ilk günden, bugüne kadar Anlat.”
“Peki.”
Sinem, derin bir soluk alarak New York’ta Kutupla yaşadığı, altı ayı anlatmaya başladı.
“Geldiğim hafta seninle anlaşma yaptık, ben senin o günden beri sözünden çıkmadım. 1. Tek başıma uyuyabiliyorum. 2. Karanlıktan korkmuyorum 3. Şarkı dinlemeden banyo yapabiliyorum. 4. Astım tedavisi oldum ve sonuç başarılı. 5. Denizden korkmuyorum, nefesim yettiği kadar derinliklere inmek hobim oldu.
6. Bu ay motor kullanmayı öğrendim, ve eskisi kadar ölüm saçtığı düşünmüyorum. Tabi dikkatli kullanıldığı takdirde.”
Kutup, gözlerini kırpmadan Sinem’i dinlerken “Güzel” diye fısıldadı.
“Pekala, devam et. Hayatında başka ne oldu?”
Sinem oturduğu koltuktan kalkarak, yumruk yaptığı elini odanın sol tarafındaki kum torbasına hafifçe vurup geri çekilirken, sırıtarak konuştu.
“Okula gittiğim ilk gün, bana sarkacağını düşündüğün öğretmenin gözüne, bana aldığın tektaşı soktum. Hastanelik oldu ama, sıkıntı yok. Ardından 35. Günümüzde, dövüş için aldığım özel ders çıkışımızda sana sarılırken beni iterek, öğrendiklerimi görmeyi istedin. Bende yüzüğü senin de gözüne sokmamak için çıkartıp eline verdim, ve sonuç olarak sana ilk yumruğumu attım.”
Sinem, ardından olanları hatırlayınca, odanın diğer köşesine doğru yürümeye başladı el kol hareketleriyle konuşurken...
“Tüm bunların üzerine Yusuf geldi, ve ben özür dileyerek kendimi affettirmek istediğimde izin vermedin. Yaptığım hatanın bedelini çekmek ve bu kadar basit affedilmemeliydim. Sana göre evimden uzak olduğum için, beni hemen affedecekti. Ve bu adil değildi.”
Kutup, odanın içinde yürüyen Sinem’e kaşlarını çatarak, devam etmesini ifade etti.
“Başka?”
“Başka, senin talimatlarına uyarak bana haddinden fazla yaklaşan dört tane adamı yanlışlıkla dövdüm. Yani refleks olarak Kutup, Gülme sakın. Sonra sen beni gelip polislere bulaşmadan kurtardın. Sonraaaa, artık eskisi gibi rengarenk olmak yerine kendime tek bir renk seçmem gerektiğini öğrendim. Üç beden daha zayıfladım, biraz kasta yapmış olabilirim.”
Sinem, dudağının kenarını alayla kıvırırken, Kutup’un göbek kısmını işaret etti kaşlarıyla.
“Hedefim, senin baklavalarından yapmak.. Türk usulü balkonda olabilir tabi.”
Ardından gülerken, Kutup altı ay sonra bir ilke imza atarak güldü Sinem’e.
Soğuk nevale Kutup, Güldü..
Bu anın tadını bozmamak için, devam etti Sinem.
“Makyaj yaparak, sulu boya tablosuna dönmüyorum, az ve öz. Stiletto’larımı özel günlere saklıyorum, ayaklarıma eziyet etmenin anlamı yok.
Ve bu son ayda geliştirdiğim en güzel yeteneğim, tüm şarkıları kendime, ve ortamına göre değiştirebiliyorum. Sayende okulda hiç arkadaşım yok, dil ve dövüş kurslarını bitirdiğim için, gitar kursuna yazılacağım.
Birde unutmadan, altı aylık süreçte çok kıymetli yazarların, muhteşem eserlerinden tam tamına 38 tane okudum.”
Kutup, Sinem’in bitmek bilmeyen enerjisine bir çok defa şahit olmuştu ama, sanki şimdi konuşarak özgürlüğüne kavuşturmuş gibiydi.
Her ay başardıklarını onu anlattırarak, özgüvenini sağlamlaştırıp, duygularını unutmamasını sağlıyordu.
Yatağın kenarına oturup öne doğru eğilerek, ellerini birbirine kenetleyerek sordu Kutup.
“Bu altı ay sana ne kattı Sinem? Sana ne öğretebildim?”
Sinem, olduğu yerde sabit bir duruş sergileyerek, Kutup’a keskin bakışlar yollamaya başladı.
“Sen bana dik durabilmeyi, yaş kaç olursa olsun kendine güvenmeyi, arada sıkıştırdığın tek satırlık öğütlerinle insanlığı, aile kavramını, sevgiyi, abiliği, sabretmeyi öğrettin. Sen bana öğretmeyi, öğrettin.”
“Bu altı ay boyunca, en çok hangi duyguyu yaşadın?”
“Özlem, en çok özledim. Ama sen bana duygularımı korumayı da öğrettin...”
Derin bir nefes alıp, devam etti Sinem.
“Artık saklı bir kutuyum, beni renklerimi, benliğimi zamanı geldiğinde, tek bir kişi görebilecek.”
........................
Sigara dumanına boğulmuş odanın içinde, kendi kendine şarkı mırıldanırken artık kalbinin atışlarını bile zorlukla duyuyordu Yusuf.
“Sen benim şarkımsın, herkesin dili dönmez. Sen benim içimsin, kimse bilemez.”
#YıldızTilbe-YaralıAşk
Nasıl dayansındı ki? Her ay gidip uzaktan gidip görmekle, hasret sona erer mi?
Her ay gidip, parmağında tektaşla görüp, kalbinin ağrısı kat be kat artarken, merhemi yoktu yarasının.
Sorsalar bu altı ay nasıl geçti diye, tek kelimeyle cevap verirdi Yusuf.
“Özlemekle...”
Başka bir şey bilmiyordu Yusuf, özlemekten başka.. Kalbi Sinem’den başkasını bilmiyor, sanki nefes alış verişleri zayi oluyordu.
Oysa tek istediği Sevilmekti, Aşkla..
Olmuyordu işte, Sinem onu her ay gittiğinde görmüyor, yanındaki adamla gülüyordu. Bu gerçeği Okyanus haricinde kimseye söyleyemezken, artık bildiği tek bir şey vardı.
Oda dermansız yarasına daha fazla tuz basamayacağıydı.
Artık gitmeyecekti. Sinem Yusuf’u çağırana kadar, New York’a gitmeyecekti...
Sigarasının kül tablosuna bastırırken, gözleri yine şah damarının üzerine kaydı.
Sinem’i gördükten sonra onun yan profilden uçuşan saçlarını çizmiş, ardından dövmesini yaptırmıştı. Saçlarının uçlarındaki maviler, pembeler, eski Sinem, kahvelerse, yeni Sinem’e aitti.
Sadece okul ve ev arasında gidip geliyor, Okyanus haricinde kimseyle pek diyalog kurmuyordu.
Ve hangi renk olursa olsun, göz yaşına bulanıyordu her defasında şah damarı.
Korkusuysa, o saçların kokusunu içine çekmeden, gözyaşlarının kana bulanmasıydı...