Cemre
Ateş, telefonu kulağıyla omzunun arasına sıkıştırırken cebinden sigarasını çıkarıp yaktı. Ayaklarını sımsıkı yere basarak salıncağı sabitlemişti, yoksa ikimizi birden düşürecekti hareket ederken. Ona bakınca aniden ne yaptığını anladım. Elimi bırakmak yerine telefonda olan elini kullanıyordu sigara içmek için.
Yüzümü kocaman bir gülümseme kaplamıştı, kalbim dörtnala bir koşuya çıkmıştı, aklım ise yine karmakarışıktı. Sersem gibiydim. En son bu salıncakta oturduğumda sarhoştum. Şimdi de o halimden pek farklı sayılmazdım.
Nihayet telefonu kapattığında “Başım şişti.” Dedi. Yapımcı programda aksama olacak diye endişeleniyordu. Ateş ise onu sakinleştirmeye ve kendisine güvenmesini sağlamaya çalışıyordu. Konuşmasından bunları çıkarmıştım.
“Halit Bey'in bu kadar pimpirikli olduğunu bilmiyordum.”
“Değildir. Belli ki buradaki kuşlar ona yalan yanlış haberler uçuruyorlar.”
Kaşlarımı çatarak ona baktım. “Kim ki onlar? Hem niye böyle bir şey yapsınlar ki?”
Omuz silkti rahat bir şekilde. Belli ki ispiyonlanmak onu pek rahatsız etmemişti. En azından şimdilik. Sonuçta bizim programımızda sıkıntı yoktu.
Bir süre sessiz kaldık. Tam konuşmayacağından ve bu konuşmayı benim yapmam gerektiğinden endişelenirken sigarasını varilin içine atıp bana doğru döndü. Beremden çıkan saçıma dokunduğu anda yanıyorum sandım ama yine kıpırdamadım.
“Dün için çok üzgünüm, Cemre.” Hayır, hayır. Ben dün hakkında konuşmak istemiyordum. Soru sorsun istemiyordum. “Seni incitmek istememiştim.”
Soru sorsun istemiyordum ama ben de çenemi tutamadım. “Neden yaptın öyleyse? Neden azarladın beni herkesin içinde?” Tekrar anımsayınca dünkü kırgınlığımı bir kez daha hissettim.
Eli enseme kaydı ve beni kendine doğru çekip sıcak dudaklarını soğuk alnıma dayadı. “Çünkü tüm gününü o adamla geçirdin.” Kıskanmıştı.
Kocaman bir gülümseme ile kaplandı yüzüm. Şuan içimdeki kadın havayı yumrukluyor, hatta sevinç nağraları atıyordu. Tabi ki bir hanımefendi gibi dışımdan bu sevinci belli edemezdim, en azından şimdilik.
“Bana lobide niçin kızdığını bile anlayamamışken sen o adamla baş başa yürüyüşe gittin.”
“Senin tavsiyendi.” Dedim, kıkırdamamı bastırmaya çalışırken.
Hızla geri çekildi ama eli hala ensemdeydi. Parmakları atkımın altına girmiş tenimi istila ediyordu. Sahte bir öfkeyle bakan gözlerini görünce dudaklarımın kıvrımı arttı.
“Sana yürüyüş tavsiye ettim. Git elin adamıyla yürü mü dedim?”
Başımı iki yana salladım. Yüzümde suçlu çocuğun masum ifadesi vardı. “Hayır, demedin. Cem elin adamı değil.” Masumca omuz silktim.
“Öyleyse neden?” Sesi boğuk çıkmıştı. Gözleri bir saniyeliğine gözlerimden dudaklarıma kaydığında bayılacağım sandım ama aklımı toparlayıp ona cevap vermem gerekiyordu. Aramızda halledilmesi gereken meseleler varken başka şeylere nasıl yer açardık? Dikkat dağıtıcı...
“Çünkü sürekli sıcak soğuk oynuyorsun.” Dediğimde kısık bir kahkahayla güldü.
“O da ne?” Hala keyifli bir gülümseme ile aydınlanıyordu yüzü. Uzanıp uzun sakallarında dolandırmak istedim parmaklarımı. Ama bu çok daha dikkat dağıtıcı olurdu.
“Soğuk sıcak.” Diye yineledim. “Yakın uzak. Devamlı böylesin.”
“Çünkü dengemi bozuyorsun. Çünkü aklımı karıştırıyorsun.” Yine sorgular bakışlarla yüzümü inceledi. Ben de bir şey arıyordu ama ne aradığı ve aradığını bulup bulamadığı hakkında en ufak bir fikrim yoktu.
“Ben mi aklını karıştırıyorum?” başı yukarı aşağı sallandı. Gözleri hala bendeydi. “Peki nasıl yapıyorum bunu?”
Dudakları bilmiyorum der gibi büküldü. “Ben de uzun zamandır bunu anlamaya çalışıyorum.”
“Anladın mı peki?” Peş peşe sorular sormamın sebebini ben de bilmiyordum. Pekala, biliyordum. Çünkü her kelimesi ile yüzlerimizin arasındaki mesafeyi kapatıyor ve beni sanki mümkünmüş gibi daha da heyecanlandırıyordu.
“Hayır.” Dedi ve mesafeyi en aza indirdi. Kelimelerinin etkisini dudaklarımın üzerinde hissettim. “Anlamaya çalışmayı bıraktım. Hissetmek anlamaktan daha kolay.”
Söyledikleri ile kulaklarım çınlarken bayılmadan bu öpüşmeyi atlatmayı diliyordum ki tiz bir sesle birbirimizden ayrılmak durumunda kaldık.
“Ateş Bey, biraz konuşabilir miyiz?” Hiç birini öldürmek istediniz mi? Böyle gırtlağına çökerek ve kurbanınızın gözünün içine bakarak öldürmekten bahsediyorum! Şuan tam olarak Ezgi'ye yapmak istediğim buydu.
Yakınlaşmamızı gördü mü? Bunu bilerek mi yaptı? Emin değildim ama basılmış liseli bir ergen gibi hissediyordum ki daha önce hiç böyle basılmamıştım. Ateş usulca elimi elinden çekince ne düşünmem ya da ne hissetmem gerektiğinden de emin olamadım. Son günler de kararsızlığım karakterimi oluşturan ana öğe halini almıştı zaten.
“Gece gece bu kadar önemli olan nedir?”
Ateş’e cevap vermek yerine bana döndü ve resmen eliyle beni kışkışladı. “Bize biraz müsaade et canım!”
Boğarak öldürmekten vazgeçtim. Parçalara ayırarak öldürecektim bu kadını.
Ben aklımda münasip bir cevap ararken Ateş “Edemez.” Diye yanıt verdi. “Ne söyleyeceksen Cemre’nin yanında söyleyebilirsin.”
“Olmaz.” Benimle konuşurken tam bir cadı ama kelimelerinin hedefi Ateş olduğunda Cilveli prenses kesiliyordu. “Sizinle özel bir konu hakkında konuşacaktım, Ateş Bey.”
“Tamam, sorun değil, Ateş Bey. Ben sizi yalnız bırakayım.” diyerek ayaklandım. Ateş de beni durdurmadı zaten. Oysa durdurmasını beklemiştim. Sıcak temasımızın yokluğu şimdiden canımı sıkarken odama geçtim. Sinirden köpürüyordum. Ezgi hakkında yanılıyor olamazdım. Yakınlaşmamızı görmüş olmalıydı. Daha fazla yakınlaşmamızı engellemek için gelmişti. Bizi şimdilik ayırmayı başarmıştı ama devamını getirmesine izin vermeyecektim.
Gerilmiş sinirlerimi gevşetmek ve üşüyen hücrelerimi ısıtmak için kendimi duşa attım. Sıcak su işe yaradı ve duştan çıktığımda kendimi daha sakin hissediyordum. Ezgi’yi düşünmeyi bir kenara bıraktığımda sakinliğim yerini tarifi mümkün olmayan bir heyecana bıraktı.
Üzerime kalın polar tulumu giydikten sonra kendimi yatağa bırakıp bu akşamı gözümde canlandırmaya başladım. Ellerimi karnımın üzerinde birbirine kenetledim. Çünkü gözümün önünden geçen ilk sahne elimi tutmasıydı. Tutmuş ve hiç bırakmamıştı. Beni kendi elleriyle beslemişti. Sonra bana hislerin her şeyden daha kolay olduğunu söylemişti. Benim için de öyleydi. Düşünmeyi bir kenara bırakmayı başardığımda hissedebilmek kadar güzel bir şey yoktu.
Parmaklarım farkında olmadan dudaklarıma kaydı. Nefesini dudaklarımın üzerinde hissedebilmiştim. Nerdeyse beni öpecekti… Neredeyse! Buradaki lanet olası sihirli kelime buydu. Yok! Ben kesin o cadıyı öldürecektim. Kendine gel, Cemre diyerek kendi kendimi uyardım. Sonunda kafayı yeme sınırıma ulaşmıştım işte. Neler düşünüyordum böyle? Kendimi ilk dakikadan adamın kollarına atmaya ne kadar da meraklıymışım. Cidden aklımdan zorum vardı. Tamam, hissetmek güzel şeydi de; tamamen hislerimle hareket etmek ne kadar mantıklıydı? Henüz doğru düzgün tanımadığım bir adama kendimi ne kadar teslim edebilirdim ki? Kendime gelmeliydim gerçekten de. Biraz yavaş olsam fena olmazdı.
Tam uykuya dalmıştım ki bir gürültü ile gözlerimi araladım. Aynı gürültüyü duyunca tekrar yerimde doğruldum: Kapı çalıyordu. Nihayet Ateş’in Ezgi ile konuşması bitmiş olmalıydı. Gece gece kapımı başka çalacak kişi olamazdı. Ya da olabilirdi. Çünkü kapıyı açtığımda gelen kişinin Cem olduğunu gördüm.
“İyi geceler. Uyandırdım mı yoksa?” Cem gözleri beni baştan aşağı süzerken görüntüm karşısında dudakları kıvrıldı. Üzerimde zebra desenli kalın bir tulum vardı. Şuan baya zebraya benziyordum ama bunu umursamadım. Beni sıcak tutuyordu, önemli olan da buydu.
“Yeni uyumuştum.”
“Tüh.” Diye iç çekti. “Uyanık olacağını sanmıştım. Odama geçmeden sana bir bakayım dedim. Bugün hiç görüşemedik. Nasıl olduğunu merak ettim.”
İlgisi karşısında ne düşünmem gerektiğini bilmiyordum. İçten içe ona yanlış sinyal verebileceğimi düşünerek geriyordu beni. “İyiyim. Düşündüğün için sağ ol. Sen nasılsın?”
“Ben de iyiyim. Sağ ol.” Yüzünün düşüşünü gördüm. Takındığım soğuk tavır canını sıkmıştı. Ama gerçekten ona nasıl davranmam gerektiğini bilmiyordum. Sadece arkadaş gibi yanaştığını bilsem, balıklama atlayacaktım. Çünkü arkadaşlığından çok hoşlanıyordum. Gecenin bir vakti kapıma dayanması ise pek arkadaşça gelmemişti ya da yine ben yanılıyordum.
“Neyse, ben seni rahatsız ettim.”
“Hayır, hayır. Rahatsız falan etmedin.” Kahretsin. Onu üzmüştüm sanırım. “Sadece uykum var, Cem. Üzerine alınma.”
“Alınmadım.” Dediği sırada ayak sesleri geldi arka tarafından ve birkaç saniye içinde Ateş görüş alanıma girdi. Kalbim olanca hızıyla çarpmaya başlarken yüzünü gördüm ve benim de yüzüm asıldı. Çünkü yüzü baya sirke satıyordu. Akşamki sıcak bakışlarından eser yoktu.
“İyi geceler.” Dedi Cem Ateş’e bakarak. Beni işaret ederek “Ben de Cemre’ye bir çay ısmarlarım diye düşünmüştüm. Ama uyandırmışım prensesi.” Diye devam ettirdi. “O yüzden gidiyordum.”
Bana da iyi geceler diledikten sonra cevap vermemi beklemeden uzaklaştı. Nitekim ona cevap vermek yerine gözümü Ateş’e dikmiş bir tepki vermesini bekliyordum. çünkü yüzünde hiçbir ifade olmadan Cem’i dinlemişti. Kendi odasının kapısına doğru giderken gözlerimle onu takip ettim. “İyi geceler, prenses.” Dedi kapısını açarken. Başka hiçbir şey söylemeden beni soğuğun orta yerinde bırakıp odasından içeri girdi ve kapısını kapadı.
Akşamki konuşmamızda kıskandığını itiraf etmesi aklıma gelmiş olmasaydı bu hareketi karşısında deliye dönerdim. Beni arkasında bırakıp gitmişti. Ama burada kalmayacaktım. Odamın içine girip ayağıma ev botlarımı geçirdikten sonra anahtar kartımı aldım ve gidip Ateş’in kapısını çaldım.
Kapıyı açtığında üzerine pantolonundan başka hiçbir şey yoktu. Biran için buraya ne için geldiğimi bile unuttum. Onunla ilk tanıştığım gün kolunda gördüğüm kolye ve kaslı bedeni bütün azametiyle karşımda dururken adımı bile unuttum.
Nihayetinde gözlerimin önündeki beynime iletildiğinde koluna hayranlıkla yaklaştım. Utancımı rafa kaldırarak parmaklarımı kolunun üzerinde gezdirdim. “Baykuş mu?” diye saçma bir soru sordum. Çünkü baykuş olduğu besbelliydi. Beni gafil avlamıştı. Çocukluğumdan beri baykuşlara karşı gereksiz bir düşkünlüğüm vardı. Bu öyle bir düşkünlüktü ki kendi ayak bileğimde de bu baykuş çizminin aynısının miniği vardı.
“Neden bu kadar şaşırdın?” sorusuyla kendime geldim ve elim ateşe değmiş gibi geri çekildim. Adama dokunuyordum resmen. Yavaştan alacaktım güya.
“Şaşırmadım.” Diyerek yalan söyledim. Baykuşlara bayılırım, aynısından bende de var demek saçma gelmişti. Ne yani tesadüf olamaz mıydı? “Sevdim.”
Dövmesini kastettiğimi anladığını umarken beni kapının önünde bırakarak odanın içine gidip uzun kollu bir tişört alıp üzerine geçirdi. Neden buraya geldiğimi hatırlayınca kapıyı kapatıp arkasından gittim.
“Onu odama ben çağırmadım. Bana neden kızıyorsun?”
“Kızdığımı nereden çıkardın?” Arkası bana dönüktü. Gerilmiş tişörtüne bakarken dizüstü bilgisayarını kılıfından çıkarıp açmakla meşgul oldu.
“Ama ben sana kızdım.” Dikkatini çekmeyi başardım. Dönüp tek kaşını kaldırarak bana baktı. devamını getirmemi bekliyordu. Bunun için buradaydım. “Ezgi’yi görünce neden elimi bıraktın?”
“Bırakmadım.”
“Bıraktın.” Bıraktığını ikimizde biliyorduk. İnkar etmesinin ne anlamı vardı ki?
“Bilmiyorum.” Diye itiraf da bulundu. Kollarını iki yana açarak tekrarladı. “Bilmiyorum.”
“Peki, senden ne istiyormuş?”
“Zırvalıktan başka bir şey değil.” İşte karşımızda Ulaşılmaz Alaz. Neredeyse ortaya çıktığı için alkışlayacaktım. Tam burada itiraf etmem gerekiyordu. Ulaşılmaz Alaz’dan en az elimi tutan Ateş kadar hoşlanıyordum. Onun duvarlarını yıkıp arka tarafına geçmeyi arzuluyordum.
“O herifin gecenin bir vakti odanda ne işi varmış, prenses?” Prenses derken yüzünü buruşturduğu için neredeyse gülüyordum. Bana engel olan tek şey burnundan soluyor olmasıydı.
Omuz silkince aniden bana doğru bir adım attı. İstem dışı bir şekilde bir ayağım geri gidince o da durdu. Gözlerini kısarak geriye giden ayağıma baktı. Derin bir nefes aldığını görünce sakinleşmeye çalıştığını anladım.
“Cem’e fazla yüz veriyorsun.”
“Sen de Ezgi’ye fazla yüz veriyorsun o zaman. Beni bile yanından postalamaya kalkışabildiğine göre.” Tekrar omuz silktim. Bu hareketin onu deliye çevirdiğini çözmüştüm.
Başını iki yana sallayarak “Misilleme mi yapıyoruz şimdi de?” dedi. “İkisi kesinlikle aynı kefeye konamaz.”
“Nedenmiş? Bence baya da aynı kefedeler.”
“Hayır. Ezgi gibi itici bir tiple ne işim olur benim?” buruşturduğu yüzüyle öyle sevimli gözüküyordu ki neredeyse o an çözülüverecektim.
“Benim de Cem ile bir işim yok.” İnatlaşmayı bir kenara bırakıp gözlerinin içine baktım. Orada sadece kendisinin olduğunu görmesini istiyordum.
Susarak yüzüme baktı. Sadece baktı. Ne bir kelime ne de bir ifade… Hiçbiri yoktu. Bir şey söylemeyeceğinden emin olunca “Ben gideyim o zaman. Sana iyi geceler, Alaz.” Dedim ve kendi odama geçtim. Beni durdurmadı. Durdurmayacağını biliyordum. Akşam sıcağı oynadığına göre sıra soğuktaydı.
Yatağıma kendimi bıraktığımda çok yorulduğumu fark ettim. Biran evvel bu oyuna bir son vermezse benim vermem gerekecekti. İhtiyacım olan en son şey dengesizlikti. Ondan mantığı, hatta kalbi bile aşan bir şekilde hoşlanıyordum. Bu bile onun oyuncağı olacağım anlamını ifade etmiyordu. İstesem bile bunu başaramayacağımı biliyordum.
Ateş ile odasında yaptığımız gece sohbetinin üzerinden iki gün geçtiğine inanmakta güçlük çekiyordum. Oyun oynamayı bırakmıştı. Tam da istediğim gibi. Ama bununla birlikte benimle iş dışında bütün iletişimini de kesmişti. Gerçi programımız o kadar yoğun ve yorucuydu ki hiçbirimizin iş dışında vakti kalmıyordu. Yemek ve dinlenme ihtiyacımızı tam anlamıyla karşılayabilecek vaktimiz olmuyordu.
Yine de istese vakit yaratabileceğini biliyordum. Göz teması haricinde hiçbir bağlantımız yoktu. Yaşadığımız o akşamı ve yakınlaşmamızı kendi kafamda uydurduğumu falan düşünmeye başlamıştım. Bir çeyreklik aklım kalmıştı; onu da Ateş’in ellerine vermiştim. O da bir güzel buruşturup atmıştı yerlere.
Sabahın kör saatiydi. Gece beni bırakmayan kabuslarım yüzünden doğru düzgün uyuyamama rağmen sabahın ilk ışıklarıyla da uyanmıştım. Huzursuzluğum gırtlağıma sarılırken nefes alamadım. Üzerimi bile değişmeden zebra tulumumun üzerine montumu geçirdim. Atkımın ve beremin altına sığındıktan sonra salıncağın bulunduğu verandaya gittim.
Bütün otele sessizlik hâkimdi ki bu da huzursuzluğumun bir parçasını söküp aldı. Varilde ateş yakmaya üşendiğim için sandalyelerden bulduğum iki şala sarınarak salıncağa kuruldum. Ufak ufak sallanırken gözlerimi kapadım. Duyduğum seslerle gözlerim aniden açıldı. Etrafıma bakındım. Tabi ki hiçbir şey göremedim. Sesler kafamın içinde yerini hiç bilmediğim bir yerden geliyordu.
Gözlerimi geri kapamadım. Sadece karşımdaki boşluğa baktım. Karların üzerine vuran güneş sayesinde karşımdaki dağ devasa bir pırlanta gibi parlıyordu. Gözümü alsa da büyülenmiş gibi ona baktım. İçimdeki boşluğa benzettim bir ağaç bile barındırmayan dağın beyaz yüzeyini.
Salıncak birden sarsılınca refleks olarak ayaklarımı yasladığım sehpadan çekip yere koydum. Dağ gözlerimi öyle kamaştırmıştı ki yakınımı göremez hale gelmiştim. Karnımdaki sıcaklığı fark ettim önce. Geçen gece tüm çıplaklığı ile gördüğüm kol düşmemem için beni tutmuştu. Sağıma döndüğümde Ateş rahat bir tavırla yanıma oturmuş ayaklarını da karşıdaki sehpaya dayamış olduğunu gördüm.
Şaşkınlığımı gizleyemedim. Çünkü yanımda oturuyordu. Eli hala karnımın üzerindeydi. Dibimde oturuyordu. Günlerdir sadece benim ona bakmadığımı sandığı anlarda bana bakan adam şimdi yanı başımda hiçbir şey olmamış gibi oturuyordu.
Ayaklarımı tekrar kaldırıp tekmeler gibi sehpaya koyduğumda salıncak sarsıldı. Salıncak eski rutininde sallanmaya döndüğünde Ateş yavaşça elini karnımdan çekti. Göz ucuyla elini takip ettiğimde diğer elinin parmaklarının arasında tuttuğu bileklik benzeri bir şeyle oynamaya başladığını gördüm.
Bileklik parmakların arasında dönerken donup kaldım. Garip bir hisle sarmalandım. Ne olduğunu bile anlayamamıştım aslında. kendimi boşluktan aşağı bırakmışım, süzülüyormuşum gibi hissettim; bilekliğin ucundaki gümüş baykuşu gördüğümde. Bileklik o kadar tanıdık gelmişti ki sanki zorlasam bir yerden çıkaracaktım. Zorladım ama elbette çıkaramadım.
Nereye baktığımı görünce bilekliği havaya kaldırdı. Baykuş bizim gibi sallanırken karnımın kasıldığını hissettim. O kadar kötü bir histi ki… anlatamıyordum bile. Kalbim… sanki kırılmış gibiydi. Çok saçmaydı. Bu bilekliği hayatımda ilk defa görüyordum. Neden böyle bir tepki veriyordum ki?
“Güzel, değil mi?” diye sorunca sesi uzaktan geldi. Kulaklarım uğulduyordu yine. Belki de tansiyonum oynamıştı. Sonra yüzüme baktı. “Hasta mısın?” Endişesi yüzünden okunuyordu. Yerinde doğrulup yüzümü elledi, eğilip dudaklarını alnıma bastırdı. “Yorgun gözüküyorsun. Çok solgunsun.”
Başımı iki yana salladım yavaşça. Başımı salıncağın sırtına yasladım, sahiden yorgundum. “Hasta değilim. Gece doğru düzgün uyuyamadım. O yüzden kötü gözüküyor olmalıydım. Beyaz tenliydim; beyaz derken kağıt beyazı kadar beyazdan bahsediyordum. Bu yüzden hasta ya da yorgun falan olduğumda tenim şeffaflaşıyordu. Yani ne gördüğünü az çok tahmin edebiliyordum.
Parmakları uçları beremden çıkmış saçlarımda, alnımda ve sonrasında yanağımda gezindi. Gözlerimi kapatmamak için kendimi çok zor tuttum. Direnmek zorundaydım. Sıcağın sırası gelmişti, biliyordum. Benim de sabrımın sonu gelmişti.
“Yapma.” Sesimin fısıltıdan yüksek çıkmamasına sinir oldum, yine de devam ettim. “Ben artık bu oyunda yokum.”
Kafası karışmış gibi bana baktı. “Hangi oyunda?” tek kaşımı kaldırarak ona bakmayı sürdürdüm. Birkaç saniye sonra anladı. “Sıcak soğuk oyunu.” Başımla onayladım. O ise başını iki yana salladı. “Haklısın. Ben de yokum o zaman. Hem tek başıma bu oyunu oynayamam, değil mi?”
Geri çekileceğini sandım. Blöf yapmamıştım ama blöfümü görmüş gibi hissedip hüsrana uğradım. Yokum dediği an içim cız etti. Kıpırdandığında yüreğim ağzıma geldi; kalkıp gidecek sandım ama onun yerine kolunun birini havaya kaldırıp beni altına aldı. Beni kendine yasladı. “Oyun yok. Söz veriyorum.” Dudakları tekrar alnıma değdi, bu kez ateşimi kontrol etmiyor aksine ateş gibi yakıyorlardı. “Dengesiz davranmak yok. Kafam biraz karışıktı ama hislerime dinlemeye karar verdim. Sen de aynısını yapabilir misin?”
Cevap vermeden önce başımı çevirip ona baktım. Sözlerinden emin olmak için yüzünü görmem gerekiyordu. Kahverengi gözleri beklentiyle bakıyordu. Bakışları karşısında içim ısınırken başımı sallayarak “Yapabileceğimden eminim.” Dedim çünkü bu hayatta güvenebileceğim tek şey hislerimdi.