9. Bölüm

3946 Kelimeler
9. Bölüm -NAZ- Sinirli değildim ancak hayal kırıklığına uğradığımı itiraf etmem gerekiyordu. Pek çok konuda... Pek çok konuda düş kırıklığı yaşıyordum. Seminerde olanlardan sonra Can'ın hakkımda çok yanlış fikirlere kapıldığını ve bu sebeple kızgın olduğunu biliyordum ama yaptığının tek motivasyonun kızgınlık olduğuna inanmak güçtü çünkü bu yaptığı öç almak değildi; olamazdı. Hakkımda düşündükleri... Bana resmen fahişe demişti. Koleksiyon yerine koymuştu! Ben çentik değildim!... Üstelik açıklama yapılması gereken başka konular vardı. Örneğin, Can'ın barda ellerini kullanmadan yaptığı diş ameliyatı; Evet, Can, bir kızın ağzına dilini sokmuşken bana gelip Harun hakkında yakıştırmalar yapamazdı. Ben koleksiyon parçası değildim; duvardaki çentik, maç skoru ya da sıradaki kız da değildim. Ayrıca adım Nazlıcan'da değildi! "Ben," Kantinde oturmuş, soğumuş kahve bardağıma bakıyordum. Eylül elindeki telefonla ilgileniyordu. Geçen bir saatin sonunda benimle konuşmaya ya da beni teselli etmeye ilişkin çabalarının boş olduğunu fark etmiş ve çabalamayı bırakmıştı. Benimle uğraşmanın yararı olmazdı. Ben çözülene kadar buz soğuk kalırdı; ateş yakıp etrafımda dönmenin anlamı yoktu. Telefonunu bir kenara bırakırken hevesli görünüyordu. Can hakkında sayıp dökmüştü; konuşamadığı Harun'du. Hayran olduğu kişi de öyle. Bu sebeple hevesini anlıyordum. Anlamadığım; yaşananları idrak mı edemiyordu? Can beni sevişilip rafa kaldırılacak bir barbie gibi görüyordu ve Harun'da ayan beyan adımı unuttuğunu belirtmişti. "Ben..." dudaklarımı yalayıp sandalyemde doğrulurken Eylül'e bakmamaya çalıştım; aşırı hevesli suratı canımı sıkıyordu. "Ben böyle unutulacak biri miyim?" "Deli misin?" Az önce aldığı çayından bir yudum aldı. "Öyle hemen unutulacak cinsten biri olsaydın Can kuyruğuna basılmış kedi gibi saldırır mıydı?" Dudaklarımı birbirine bastırıp gözlerimi yere diktim ve bir anda söylemeyi planlamadığım şeyler söyleyiverdim. "O halde neden bana Nazlıcan, dedi yani... Sence adımı hatırlamıyor olması mümkün mü?" Sözler dudaklarımdan dökülüp de fabrika paydos etmiş gibi susunca bir başkasının aptal sözlerini duymuşum gibi afalladım ve evet, sözler hayli aptaldı. Bunları ben mi söylemiştim? Onca olan bitenin ardından aklımda milyon tane şey dolaşıyordu ama ben buzlarımı eritip konuşmaya karar veriyordum ve dudaklarımdan ilk çıkan şey Harun'un adımı unutup unutmadığını sormak oluyordu, öyle mi? Can'ı düşünüyordum, Can'a kızıyordum, Can yüzünden üzülüyordum ama Harun'la alakadar mı konuşuyordum? Kolumun içini çimdikleyip sandalyemde geriye yaslandım. Bardağımı dudaklarıma götürdüm ama buz gibi olduğunu fark edince yüzümü buruşturdum. Bu esnada Eylül sıcak çayını bana uzatmıştı. Yüzü aydınlanmış, vücudu bana doğru eğilmişti. "Saçmala," dedi ben bardağından bir yudum alırken. Yüzümü bir kez daha ekşittim çünkü... Bu neydi yahu? Çay değildi! Resmen şerbetti. "Iğh!" dedim tiksintiyle. "Kaç şeker attın buna?" "Konuyu değiştirme." Çantasından kağıt mendil çıkartıp bana uzattı. Dilimi zımparalamak istiyordum! "Konu ne ki?" dedim dudağımı sildim yüzüne bakmadan. Gerçekten kantinde olmasam dilimi peçeteyle kurulardım. Öğk! "Harun'la iki haftadır birliktesiniz. Senin adını unutmuş olamaz." "Biz Harun'la sevgili değiliz." diye kestirip attım onu. Eylül'ün taraflı bakış açısı beni yoruyordu doğrusu. " "Gördün mü? Ona Hakan demedin, Halit demedin, Harun dedin." Dudaklarını gerip gülümsedi. "Bu ilişkide sürekli pes eden tarafın sen olduğu düşünülürse, sen bile onun adını unutmadıysan Harun dünden bu güne senin adını nasıl unutabilir?" "Tekrar ediyorum, biz birlikte değiliz." Sesim ölümcül derecede soğuktu. Okulu kazandığımda aklımdan geçen bu tarz bir hayat değildi. Bu bir hayat bile sayılmazdı; sürekli kendinizi açıklamaya çalıştığınız bir hayat olabilir miydi? Bu çok yorucuydu... "O anlamada demedim." Eylül arkasına yaslanırken çenesini kasmış kollarını kavuşturmuştu. Biraz kırılmış görünüyordu. Gözlerimi havaya dikip yere baktım. Çok yırtıcıydım... Neden? Sokmaya hazır yılan dişlerim varmış gibi hissediyordum ve kötüsü, kendimi savunmasız hissettiğim her seferinde acımadan sokuyordum. Kelimelerim zehirli olmasa da o kadar soğuk oluyordu ki soğuk bir keskinlik ikiye yarıp geçiyordu insanları. Harun'a da böyle yapıp yapmadığımı merak ettim. "Teknik olarak," diye devam etti ben kendimin ne kadar zalim olduğunu tartarken. "o iki hafta boyunca hep yanyanaydınız. Adını hatırlamamasının imkanı yok." Başımı sallayıp ona onay verdim ama sanki karnımda aç bir kurt vardı ve içimi yiyordu. O zaman niçin adımı yanlış söylemişti? Hem de iki kere. Üstelik son söylediğinde kendince eklemeler yapmıştı. Hemde ne ? NazlıCAN? "Özür dilerim." dedim öfkemi dizginlemeye çalışırcasına. "Olanları gördün; ben biraz gerildim." "Evet Can," dedi göğüs geçirerek. "Ben açık konuşmak istiyorum." Kollarını çözüp masaya koydu. Masada bana doğru eğilip. "Can'ın tek derdi senle sevişmek. Fark etmediysen diye altını çizmek istiyorum; barda olanları sorduğunda sana haddini aştığını söyledi ama Harun yanımıza geldiğinde sana kendi malıymış gibi davrandı. Bir de..." Göğüs geçirip onu dinledim. Bunların ben de farkındaydım ama ne yapacağımı bilemiyordum. Sanki yine dört yaşındaydım ve annem dağıttıklarımı toplamamı istiyordu ancak sorun vardı. Ortalık çok dağılmıştı ve ben nereden başlayacağımı bilmiyordum. "Bir de Harun'a söyledikleri var tabii..." Sertçe yutkundum. Eylül bunu fark edip hemen sustu. Saçlarımdan kurtulan tutamları kulaklarımın arkasına ittim. Bu sırada Eylül dayanamamış gibi dudaklarını yalayıp ağzını açtı. "Peki Harun? Neden sana öyle davrandı? Hele giderken ki tavrı; sanki gerçekten her şeyi bitiriyormuş gibi davrandı." "Neden davranmasın ki? O öyle biri." Diye yapıştırdım cevabı. "O hadsiz ve..." Derin bir nefes aldım. "O takipçi bir deli!" Eylül çileden çıkmış gibi masaya yaslandı. "Bence harika biri." "Barış'tan hoşlandığını sanıyordum." dedim gaddarca. Öyle bir şey olmadığını biliyordum. Yani Barış'tan hoşlandığına emindim. Harun'a karşı bir şey hissetmediği de ortadaydı. Sadece Barış'tan hoşlanıyor diye beni Harun'a yakıştırmasına tilt oluyordum o kadar. Bana gerçekten kırılmış gibi bakınca yılan dişlerimi kırıp atmak istedim. Arkadaşımdı ve derdimi dinliyordu ya daha ne istiyordum ben?! Gözlerimi kapatıp hızlıca "Özür diledim." dedim. "Öyle bir şey olmadığını biliyorum." "Evet," dedi ağzının içinden. Yüzüme bakmıyordu ve gerçekten kırgın görünüyordu. Bir an küstüğünü düşündüm ama sonra saçlarını geriye atıp gülümsemeye çalıştı. "Barış gerçekten de harika biri ama Harun'un harika olmasının sebebi Barış değil." "Barış'ı sen anlatmalıydın," diye araya girmeye çalıştım ama beni duymuyor gibi devam etti. Sesi belirli ölçüde soğuk ve mesafeliydi. "O harika çünkü haklı." Konuşmak için araya girmeye çalıştım. Çünkü Harun'un haklı hiçbir tarafı yoktu ancak Eylül sözü vermemekte ısrarlıydı. "Onun hakkında ne düşünürsen düşün ama senin için arabada sabahladı. Seni hastaneye götürdü ve kontrol etmeye bile geldi." "Bunu bilemeyiz; eve gelmesinin sebebi sandığımız kadar masum olmayabilir." "Açık olalım Naz," dedi bazı şeyleri anlamıyormuşum gibi bakıyordu suratıma. "Evinde çalınacak eşya var mı?" "Saçmalama," dedim hayretle. "O bir şirket varisi, onun sahip olamadığı ama benim olduğum bir eşya var mıdır ki bu dünyada?" "Bence de yoktur." dedi bilmiş bir edayla. Ortamın hakimiyetine ele almış gibi görünüyordu. Öylesine durumlarda ahmak gibi görünse de şimdi Harun'u savunurken tam teşekkürlü bir avukat gibiydi. "O zaman senin