Gelin hanım..

1542 Kelimeler
Merve’nin Dilinden.. "Annemde sevindim kuzum. İyice gez, dinlen, keyfini çıkar. Sesini duydum ya, rahatladım. Ben kapatayım; sen kendine dikkat et, çok fazla geç kalıp özletme kendini. Sık sık da ara." "Tamam annem, merak etme, görüşürüz." Telefonu kapatıp arkama yaslandım ve etrafı seyretmeye başladım. Herkes büyük bir telaş içinde masayı donatmaya devam ediyordu. O sırada yukarıdan inen Fatih’e gözüm takıldı. Az önce yaşadığım tuhaf durum aklıma gelince yine kızarmaya başladım. Hemen kafamı çevirip onun geldiği tarafa bakmamaya çalıştım; ancak o görüntüler bir türlü hafızamdan silinmiyordu. "Ya neyse..." diye geçirdim içimden. Fatih yanıma gelip sedirin köşesine oturdu. Hiçbir şey olmamış gibi, "İyi misin?" diye sordu. "İyiyim, sağ ol. Burası çok güzel," diyerek konunun üzerine gitmedim. O da pek rahatsız olmuş gibi görünmüyordu. "Mardin güzeldir; bir kez ayak bastın mı ayrılması kolay olmaz. Kendini çabuk sevdirir." O sırada Meryem Teyze, herkes toplanmaya başlayınca seslendi: "Hadi gelin!" Ben de masaya doğru yöneldim. Küçüklü büyüklü birçok kadın ve erkek masaya yerleşiyordu. Esra beni yanına çekip, "Gel canım, biz de buraya oturalım," dedi. Söylediği yere geçip oturdum. Yaklaşık on iki kişi masadaydı ve herkes beni süzmeye başlamıştı. Esra durumu anlamış olacak ki beni tanıttı: "İşte size hep bahsettiğim Konyalı arkadaşım Merve! Sonunda getirebildim." Hafifçe utanıp tebessüm ederek başımla selam verdim. Herkese göz gezdirirken, tam karşımda oturan ve Meryem Teyze’den daha genç olduğunu düşündüğüm esmer güzeli bir kadın konuştu: "Hoş geldin canım. Esra’dan seni sürekli dinleriz ama tanışmak bugüne kısmetmiş; hoş geldin." Esra hemen araya girip diğerlerini tanıtmaya başladı: "Yengem Esma. Yanında oturan yakışıklı amcam Mesut; onun yanındaki fıstık kuzenim Elif, onun yanındaki 'paşa' da Enes." Hep bir ağızdan "Memnun olduk," dediler. Sonra Esra soluna dönüp, Esma Yenge ile aynı yaşlarda olan bir kadına geçti: "Buradaki güzel de yengem Leyla, o da Erdal amcamın hanımı. Onun yanındaki oğlu Muammer. Bir de Seher var ama o Ankara’da okuyor, bir iki güne o da gelir. Erdal amcam da akşama burada olur, onu evde pek bulamayız," diyerek yerine oturdu. Leyla Yenge de "Hoş geldin," deyince ben de yine başımla selam verip önüme döndüm. Maşallah, aile epey kalabalık olunca tanışmakla bitmediler. Meryem Teyze ve Muammer Amca da yerlerine geçince yemek servisi başladı. Hoş bir sohbet eşliğinde yemeğimizi yedik; arada bana sorular sorup beni memnun etmeye çalışıyorlardı. Yemek bittikten sonra herkes yavaş yavaş dağılıp kendi köşesine çekildi. Ben de Esra ile odaya çıktım. "Sigara içmem lazım kuzum, valla çatladım! Kaç saat oldu... Benim için büyük başarı valla." Odamın balkonuna oturup sonunda sigaramı yaktım. "Oh be, valla dünya varmış!" Her şey mükemmeldi ama kalabalıktan kafam davul gibi olmuştu. Esra gülerek, "Tamam, hadi rahatla artık. İçtin şu zıkkımı, kafan yerine geldi," dedi. "Eee ne yapalım, nereye gidelim? Yorgunsan yarın gezeriz ama kendini iyi hissediyorsan bugün biraz dolaşalım mı?" diye sordum. "Olur kuzum, valla hiç yorgun değilim, gayet enerjim yerinde. Acayip merak ediyorum her yeri..." dedi. "O zaman kalk, hazırlan. Abime söyleyeyim, bizi gezdirsin." "Tamam, sen söyle, ben de hazırlanıp geliyorum. Maşallah sen hazırsın zaten; belli ki süslü pakizem!" "Tabii kızım, ne sandın? Benim her zamanki halim..." "Hadi hadi, çabuk hazırlan, çok eğleneceğiz!" diyerek heyecanla odadan çıktı. Hemen kıyafetlerime göz gezdirip; beyaz, ince askılı, hafif dekolteli, üzerinde minik çiçek desenleri olan ve dizimin altına kadar uzanan yazlık elbisemi giydim. Hafif bir makyaj yapıp saçlarımı açık bıraktım; iğne oyalı fularımı saçlarımın önüne bağladım. Çantamı alıp aynada kendimi kontrol ettikten sonra odadan çıktım. Avluya indiğimde Fatih ve Esra çoktan inmiş, beni bekliyorlardı. Esra bir ıslık çalıp, "Çok güzel olmuşsun kızım! Mardin’in bütün oğlanlarını peşimize takacaksın," dedi. Fatih hemen atılarak, "Kendine gel Esra! Yanınızda ben varken hangi akılsız size bakmaya cesaret edecek? Aklın mı gitti kızım?" diyerek Esra’yı payladı. Esra ağzına fermuar çeker gibi yapıp sustu. "Hadi gidelim." "İlk rotamız Bakırcılar Çarşısı. Orada biraz gezer, bir şeyler içeriz. Oradan da akşam Mardin Kalesi’ne çıkar, bizim restoranların birinde yemek yeriz." "Tamam abi," diyen Esra koluma girdi ve kapıya yöneldik. Kapılar açıldı; hemen önündeki araca binip yola koyulduk. Merakla etrafı seyretmeye başladım. Her yer tarih kokuyordu; taş yapılar, kalın ve yüksek duvarlarla çevrili konaklar... Mardin sokakları adeta bir masaldan fırlamış gibiydi. Fatih hafifçe öksürerek bize döndü. "Kızlar, birazdan çarşıda oluruz. Benim birkaç işim var; siz gezerken ben de onları halledeyim, sonra size yetişirim. Ferhat yanınızda olacak, herhangi bir şey olursa hemen haber verin." "Çok düşüncelisin Fatih abi ama hem kendimi hem de Esra’yı koruyabilecek kapasitedeyim. Başımıza bekçi dikmene gerek yok," dedim. Fatih biraz bozulsa da hemen toparlandı. "Kendinizi çok güzel koruduğunuzu biliyorum ama burası Konya’ya benzemez. Biri laf söyledi mi canım sıkılır; benim canım sıkılırsa da emin olun bu sizin için hiç hoş olmaz," diyerek tehditkâr bir tonla konuştu. Sinirlensem de belli etmemeye çalışarak, "Tabii, ben buraları pek bilmem, dikkat ederiz Fatih abi," deyip iyice damarına bastım. Bozulup tam ağzını açacaktı ki Esra araya girdi: "Tamam abi, dikkat ederiz. Sen de işini hallet, gel." Araç durdu. "Hadi bakalım, geldiniz. Siz bol bol gezin. Esra, misafire para harcatma; ne isterse gönlüne göre al, bak mahcup etme bizi," diyerek bana son golü attı. Bir şey dememe fırsat vermeden şoföre dönüp "Gidelim," dedi. Esra hemen koluma girip beni çekiştirdi. "Hadi güzelim, bak şuradan başlayalım." Daha fazla sinirlerimi bozmamaya çalışarak Esra’ya uyum sağladım. Çarşının içi çok güzeldi; bir yandan yürüyor, bir yandan da herkesin gözünün üzerimizde olduğunu hissediyordum. Esra’ya dönüp, "Kuzum, herkes seni tanıyor mu? Millet sanki bize bakıyor," dedim. "Tabii ki güzelim, herkes bizi tanır. Buralarda koskoca Karadağ aşiretinin kızıyım," diyerek böbürlendi. "Aslına bakarsan, en çok seni merak ediyorlar; yabancı olduğun her halinden belli. Benim yanımda ne işin var, onu sorguluyorlar." "İyi de kuzum, arkadaş olduğumuz hiç mi akıllarına gelmez?" dedim. "Gelir de... 'Acaba Fatih Ağa’ya gelin mi buldular?' sorusu daha çok gelir akıllarına." Anında gözlerim açıldı. "Yuh kızım, ne gelini? Neden hemen böyle düşünüyorlar, çok saçma! Ne yani, senin yanında her gezen gelin adayı mı?" Hafif bir kahkaha atıp omuzlarımı sıktı. "Yok yavrum, benim burada pek arkadaşım olmaz. Genelde de tek gelmem; ya annem olur yanımda ya da yengemler. O yüzden gördükleri ilk yabancıyı 'gelin' sanırlar. Neyse, sen çok takılma. Hadi gel şu dükkana bakalım; çok güzel bakır eşyalar var. Belki eve, hatta çeyizine bir şeyler alırsın." "Fesupanallah! Ne çeyizi? Kızım sinirlendirme beni! Annem sever böyle şeyleri, ona bir şeyler alırım." "Tamam tamam, kızma, hadi gel bakalım." Dükkandan içeri girip etrafı incelemeye başladım. Her şey ışıl ışıl parlıyordu. Gözüme bakır tepsi üzerine yerleştirilmiş; içi porselen, dışı bakır olan bir çay takımı çarptı. "Bu çok güzel, annem buna bayılacak, bunu alıyorum," dedim. "Hay hay gelin hanım, hemen paketliyorum," dedi orta yaşlı satıcı. Gözlerimi kocaman açıp, "Ne gelini amca? Pardon?" dedim. Esra manzarayı çaktı ve hemen müdahale etti: "Yok Haydar Amca, Merve benim Konya’dan arkadaşım, gelinimiz değil." "Aman, kusura bakma kızım. Ben Esra Hanım’ın yanında görünce Fatih’in nişanlısı sandım." "Yok amca, yanlış sanmışsın." "Hemen paketliyorum kızım ürünü," diyerek durumu toparlamaya çalıştı adam. Çantama uzanıp cüzdanımı çıkardım. Tam "Ne kadar?" diye soracakken Esra atıldı: "Burada senin paran geçmez kuzum, koy o cüzdanı çantana!" "Esra, iyice sinirleniyorum bak! Tamam misafiriz filan ama böyle şeylere tahammül edemem, bilirsin beni." "Eee, sen de Konya’da bana çoğu zaman hesap ödetmezdin, ben sana karşı çıkmadım. Şimdi sen de karşı çıkıp beni dellendirme." "Offf, tamam! Bir daha bir şey almam ben de," diyerek üste çıkmaya çalıştım ama pek etkili olmadı. Paketi alıp dışarı çıktık. Biraz daha dolaştıktan sonra çarşının ortasında; küçük masaları ve tabureleri olan, tarihi atmosferi tamamlayan otantik bir kafeye oturduk. Küçük süs havuzunun yanındaki masaya geçmiştik. Hemen arkamıza da Fatih’in başımıza diktiği Ferhat ve koruma olduğunu düşündüğüm başka bir genç oturdu. Ferhat el işareti yaparak garsonu bize yönlendirdi. "Buyurun, ne arzu ederdiniz?" Esra, "Bize mırra getir, arkadaşım tadına bir baksın. Eğer beğenmezse çay alırız," dedi. Garson, "Tamam efendim, hemen getiriyorum," diyerek uzaklaştı. Esra’ya dönüp, "Kuzum valla çok şaşkınım. Kızım, sen benim tanıdığım Esra değilsin, bu ne otorite? Konya’da gayet başıboş, çılgın bir kızdın; ne bu tavırlar?" dedim. "Kuzum burada böyle... Burası çılgınlığı kaldırmaz. Hemen adını çıkarırlar; ne olduğunu anlamadan birinin karısı, hatta Allah korusun kuması oluverirsin." "Kızım burası farklı bir dünya mı? Kaçıncı yüzyıldayız? Bu nasıl düzen, anlayan beri gelsin!" "Yavrum, burada kanun töredir. Polis, jandarma, mahkeme sadece göstermelik kalır; son sözü hep aşiret reisleri söyler." "İyi, anladım demek istediğini de... Bu kadar sınırlamanın arasında sen nasıl başka şehirde, hem de okulunu uzatarak okudun?" Esra gülümseyerek cevap verdi: "Kuzum, benim ailem çok şükür ki kendini geliştirdi, geri kafalı değiller. Bu düzeni yıkmak için babam çok uğraş verdi, abim de devam ettirmek için çok çabalıyor ama tabii daha aşılacak çok yol var. Bir de Vanlıoğlu aşireti var; onlar da bizimkiler gibi bu saçma düzeni bozmaya, yeni bir sistem kurmaya çalışıyorlar. Epey yol kat ettiler çok şükür ama hala taş kafalılar da yok değil. O yüzden babamla Vanlıoğlu aşiretinin ağası çok iyi arkadaş. İkisi bir olup Mardin’i çağdaşlaştırmak için çok çaba gösterdiler. Bizim ve onların aşiretinde uzun yıllardır kan davası ya da berdel duyulmadı. Herkes sevdiğini aldı, isteyen istediğiyle evlendi mesela." Şok olmuştum. Esra sanki bir masal anlatıyordu ve ben içinde kayboluyordum. Mardin, benim hiç bilmediğim bir düzene sahip, apayrı bir dünyaydı. "Asıl kulübü burada kurmak lazım," diye düşündüm. Mardin’de kendini korumasını bilmeyen, töreye kurban giden veya haksızlığa uğrayan çok daha fazla kadın vardı. "Evet canım, haklısın. Neyse, yeter bu kadar dram. Mırralar geliyor; bak bakalım merak ettiğin kadar var mıymış?" Küçük fincan içinde, hafif yoğun ve az miktarda bir içecek geldi. Önce şaşırdım; tadı epey acı olduğu için az koymuşlardı herhalde. "Tadı güzel... Acı ama bilirsin, acıyı severim," deyip Esra’ya göz kırptım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE