KARAKURT GELİNLERİ 😂

1661 Kelimeler
ZEYNEP’TEN Avluya çıktığımda yazın son esintisi, taş duvarlarda olduğu kadar insanların arasında da dolaşıyordu. Ama Karakurtlar için o esinti, en sert fırtınaya dönüşüyordu; koca avlunun ortasında dönüp duruyor, her köşeyi, her bakışı sarsıyordu. Elimdeki baskıyı hissettim. Yan tarafıma baktım ve yüzüme, kendi kendime saçma bir tebessüm kondurdum. Gözüm yandan Turan ağabeye kaydı. Tamam, onun da derdi intikamdı ama gözlerinde başka bir şey vardı… Çözemediğim, belki de çözülmemesi gereken bir şey. “Korkmuyorum,” desem yalan olurdu. Kalbim göğsümün içinde deli gibi çarpıyor, ellerim hafif titriyordu. Elimi biraz daha sıktı. Başını, “Hadi,” der gibi salladı. Yürüdüm. Adımlarımı dikkatlice attım, etrafıma baktım. Buradaki herkesin az çok beni öldürüp mallara konmak istemesi, içimde bir yere dokunmuyordu. Bu, kayınbabam olacak Selahattin Bey için bile geçerliydi. İç sesim bana bağırıyordu: “Zeynep, çocuklarını al, kaç buradan. Hemen!” Neden bilmiyorum ama… Kalbim bir tek Mahir dedikçe içimde tarifsiz bir mutluluk yayılıyordu. İçimde bir sıcaklık yükseliyor, korkunun yerini anlık bir cesaret alıyordu. Aklım bir anda geçmişe gitti. Malikaneden gizlice kaçıp kollarına sığındığım günler… Gözlerimin önüne geldikçe ruhum, kalbim, tenim; hepsi onu deli gibi arzuluyordu. Mahir’den başkası tenime ve ruhuma haramdı. İçimde kıvrılan bir yılan gibi, acı ve arzu aynı anda titriyordu. Belki kütükte Ali Ağa’nın kızıydım. Yani Mahir’in halasıydım… Ne tuhaf. Hiçbir kan bağım yoktu ama acı, yüreğimi esir almıştı. Ve şimdi, o geçmişin güveniyle karışık arzuyu, avluda sert bakışlarla çevrili hâlde hissetmek… Boğazımı sıkıyor, midemi burkuyordu. Hayatıma iki adam kılıklı canavar girdi. İliğimle kemiğimle iğrendim. O iki pisliği hatırlamak bile midemi bulandırıyordu. Ali Ağa onları öldürmeseydi… Şimdi o gücü kendimde bulup öldürür müydüm, bilmiyorum. İnanamıyorum. İkinci kocam sıfatıyla bana bakan o pisliği, Zöhre’nin amcasının oğlu vurmuştu.Üstelik bir de Turan’ın asker arkadaşıydı.Ne acı bu adam benim bir zamanlar hayatımı kurtarıp Mahir'i vurması içim ezildi... Avlunun taşlarını ayaklarımın altında hissediyordum. Her adımım, geçmişin acısı ve şimdiye dair korkuyla birleşiyordu. Gözlerim kaçamak bakışlarla bakıyor, gölgelerdeki hareketleri tarıyordu. Daha ne olabilirdi ki? Kaderim öyle bir yazılıyordu ki… Gerçeklerim sarsıcıydı, akla hayale gelmeyen türdendi hemde... Bir an, Mahir’in bakışı geldi aklıma; sessiz ama keskin, kalbime işleyen bir bakış. İçimde hem arzu hem korku vardı. Avlunun ortasında, fırtınayla birlikte savrulurken, ruhumun en derin köşelerinde yalnızca onun yeri vardı. Yanımdaki adamla, ikimiz de bir intikam için nikâh masasına oturuyorduk. Bu olmak zorunda mıydı? Elbette hayır. Ama kader, bu devasa konak avlusunu bir tiyatro sahnesine çevirmiş gibiydi; herkes rolünü iyi oynuyordu, ben ise sahnenin ortasında çaresiz bir kukla gibiydim. “Hadi…” dedi, elimden çekti. Soğuk eli kolumdan başlayıp bütün bedenime ürperti saldı. Titredim. Hem de çok kötü titredim. Taş zemin ayağımın altında serindi, avluya vuran güneş ışığı gözlerimi kısıyor, havada hafif bir rüzgâr geziniyordu; şalımın dokunduğu yerler dalgalanıyordu, fark ettim. Bir an kendimi zoraki bir evliliğin içinde hissettim. Neler yaşıyorum ben? Zöhre ve Tahir de yanımıza gelip yan masaya oturdular. Onlar hükümet nikâhını kıyarken, biz imam nikâhı için avlunun ortasındaki masaya geçecektik. Masanın üzerindeki beyaz örtü, eski tip bir mücevher kutusunu andırıyor; kenarlarda dizilmiş sandalyeler vardı. Yerimize oturduğumda gözlerimi kısıp etrafı dikkatlice süzdüm. Avlunun kenarlarındaki taş sütunlar gölgeler oluşturuyor, hafifçe esen rüzgâr taşların arasından uğuldayarak geçiyordu. Üst dudağım kıvrıldı. İçimden, “Hepinize göstereceğim, pislikler,” dedim. Cavidan, seninle kapatmam gereken çok ağır bir imtihan var. Yanımdaki adama dikkatlice baktım. Soğuktu ama ağır bir havası vardı; sessiz ama bütün avluya hükmeder gibi bir duruşu vardı. Başımı son kez kaderime eğiyorum. Sonrası bende. Bu nikâh biter, ben evlatlarımı alıp giderim. Yanımdaki adama bir kez daha baktım. Bir an bana baktı; gözlerimi kaçırdım. İç dudağımı ısırdım. Fısıltılar kulağıma doluyordu. Buradaki çoğu insanı bilirim; taş avlu, onların adımlarını, fısıltılarını, kıyafetlerinin hışırtısını yankılayarak bana hatırlatıyordu. Sahi, geçmiş neden hep sırtımızda gezer ki? Bir yerde okumuştum; belki birinden duymuştum, tam hatırlamıyorum: “Sırtındaki her şeyi bir çuvala koyup atmazsan, arkana bakarsan, bu dünyada hedeflediğin hiçbir şeye varamazsın.” Bunu bir doktor mu söylemişti, yoksa akıl hastanesinde yatarken delinin biri mi… Tam hatırlamıyorum. Ama ben hâlâ düşünüyorum. Bana kimler ne hakaretler etti, kimler ne aşağılamalar küçük bir çocuktum ben, herkes hesap verecek. Çocukluğumun katili sülale… Aklımı eskisi gibi aptallıklarla kullanmaktansa şimdi ise hayatımı kendi elime alacağım . Düşünmekten başım ağrıyordu. Kolumdaki soğuk temasla yerimde donup kaldım. Göz bebeklerim korkudan titredi. Sessizlik… Nerede olursam olayım ani hareketlerden nefret ederim. Kaşlarım çatıldı. Hemen kendimi toparladım. Yüzümdeki maskeyle duvarlarım yıkılmasın istiyordum. Yıkılmayacak. Artık yeter. Kendime bir söz verdim: Eski ben, ben değilim artık. Turan abi elini belime atıp, “Hadi Zeynep,” dedi. Oturduk nikâh masasına. Yanıma Turan ağabey oturunca, “Bunu yapmak zorunda mıyız ki?” diye aklımdan geçirdim. Başımı onun başına doğru uzattım. Kısık sesle, “Ağabey, bunun olması şart mı?” dedim. Yeşil gözlerinde bir kıvılcım gördüm. Sesimin böyle ince ve kadifemsi çıkması benim suçum muydu? Kulağıma eğilip, “Zeynep, ben de böyle olsun istemezdim ama bana güven. Bu nikâh olmasa da olurdu ama oluyor işte,” dedi. Sesi boğuklaştı, etrafta bakışlarını gezdirdi. “Çok değil… Hafif bir tebessüm olsun yüzünde,” diye ekledi. Başımı olur anlamında salladım. Yüzüme çok hafif bir tebessüm kondurdum. Etrafa bakıyordu. Ben de Zöhre’ye baktım. Çok duru, güzel bir yüzü vardı. Bir zamanlar küçük Zeynep’e benzettim. Ama o, küçük odasında sabahtan akşama kadar oturup öğretmeninin sözlerinden çıkmayan kızla Zöhre’nin uzaktan yakından alakası yoktu. Bir de onun ailesiyle benim ailem arasında dağ gibi fark vardı; resmen bir uçurum. Onun ablası, abisi, amcası, çocukları… Hepsi kenarlarda sandalyelerde dizilmiş, sessiz ama gözleriyle olup biteni süzüyordu. Onun adına sevindim. Hem de öyle böyle değil. Benim gibi yalnız bir kıza nazaran, onun arkasında koca bir aşiret vardı. Ne acı fark… Gözlerim doldu. Cenaze günü elimden tutup, “Abla korkma, ben yanındayım,” demişti. Sahi, yanımda olacak mıydı? Benim kimsem yoktu ki… Ama onun yanında, kocaman yüreğiyle Tahir olacaktı. Onlar için çok mutluydum. Kendim için değil. Ne acı… Sol yanım sızladı. İnsanın bu hayatta hiç mi yüzü gülmezdi? Ben doğdum, babam olacak mikrop öldü. Bir adamın elinde büyüdüm. Küçük, dört duvar arasında… Beş yaşıma geldiğimde Karakurtların gözüne batmaya başladım. Aynı soyadını taşımam, onlardan çok bana batıyordu; haberleri yoktu. Ne yürek burkan bir hayatım varmış… Ama kendime üzülmeyi ben akıl hastanesinde bıraktım. Tam o sırada üzerimize bir gölge düştü. Başımı usulca kaldırdım. Karşımda duran adama baktım. Gördüğüm kişiyle yüzüm gerildi. Kısık sesimle, “Salim…” diye bildim. Turan gördüğü kişiyle ayağa fırladı. Yakasından tutup kendine çekti. Kısık sesiyle, “Seni orospu çocuğu, siktir ol git buradan,” diye yüzüne hırladı. Ben de ayağa kalkıp sakinlikle, “Turan canım, bırakır mısın?” dedim. Salim, “Kim derdi ki orospu Selvi’nin kızı hanımefendi…” diye söylenir gibi konuştu. Hiç rahatımı bozmadan karşımdaki adama, “Bunu, bir zamanlar arkamdan koşup sonra Mahir’in gölgesinde kalan, kişiliği bozuk bir karakter mi söylüyor?” dedim. Hakkımı aramayı da sonunda öğrenmiştim. Kaynanamın sesi avluda yükseldi: “Daha sülalemizden kaç erkeği başına musallat ettin, en son oğluma mı kapak attın?” diye ağıt yaktı. Bakışlarım ona kaydı. Ben değil, oğlun bana benden habersiz nikâh kıymış, dememek için kendimi zor tuttum. Muhterem hanıma bakınca düşündüm: Bir gün ben onun yaşına geldiğimde, evladım benim gibi bir kadın getirse, ben de böyle mi tepki verirdim? Turan’la Salim arasında ciddi bir sıkıntı sezince canım daha da sıkıldı. Tahir, “Hayırdır abi, bir sorun mu var?” dedi. Yine o bildiğimiz ağır abi Tahir çıkmıştı ortaya. Normalde herkes onu sakin bilirdi ama değildi işte. Turan ağabey, “Yok oğlum, otur yerine,” deyince Zöhre hepimize baktı. Ayağını sertçe taş zemine vurdu. Avluda bir “ahhh” sesi yankılandı, ses avluyu doldurdu. Hepimizin üzerinde göz gezdirip, “Ben bir köy dolusu deliyi orada bırakıp geldim, siz de onlardan farksızmışsınız,” dedi. Tahir, “Ah ayağım! Zalim’in kızı, yine bastın ayağıma,” deyince Zöhre, “Ben zalimin kızı değilim. Kes sesini, senin boğazına bıçak dayarım bey oğlu,” dedi. Tahir’in yüzü güldü, sonra muzipçe, “Bey oğluyum değil mi?” dedi. Zöhre herkesin üzerinde göz gezdirdi, gözleri doldu. “Ama sen bana dağ gülü demiyorsun,” deyip yine sinirle ayağını bir kez daha yere vurdu. Tahir yerinden fırlayıp, “Memur bey, nikâh kıyılmadan karım sürekli ayağıma basıyor,” deyince herkes güldü. Ben o an Tahir’e iyice eğilip daha dikkatlice bakınca, on yedi yaşındaki hâlini hissetmem… Şaka mıydı?.. Hâlâ Turan ağabeyle Salim konuşuyordu. “Göstereceğim size gününüzü!” diyen Salim’in yakasından elini çekmeden bir şeyler söyledi; Salim’in öfkesi daha da harlandı. Turan ağabeyin ellerinden kendini zor kurtarıp defolup gitti. Durmayacağını biliyordum. Mahir’in en iyi kuzeni olduğunu düşünmüyorum; hem bana göz koymuş hem de yıllarca “dostum kuzenim” diyerek yanında gezmişti. Her zaman nefret ettiğim insanların başında Salim gelirdi. “Allah’ın cezası,” diye mırıldandım…... Savaş ve Ceylan yanımıza gelince, Savaş abi, “Tahir, bir gelin,” deyince Turan ve Tahir yerlerinden kalkıp bizden izin istemeden yürüyüp gittiler. Ceylan aramıza oturdu. “Bayıldım şu fıstık ezmenize kızlar,” deyip yemeye başladı. Zöhre bir şeyler mırıldanıyordu ama yine de her tarafa baktığında gülücükler saçıyordu. O da benim gibiydi. Ceylan, “Kızlar, size bir şey diyeceğim. Sizce ben Savaş’ı kendi aşiretimle tanıştırmadım ama adama yüzük taktım… Bana bir akıl verin,” deyince Zöhre şaşkın bir yüz ifadesiyle Ceylan’a bakıp, “Ne ettin, ne ettin? Nişan mı taktın?” dedi. “Evet canım, ne olmuş ki? Bu adam benim,” dedi. “Önce gidip yüzük aldım, sonra parmağına takıp ‘Benim olacaksın,’ dedim. O da boş durmadı, gitti yüzük aldı geldi. Sonra da arkasından Antep yolunu tuttum işte,” deyince, “Ah ah, gençlik ve heyecan,” dedim. Omuzlarını, “Gerekeni iyi yapmışım değil mi kızlar?” der gibi sandalyede geriye yasladı. Sarı saçlarını arkaya atıp, “Boşuna yere kuzenlerim bana ‘çılgın sarışın’ demiyor,” deyince Zöhre, Ceylan’a “Hııı…” diye bakarken benim gülesim geldi. Hatta omuzlarımı geriye atıp kahkaha atmaya başladım. Sesim avluda yankılandı. En son böyle güldüğümde Mahir’in kollarındaydım. Sedirde yine kaynanam bağırarak söylenmeye başladı: “Ben ne gelinler istedim; biri Karadenizli, biri orospu Selvi’nin kızı!” Gözlerimden yaşlar süzülerek kahkaha atmaya başladım. Hoş geldin panayıra Zeynep… Aklımı düzelttim derken yine kaybedeceksin burada. Ceylan, “Ben bu kaynanayı parçalarım,” deyince Zöhre, “Dur, gözüne kurban ablamcım,” dedi…... Kaynanamın büyük gelini Sultan abla, “Yeter, ana, sus,” deyip bayılan kaynanam olacak kadını sakinleştiriyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE