"KEFEN VE KAN"
Namus dedikleri bir parça bezmiş
(Tiştê ku jê re dibêjin namûs, perçeyek qumaş e)
Yüreğim bin yerinden zaten ezilmiş
(Dilê min jixwe ji hezar cîhan ve hatîye pelçiqandin)
Karanlık odada yeminler susmuş
(Sondên di jûra tarî de bêdeng bûne)
Gelinlik üstüme çoktan kefen kesilmiş
(Kirasê bûkê jixwe li ser min bûye kefen)
Vur bana, vurdukça günahın dökülsün
(Li min bixe, her ku tu bixî bila gunehên te birijin)
Yırt o beyazı, karanlık yüzün görünsün
(Wê spîyê biçirîne, bila rûyê te yê reş xuya bibe)
Aslanın kükrediği yerde vicdanlar ölsün
(Li ku derê şêr biqîrîne, bila wijdan li wir bimrin)
Bu sessizlik bugün bin parça bölünsün
(Bila ev bêdengî îro bibe hezar parçe)
Elif’in kokusu barutla karışır
(Bêhna Elîfê bi barûtê re têkel dibe)
Işık’ın yarası nefretle barışır
(Birîna Işikê bi nefretê re li hev tê)
Mardin şahittir bu kanlı geceye
(Mêrdîn şahidê vê şeva bi xwîn e)
Dilsiz canavar, kendiyle kapışır
(Candarê bêziman, bi xwe re şer dike)
Karan, Elif’in barut kokan hatırası ile Işık’ın taze yasemin kokusu arasında; yani dünün mühürlü yemini ile bugünün sarsıcı gerçeği arasına gerilmiş bir tel gibi titriyordu. Konağın odasındaki hava, oksijenden ziyade barut ve gerilimle doluydu. Karan, odanın köşesinde, sanki dış dünyadan gelen her frekansı teninde bir iğne batması gibi hisseden o adam, kaskatı bir haldeydi.
Gözleri yatağın ucunda oturan Işık’a takıldığında, zihni acımasız bir dişli gibi geçmişe sardı. Karan, Elif’le o ücra karakolun soğuk odasında son kez birbirlerine karıştıkları o geceyi hatırladı. Elif’in tenindeki o barut ve ter karışımı koku, o sert ama gerçek tutku... O gece sadece sevişmemişlerdi; Karan, Elif’in rahmine düşen o canı, o doğmamış bebeği her hücresinde hissetmişti. Şimdi kalbinde o bebeğin yası ve Elif’in mühürlü hatırası varken, karşısındaki bu kadına dokunmak, Elif’in mezarına el sürmek gibi geliyordu. "Sana dokunmayacağım," diye ant içti. "Sana dokunursam, o dağlarda verdiğim yeminleri, kaybettiğim evladımı bizzat ben öldürmüş olurum." Işık’a bakmak, Elif’e ihanet etmekti. Ve Karan, ihanet etmektense ölmeyi tercih ederdi.
Karanın anlatımıyla devam.....
Gürültü...
Beynimin içindeki o kusursuz, soğuk ve matematiksel dengeyi altüst eden o iğrenç gürültü. Gece boyunca o koltukta, parmaklarımın uçları birbirine milimetrik bir nizamla değerken sabahlamıştım. Işık, yatakta bir kuğu gibi kıvrılmış uyuyordu. Onun düzenli nefes alışı bile zihnimdeki o ritmik saat tik taklarıyla çakışıyor, sinir uçlarımı bir keman yayı gibi geriyordu. Onu dokunulmaz kılmak istedim. Ona dokunursam, o pusudaki barut kokusunun onun o ferah vanilya kokusunu kirletmesinden korktum. Ama daha büyük bir korkum vardı: Elif. Kalbimin en derin, en dokunulmaz mahzeninde sakladığım o hayalet.
32 yaşındayım. Orduda "Çelik" derlerdi bana; çünkü bir makine gibi hissiz, bir mermi gibi düzdüm. Ama şimdi, bir çarşafın beyazlığıyla, o ilkel namus ispatıyla sınanıyordum. Kapının dışından gelen ayak seslerini duydum. Adımlar düzensizdi. Annem Hatice Hanım’ın otoriter, tok basışları; yengelerimin dedikodu kokan hışırtılı etek sesleri... Bir ordu gibi yaklaşıyorlardı. Kapı, sanki bir savaşı başlatır gibi gümleyerek açıldı. Annem içeri girdiğinde gözleri doğrudan yatağa kilitlendi. Üzerinde tek bir leke, tek bir "ispat" yoktu.
"Hani?" dedi annem, sesi bir cellat satırı gibi odaya düştü. "Hani namusumuzun nişanesi, Karan? Neden bu çarşaf hâlâ bir yetimin ahı gibi bembeyaz?"
Cevap vermedim. Dişlerimi o kadar sert sıktım ki, çenemdeki kasların koptuğunu sandım. Eğer konuşursam, içimdeki o canavarı serbest bırakacaktım ve bu odadaki herkesin sonu olacaktı. Işık, yatakta doğrulmuştu. O büyük ela gözleriyle bana bakıyordu. Korkmuyordu.
Bu kadın, neden korkmuyordu?
Işık' tan devam....
Kaynanam Hatice Hanım’ın attığı o ilk tokat, sadece yanağımı değil, bir kadının bu topraklardaki tüm onurunu hedef almıştı. Karan sessiz kaldıkça, onlar daha da kudurdu. Beni kolumdan tutup yataktan aşağı savurduklarında, dizlerimin taşlara çarpma sesini duydum. Kemiklerimin sızısı, ruhumun öfkesine karıştı.
"Vay namussuz!" diye bağırdı yengem, sırtıma bir tekme savurarak. "Abin daha 15 yaşındaki kızı kaçırıp namusumuza leke sürerken sen burada bakirelik taslayamazmın! Söyle, Karan neden dokunmadı sana?" Beni hırpalayarak avluya sürüklediler. Merdivenlerden aşağı inerken saçlarımın diplerinin sızladığını, dizlerimin kanadığını hissediyordum. Avluya çıktığımızda tüm aşiret oradaydı. Hazer Ağa, en başta, bir hakim gibi dikiliyordu. "Diz çök!" diye bağırdı biri. Çökmedim. Acıdan nefesim kesiliyordu ama omuzlarım dikti.
"Benim namusum sizin çarşaflarınızda değil, benim vicdanımdadır!" diye haykırdım. Hatice Hanım üzerime eğildi, gözleri nefretle kararmıştı. "Hala konuşuyor! Vurun! Vurun ki Karan’ın odasına girip bizi küçük düşürmek neymiş anlasın!"
Karan'dan devam...
Odada, kulaklarımı kapatıp o ritmik tik takları duymaya çalışıyordum ama aşağıdan gelen o "Vurun!" sesleri, zihnimdeki barajı patlattı. O an, manzara değişti. Odanın taş duvarları bir anda Hakkari’nin dondurucu soğuğuna bıraktı yerini.
"DURUN!"
Sesim, gök gürültüsü gibi avluda yankılandı. Merdivenleri ikişer ikişer atladım. Avluya girdiğim an gördüğüm manzara, ordudaki en kanlı çatışmalardan bile daha mide bulandırıcıydı. Işık... O duru, o asil kadın yerdeydi. Beyez geceliği toz içinde kalmış, dudağından sızan kan boynuna doğru bir yol çizmişti. Ama o bakışları... Hala birer kor gibi yanıyordu. "Namus mu?" dedim, sesim o kadar alçaktı ki herkes dehşetle kulak kabarttı. "Namus, 15 yaşındaki bir kızı kaçıran Cihan’ın sırtını sıvazlamak mıdır baba? Namus, savunmasız bir kadına on kişi saldırmak mıdır?"
Anneme döndüm, elindeki o kirli beyaz çarşafı tek bir hamleyle çekip aldım. Herkesin gözü önünde o bembeyaz kumaşı ellerimle ikiye böldüm. "Bu evde bir daha 'çarşaf' kelimesini duymayacağım! Olur da tekrar duyarsam... Karşısında Karan’ı değil, o dağlarda bıraktığım canavarı bulur."
Belimdeki silahımı çıkarıp masanın üzerine küt diye bıraktım. Işık’ın yanına eğildim. Onu kucağıma aldığımda, o keskin yasemin kokusuyla karışan taze kan kokusu burnuma doldu. İnsanüstü bir güzelliği vardı ve bu güzellik şu an acıyla harmanlanmıştı......
Karan beni kucağına aldığında, dünyanın en güvenli ama en soğuk yerindeymişim gibi hissettim. Odaya girdiğimizde beni yavaşça yatağa bıraktı. Kapıyı kilitledi. Odanın içinde bir aslan gibi dönmeye başladı. "Neden yaptın?" diye fısıldadım.
Karan durdu. "Sen bir bedel değilsin," dedi boğuk bir sesle. "Sen bir hatasın. Benim bu dünyadaki tek hatamsın." Aniden bana döndü. Yanıma gelip önümde diz çöktü. Eli havada asılı kaldı. Titriyordu. "Karan, bak bana," dedim bir doktor şefkatiyle. "Dışarıdaki gürültü bitti. Sadece ikimiz varız. Berfin'i bulacağız. Abimin yaptığı pisliği beraber temizleyeceğiz."
Dizlerimin üzerine doğrulup Işığın titreyen elimi tuttuğunda, beynimin içindeki tüm sigortalar attı. Elif’e olan yeminim, bir cam kırığı gibi kalbime battı. "Bana dokunma!" diye kükredim. Onu sarsarak ayağa kalktım. "Sen kimsin ki beni iyileştirmeye çalışıyorsun? Ben senin hastan değil, bir canavarım! Senin o ucuz analizlerin benim zihnimdeki fırtınayı dindiremez!"
Işık ayağa kalktı, gözlerindeki yaşları elinin tersiyle sildi. "Sen sadece korkuyorsun Karan! Elif’in hatırasına sığınıyorsun çünkü gerçek bir kadına dokunmaktan, gerçek bir bağ kurmaktan ödün kopuyor! Sen otizm spektrumunun arkasına saklanmış, büyümemiş bir çocuksun!"
Bu kelime... Bu "teşhis" odadaki havayı dondurdu. Üzerine yürüdüm. Onu duvara yasladım. Yüzüm yüzüne o kadar yakındı ki, gözlerimdeki o vahşi nefreti görmesini istdim. "Doğru," dedim fısıltıyla. "Korkuyorum. Ama senden değil. Senin gibi bir 'bedelin' benim hayatımda bir yeri olmasından korkuyorum. Sen benim için hiçbir şeysin Işık. Elif’in tırnağı bile edemezsin. O yatakta bin yıl yatsan, sana bir yabancıya bile bakmadığım kadar nefretle bakacağım."
Masadaki saati alıp duvara fırlattım. Parçalanan camlar etrafa dağılırken Işık’ın yüzüne son kez baktım. "İstediğin buysa, bu cehennemin kraliçesi ol. Ama bil ki; bu kalede tek bir kraliçe vardı, o da Elif’ti. Sen sadece bir gölgesin."
Karan odadan hışımla çıkıp balkona gittiğinde kapı tekrar açıldı. Gelen üvey annesiydi. Yerdeki cam kırıklarına ve Işık’ın dağılmış haline bakıp kahkaha attı. "Vah vah... Koskoca psikolog hanım bir erkeğin koynuna girmeyi bile becerememiş," dedi zehirli bir sesle. "Erkekleri yatağa çekmek konusunda hiç yeteneğin yok belli."
Işık gözlerindeki yaşı silip kadının gözlerinin içine baktı. "Erkeklerin koynuna girmek konusunda sana yeterim yok herhalde," dedi buz gibi bir sesle. "O senin uzmanlık alanın."
Üvey annesinin yüzü kaskatı kesildi, üzerine yürüdü Işık’ın. "Ben girmeyi de, çocuk doğurtmayı da başardım tatlım! Peki ya sen? Yoksa gerçekten patlak mısın? İstanbul’da seni iyice becerdiler mi yoksa o kadar kişi arasında? Karan o yüzden mi dokunmuyor sana?"
Işık, duyduğu bu iğrenç iftira karşısında titredi ama geri adım atmadı. Odada saatler önce patlayan o korkunç fırtınanın enkazını taşıyordu artık bu oda. Karan balkona çıkıp sırtını odaya döndüğünde, Işık yerdeki cam kırıklarından kaçarak yatağın en ucuna sığındı. Aralarında sadece birkaç metrelik bir mesafe vardı ama ruhları birbirinden fersah fersah uzak, iki ayrı cehennemde yanıyordu.
"Çalınmış Bir Geçmişin Sırdaşı"
Işık, kucağına çektiği dizlerine alnını dayadı. Vücudu, az önce avluda yediği darbelerden dolayı titriyordu ama canını yakan şey fiziksel acı değildi. Karan’ın "Sen Elif’in tırnağı bile edemezsin" cümlesi, zihninde yankılanıp duruyordu. Gözlerini kapattığında, kendisini Mardin’in bu boğucu törelerinden uzağa, annesi Leyla’nın yanına bıraktı. Annesi Leyla, bu sert toprakların gördüğü en zarif kadındı. Işık, annesinin dizlerine yatar, annesi onun saçlarını okşarken ona masallar anlatırdı. "Sen benim mucizemsin Işık," derdi annesi, sesinde hep bir hüzün kırıntısı taşıyarak. O zamanlar Işık, annesinin neden bazen boşluğa bakıp sessizce ağladığını anlamazdı. Babası Mirzan Ağa, o yıllarda annesine aşıktı ama aşiret baskısı, bir erkek çocuk sahibi olma zorunluluğu babasını günden güne zehirliyordu. Annesi amansız bir hastalıkla pençeleşip ölmeden kısa süre önce, Işık’a o ağır vasiyeti bırakmıştı:
"Asla boyun eğme Işık, çalınanların hesabını sen sor."
Annesinin ölümünden sonra babası tamamen bir canavara dönüşmüştü. İki yıl önce, kliniğine gelen ve ölüm döşeğinde olan eski bir hemşire, Işık’a hayatını karartan o gerçeği fısıldamıştı. "Annen Leyla ve üvey annen aynı ay doğum yaptılar," demişti kadın titreyerek. "Babanın erkek evlat hırsı ve üvey annenin mirası ele geçirme planı birleşti. Annen bir kız, bir de erkek bebek doğurdu. İkizlerdi. Ama üvey annen, kendi çocuğu ölü doğunca ebeyle anlaştı. Bebekleri şehir dışındaki bir şebekeye sattılar. Annene 'Bebeklerin ölü doğdu' dediler."
Işık, o gün anlamıştı; kendisinden koparılan bir ablası ve bir abisi vardı. Bir yerlerde, damarlarında aynı kanın aktığı iki insan yaşıyordu. Karan’a bakarken bu sırrı kalbinin en derinlerine gömdü. Karan, ölen sevgilisi Elif’e tapıyordu; Işık ise o Elif’in aslında kendi kanından olup olmadığını bilmeden, bu nefret dolu adamın karşısında dik durmaya çalışıyordu. Bu sır, onun tek zırhıydı.
Balkonun korkuluklarını öyle sert sıkıyordu ki, eklemleri beyazlamıştı. Rüzgar, beynindeki o ritmik gürültüyü dindirmeye yetmiyordu. Karan için geçmiş, tozlu bir albüm değil; her saniyesi canlı, her acısı taze bir simülasyon gibiydi.
[ANI - OPERASYON: KUZEY IRAK / KOD ADI: SIFIR NOKTASI]
Gece, zifiri karanlıktı. Karan’ın timi, sızma harekatı için kayalıkların arasındaydı. Karan’ın kulaklarında parazitli telsiz sesleri değil, doğanın kendi ritmi vardı. Otizmi sayesinde rüzgarın hızını, nem oranını ve yaklaşan düşmanın adım frekanslarını milimetrik olarak hesaplayabiliyordu. "Hedef saat 1 yönünde, 650 metre. Rüzgar doğudan 12 knot esiyor," dedi Karan buz gibi bir sesle. Tüfeğinin dürbününden bakmıyordu bile; o, hedefi beynindeki 3D haritada görüyordu. Çat! İlk mermi namludan çıktığında, hedef henüz ne olduğunu bile anlamadan yere düşmüştü.
O sırada telsizden bir kadın sesi duyuldu: "Baskın yedik! Destek lazım, mühimmat bitmek üzere!" Bu ses Elif’ti. TSK’nın en gözü kara askerlerinden biri. Karan, emir beklemeden o yöne fırladı. Karan, Elif’in kıstırıldığı harabe binaya girdiğinde ortam tam bir cehennemdi. Mermiler havada uçuşuyor, duvarlardan kopan taş parçaları yüzüne çarpıyordu. Elif, köşeye sıkışmış, elindeki son şarjörle on kişilik bir grubu püskürtmeye çalışıyordu. Omuzundan yaralanmıştı ama gözlerindeki o hırçın bakış bir saniye bile sönmemişti.
Karan, içeri bir fırtına gibi daldı. Otizminin verdiği o kusursuz odaklanma ile zaman onun için yavaşlamıştı. Birinci terörist; kafa hizası, çat! İkinci terörist; göğüs kafesi, çat! Üçüncü ve dördüncü; aynı anda. Karan, bir ölüm dansı yapıyordu. Elif, büyülenmiş gibi onu izliyordu. Karan, Elif’in önünde bir kalkan gibi durdu, elindeki tüfeği bir makine hassasiyetiyle ateşlemeye devam etti. Son teröristi de etkisiz hale getirdiğinde, odadaki gürültü bıçak gibi kesildi. Karan, yerdeki kovanların çıkardığı o tiz sesi dinledi. Elif nefes nefese ayağa kalktı. "Sen kimsin?" diye sordu, sesi titrerken. Karan ona bakmadı. Gözleri yerdeki bir çatlağa takılmıştı. "Ben gürültüyü sevmem," dedi sadece. O gün Elif, Karan’ın dünyasındaki tek 'düzenli' ses oldu.
Elif, TSK’nın en yetenekli kadın subaylarından biriydi. Karan, onu bir operasyon sırasında, mühimmatı bitmiş bir halde on kişilik bir grubun ortasında bulmuştu. Karan, içeriye bir fırtına gibi dalmış, her bir mermiyi milimetrik bir hesapla hedefe göndermişti. Elif’i o cehennemden çekip aldığında, kızın yüzündeki o inatçı ifadeye hayran kalmıştı. Daha sonra Elif’i kendi timine dahil ettirmişti. Elif, Karan’ın göz temasından kaçışını, rutinlerine olan tutkusunu, dünyayı farklı görüşünü yadırgamayan; onu "tedavi edilmesi gereken bir hasta" olarak değil, "hayran olunası bir dahi" olarak gören tek kişiydi.
"Karan,” demişti Elif bir akşam kamp ateşinin başında. “Senin sessizliğin, dünyanın en gürültülü şarkısından daha güzel.”
ŞEHADET: SESSİZLİĞİN SONU....
10 gün önce o pusu kurulduğunda, Karan her şeyi duymuş ama engelleyememişti. Patlama sesi, ardından Elif’in telsizdeki son nefesi...
"Karan... Sakın gürültüye... teslim olma..."
O günden sonra Karan, zihnindeki tüm kapıları kilitledi. Elif’ten başkasının sesini içeri almamaya yemin etti.
Karan, balkondan içeriye yavaş, ritmik adımlarla girdi. Gözleri yerdeki kırık saatteydi; düzen bozulmuştu, dünya dağılmıştı. Işık’ın yatakta büzülmüş halini gördüğünde, içindeki canavar bir anlığına duraksadı ama Elif’in hayali bir kalkan gibi önüne geçti. "Neden hala buradasın?" dedi Karan, sesi bir makine kadar ruhsuz ama bir o kadar da yorgundu. "Sana gitmen için her türlü sebebi verdim. Seni aşağıladım, seni o hayaletin gölgesinde bıraktım. Neden kaçmıyorsun?"
Işık başını kaldırdı. Gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü ama bakışları o kadar keskindi ki, Karan’ın zırhını delip geçiyordu. "Çünkü ben bir psikoloğum Karan. Kaçanları değil, hapsolanları izlerim. Sen, kendi yarattığın o 'Çelik' kalesinde hapsolmuş bir mahkumsun."
Karan, Işık’ın üzerine doğru bir adım attı. Aralarındaki mesafe azaldıkça o keskin vanilya kokusu tekrar beynine sızdı. "Benim kalemde sana yer yok," diye tısladı. "Ben Elif’e bir yemin verdim. Kimse onun yerini alamaz, kimse onun gibi bakamaz."
Işık, Karan’ın tam önünde durdu. Kendi ablası olduğundan habersiz olduğu Elif’in, bu adam için ne kadar kutsal olduğunu biliyordu. Kalbindeki o büyük sırrı—kayıp ablası ve abisi gerçeğini—söylemedi. Söylerse, Karan’ın ona olan nefretinin bir acımaya ya da daha büyük bir karmaşaya dönüşeceğini biliyordu. Bu savaşı kendi kimliğiyle kazanmalıydı, kayıp bir ablanın gölgesiyle değil.
"Ben Elif olmak istemiyorum Karan!" diye haykırdı Işık. "Ben sadece senin o kilitli kapılarının ardındaki insanı görmek istiyorum. O günah keçisi ilan ettiğin, tuhaf dediğin, dışladığın o çocuğu... Onu benden bile koruyorsun çünkü ondan sen de korkuyorsun."
Karan, Işık’ın omuzlarını yakaladı. Parmakları, kadının ince kemiklerini kıracakmış gibi sıkıyordu. "Beni... analiz... etmeyi... kes!" Her kelimeyi dişlerinin arasından bir kurşun gibi çıkardı. Gözlerini yine kaçırıyordu ama vücudu titriyordu. Atak geçirmek üzereydi. Işık, korkusuzca ellerini Karan’ın göğsüne koydu. Kalp atışlarını hissedebiliyordu. "Gürültü bitti Karan," diye fısıldadı annesinin ona söylediği o eski ninninin tonuyla. "Sadece nefes al. Mardin sustu, silahlar sustu. Sadece ikimiz varız."
Karan, Elif’e verdiği yemini hatırlamaya çalıştı; barut kokusunu, kanlı kamuflajı... Ama Işık’ın ellerinin sıcaklığı, o buz gibi anıları birer birer eritiyordu. İlk kez, Karan gözlerini kaçırmadı. İlk kez, gürültü yerini derin bir sessizliğe bıraktı. Karan, Işık’ın yüzüne sanki bir düşmanı değil, bir kurtuluşu izler gibi baktı. Ama bu bakış sadece bir saniye sürdü. Hemen ardından Işık’ı sertçe itti. "Bu odayı temizle," dedi buz gibi bir sesle. "Ve sakın... bir daha bana dokunmaya cüret etme."
Karan odadan fırtına gibi çıkarken, Işık yerdeki kırık camlara bakıp gülümsedi. Karan’ın zırhı ilk kez çatlamıştı. Ve o çatlağın arasından sızan şey, nefreti değil, iyileşmeye muhtaç bir ruhtu.