dediğin gibi, sapık olma durumunu ele alalım." "Eylül, bu çok saçma." dedim konuşmayı bitirmek istercesine. Elini havaya kaldırıp "Konuşalım, bitireceğiz." dedi. "Sapık olduğunu düşündüğün birine neden kendini eve bıraktırdın?" "Gecenin ikisiydi ve Harun beni eve götürecek vesayeti ekarte etmişti." "Taksi çağıramaz mıydın?" "Tüm gece çalıştığımı da taksiye mi verseydim yani? Ayrıca arkadaş olmaya karar vermiştik." "Yani ona güveniyorsun." "Bu saçma." dedim. "Naz Hanım," "Üzerinizdeki avukat cüppesini çıkarın da öyle konuşalım Eylül Hanım." dedim tek kaşımı kaldırıp. Demek oyun oynuyorduk. Pekala. "Tamam." Sandalyesini masaya daha da yaklaştırdı. "Harun'un sapık olduğunu sanmıyorum ama Can tam bir şerefsiz." Devam da edecekti ama o sırada telefonuna mesaj geldi. Eylül eli ayağı dolaşmış gibi saçma hareketlerle mesajı açıp leyla bir bakış attı. Barış kendine çubuk krakerlerden vampir dişi yapmış ve fotoğrafı Eylül'e atmıştı. Eylül kendine bir saniye daha verdi ardından boğazını temizleyip bana döndü. "Hem eğer Harun sapık olsaydı yani gerçekten sapık olsaydı gece, sen uyurken gelirdi. Ayrıca da son derece haklı, eğer anahtar Can'da olsaydı işte o zaman korkman gereken gerçek şeyler olurdu." Dudaklarım büzüp kollarımı göğsümde kavuşturdum. Bakışlarımı uzaklara diktim. Mantıklı düşünmek hoşuma giderdi; analitik düşünce hayat kurtarırdı çünkü ama bu konuda mantık Harun'dan yanaydı ve bu durum sinir bozucuydu. "Hem biz neyi konuşuyoruz ki? Can rengini belli etti. Adam sana maç skoru muamelesi yapıyor ama sen Harun'a sapık diyorsun." dedi sonunda. Hakim gibi tokmağını masaya çarpmıştı işte. Ardından yumruğunu göğsüne bastırdı ve acıdan buruşan yüzüne sevimli bir ifade oturtmaya çalışarak "Çok acımadı." diye mırıldandı. "O zaman bana neden Ece dedi? Ahu..." Birden sinirlendiğimi hissettim. Skor peşinde olduğunu ilan eden Can'dı ama Harun'un bu saçma tavrı onu daha çapkın gösteriyordu ve tabii bende onun elinden geçirdiği kızlardan biri gibi hissediyordum kendimi. IHK! "Şahsen biri bana da sapık dese, tüm iyi niyetime rağmen üstelik, bende bir yerden acımı çıkartırdım doğrusu." Çayından bir yudum alırken oldukça güzel göründüğünü düşündüğüm bir selfie çekti ve sevimli bir yorum yazarak Barış'a gönderdi. Ne kadar da saçma?... Yine de, düşününce o yemeğe gidemezdim. Anne, baba olayları beni çok geriyordu. Ayıca da... "Beni aşağıladı." Eylül çileden çıkmış gibi inleyince oturduğum yerde geriye sıçradım. "Adama sapık demişsin!" diye haykırdı sonunda. "O sana Nazlıcan diyerek aşağıladıysa sen onu yerin dibine sokmuşsun demektir." "Bu onun yaptığını hafifletmez!" "Senin yaptığını ne hafifletecek öyleyse?" Sorusu haklı ve bilmişti. İsteksizce omuz silkip sandalyemde geri kaykıldım. Mırıldandım. "Yine de o yemeğe gitmeyeceğim." Sessizlik akarken son sözü söylemiş olmanın rahatlığına kapılmalıydım ama öyle olmadı; birden çıkıştım ve sanki bu çıkışan ben değilmişim gibi afalladım. "Ayrıca onunla bir ilişkim olsun istemiyorum. İş, arkadaşlık, bir aşk oyunu üstelik?! İstemiyorum. Neden kendimi affettirmeye çalışayım ki? Hayır! O yemeğe gitmeyeceğim." Eylül saçma bir tirad dinliyormuş gibi suratıma bakıyordu. "Köylüler ellerinde meşaleler ve tırpanlarla evine gelmiş de, yemeğe git diye seni zorlamışlar gibi davranıyorsun." Durdu. Derin bir nefes alırken çok canım yakacak bir ifadeyle gülümsedi. Beni yerin dibine sokacak bir şey keşfetmiş gibiydi. "Sanki gitmek istiyormuş ama bunun için mantıklı bir sebep bulamadığından insanlara seni ikna etmeleri gerektiğini düşünüyormuşsun gibi, bas bas bağırıyorsun." "Hayır!" dedim incinmiş bir sesle. "O zaman sana müjde," Çantasını toplamaya koyuldu. Derse beş dakika kalmıştı. "Kimse seni yemeğe git diye zorlamıyor. ***
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE