Ela, pencereden dışarı bakarak düşüncelere daldı. Bugün yine sıradan bir gün gibi görünüyordu, ama Ela için sıradan günlerin ardında gizlenen umutlar ve hayal kırıklıkları vardı.
Biriken kredi kartı borçları ve ödenmeyi bekleyen faturalar onu sürekli köşeye sıkıştırıyordu. Her sabah işe gitmek için erkenden uyanmak zorunda kalmak, Ela'nın hayallerini daha da uzaklaştırıyordu. Bu monoton ve sıkıcı hayat, her gün daha da çekilmez hale geliyordu. Ela, uyuyan sevgilisi aslana baktı, uyanmasını beklerken bir fincan kahve yaptı. Onun yanındayken bile kendini yalnız hissettiği anlar oluyordu. Aslan'i seviyordu, ama bu sevgi bile bazen hayatının sıkıcılığını ve umutsuzluğunu değiştiremiyordu.
Ela, düşüncelerinin ağırlığından sıyrılıp işe gitme vaktinin geldiğini fark etti. Aslanı nazikçe öperek uyandırmadan vedalaştı ve aceleyle evden çıktı.
Sabahın serinliği yüzüne çarparken, bir an için özgür hissetti. Ancak bu his, birkaç dakikadan uzun sürmedi. Ela, temizlik yaptığı ofise vardığında, rutinine hızlıca adapte oldu. Kulaklıklarını taktı ve müziğin onu başka bir dünyaya taşımasına izin verdi. Her zamanki gibi, masaları silerken ve yerleri süpürürken zihni sürekli hayallerle meşguldü. Müzik, monotonluğa karşı en büyük sığınağıydı. Ofiste dolaşırken, insanların çalıştığı masaları ve bilgisayarları gözlemledi. Her biri kendi işinde meşguldü, ona göre daha başarılı ve düzenli görünen bu insanlar Ela'ya daha da yalnız hissettiriyordu. Kendi hayatının sıkıcılığına ve başarısızlıklarına dair hissettiği üzüntü, içten içe daha da büyüyordu.
İşini bitirip eve dönmek üzere yola çıktı.
Eve döndükten sessiz sakin geçen bir akşamın ardından direkt kendini yatağa atıp uyumaya başladı.
Elâ, gereğinden fazla uyumuş olmalıydı. Uyandığında sabah olmuştu ve yanında aslan da uyuyordu. Aslan, gözünü açıp Elâ'ya baktı.
"İşe seni bırakmamı ister misin?"
Elâ, tam olarak anlamamıştı ama kabul etti. Aslan, onu işe bırakıp gitti. Ardından iç geçirdi ve çalışmaya devam etmenin en iyisi olduğuna karar verdi.
Bugün işleri biraz erken bitmişti ve müdürü erken çıkabileceğini söylemişti. Bu fırsatı değerlendirmeye karar verdi. Çıkıp biraz hava almak iyi gelecekti. Eve yürüyerek gitmeye karar verdi ve ofisten ayrıldı. Dışarıda serin bir rüzgar esiyordu. Elâ, yavaş adımlarla sokaklarda yürürken, düşüncelerini toparlamaya çalışıyordu. Belki de bu yürüyüş, zihnini boşaltmasına yardımcı olurdu.
Yolda yürürken yanımdan geçen biri koluma çarptı ve özür diledi. Daha ne olduğunu anlamadan gözleri karardı ve kendini yerde buldu. Kafasının içi zonkluyordu ve çevremdeki sesler giderek uzaklaşıyordu.
........................................
Gözlerimi açtığımda karanlık bir odada, elim ve kollarım bağlı halde buldum kendimi. Paniklemeye başladım ama bağırmaya cesaret edemedim. Yanımda oturmuş birini fark ettim.
"İyi misin?" diye sordu.
Başımı çevirip ona baktım, siluetini zar zor seçebiliyordum.
"Neredeyim ben? Sen kimsin?" diye sordum, sesim titriyordu.
"Şu an sorularını cevaplayamam," dedi sakince.
"Ama sana zarar vermeyeceğim, sadece sakin ol."
"Beni buraya kim getirdi? Ne istiyorsunuz benden?" diye devam ettim, artık daha da endişeliydim.
"Cevaplar yakında gelecek," dedi ve sessizlik yeniden odayı doldurdu.
Kafamın içi bir yığın soruyla doluydu. Buraya nasıl geldiğimi, neden burada olduğumu bilmiyordum. O an, bu karanlık odada yalnız olmadığımı ve başıma gelenlerin sadece bir başlangıç olduğunu hissettim.
Derken içeri iki kişi girdi: bir kadın ve bir erkek. Hiçbir şey hissetmemeye karar vermiştim o an. Ne şaşırmak istedim ne merak etmek. Sadece bakmadan dinlemek, susarak geçip gitmesini beklemek… Ama olmadı. Kadın konuşmaya başladı. Sesi odada değil, kafamın içinde yankılandı sanki. İçimden “Keşke biraz daha sessizlik olsaydı,” dedim. Ama bu, dile gelen bir serzeniş bile değil, sadece içimde gezinip duran yorgun bir düşünceydi.
"Merak ediyorsun, değil mi? Burada ne işin olduğunu, neden buraya getirildiğini..."
“Evet,” dedim. Sesim titredi, susturmak istedim ama olmadı.
Yine de gözlerimi onlardan ayırmadım. Odanın içi sessizdi, nefesler bile ağır geliyordu. Kimse konuşmuyordu. Sadece birbirlerine baktılar sanki orada ben yokmuşum gibi. Sonra adam, kızı kolundan tutup hafifçe kenara çekti. Başını eğip bir şeyler fısıldadı. Ben duymadım, ama kızın gözleri bir an bana kaydı.
"Bakın, param yok ve tehdit edebileceğiniz bir ailem de yok. Beni bırakın, kimseye hiçbir şey söylemem," dedim.
Birden bana dönüp, "Elâ," dedi.
"Adımı nereden biliyorsun?" dedim, sesim titreyerek.
"Hatırlamıyorsun" dedi adam, gözleri üzerimdeydi.
"Seni mi?"
"Tamam, seni çözeceğim ama kaçmaya çalışmayacaksın," dedi tepemdeki genç. Kafamı salladım ve ellerimi çözmesini bekledim.
Ayağa kalkıp etrafa bakındım. Pencerenin yanına yaklaştığımda, oldukça yüksek bir binada olduğumuzu fark ettim. Herkes odadan çıktı, ben de peşlerinden gittim. Geniş bir salona açılıyordu, odadaki üç kişi dışında salonda iki kişi daha vardı. Toplamda üç erkek ve iki kadın. Bu, bir kaçırılma gibi görünmüyordu.
"Benim adım Vance, Azra" diye devam etti, sarı saçlı kadını işaret ederek."Ece, Murat ve Mert," diye ekledi, köşede duran diğerlerini göstererek.
Vance derin bir nefes alıp, gözlerini yere dikti. Sonra yavaşça başını kaldırarak bana baktı.
Vance bana doğru yaklaştığında, odadaki herkes sessizce ayaklanıp dışarı çıktı. Kalbim hızla atmaya başlamıştı, terlemiş bir şekilde geriye doğru bir adım attım. "Sana anlatacaklarıma inanmazsın ama belki kendi gözünle görmelisin," dedi. Sesinde duygusal bir çırpınma vardı, anlatmak istediği şeyin ağırlığını taşıyordu.
Kaçırılmıştım ve korkmam gerektiğini düşünmeliydim ama hissettiğim şey korku değildi, heyecandı. Vance bana yaklaştıkça içimde büyüyen bir heyecan vardı. Yüzünü inceledim...
Vance yanıma yaklaşıp, "Benimle gelir misin?" diye sordu.
Beni tekrar ilk geldiğimiz odaya götürdü ve ışığı açtı. Odada bir yatak, koltuk ve televizyon vardı. Etrafta ters çevrilmiş birkaç çerçeve gördüm, yerde cam parçaları ve kan izleri vardı. Televizyona doğru yaklaştı, kumandayı alıp koltuğu işaret etti. Bir video açtı ve odadan çıktıktan sonra açmamı söyledi. Vance odadan çıktıktan sonra videoyu başlattım.
"Bir saniye, bu ben miyim? "
Video da,
"Çok üzgünüm… Böyle olsun istememiştim ama artık fark etmiyor.
Her şeyden, herkesten, en çok da kendimden yoruldum. Savaşacak bir şey kalmadı içimde. Direnmekten vazgeçtim. Artık pes ediyorum… Sessizce, içimden tükenerek."
Ne olduğunu anlayamamıştım. Boş boş ekrana bakıyordum, kelimeler zihnimde anlamsız bir karmaşaya dönüşüyordu. Bu neydi şimdi?
İçeri Vance girdi. Yüzünde derin bir acı, içe çekilmiş bir hüzün vardı. Gözleri direkt suratıma kilitlenmişti. Bir an sessizce durdu, bana baktı. Boş boş, anlamsızca ona baktığımı fark edince, yavaşça yanıma yaklaştı. Koltuğun önünde diz çöktü, ellerimi usulca tuttu. Bakışlarını gözlerime kilitleyip, sanki kelimeler yerine yalnızca o sessizliği paylaşıyordu.
"İyi misin?" diye sordu.
Yüzüne baktım ama hiçbir şey diyemedim. Sessizce eğildiğinde, bir an kendimi toparlamaya çalıştım. Ne yaptığını anlamaya çalışıyordum, ama kalbim yerinden çıkacakmış gibi çarpıyordu. O an zaman durdu sanki, ellerinin sıcaklığını hissetmekle, aklımdaki karmaşayı bastırmak arasında gidip geldim.
Hemen onu itip ayağa kalkıp uzaklaştım. "Ne yaptığını sanıyorsun?
" Ben sadece hatırladığını düşünmüştüm," dedi.
"Neyi hatırlayacakmışım? Bu ne çeşit bir oyun? Kim yaptı bu videoyu? Benim sevgilim var, 5 yıldır birlikteyiz."
"peki 5 yıldan öncesini hatırlıyor musun, o senin sevgilin falan değil sadece seni kontrol etmek için yanında olan biri" dedi.
Ağzımı açıp bir şeyler söylemeye çalıştım ama ne diyeceğimi bile bilmiyordum. Kapıyı açıp odadan çıktım, salona girdiğimde herkes birden ayaklandı, ama vance, "Bırakın gitsin," dedi.
Evin girişindeki çantamı alıp hızla evden çıktım. Asansöre doğru koştum. Hızla binadan ayrılıp koşmaya başladım, nerede olduğumu bile bilmiyordum. Telefonuma baktım, Aslan'dan 54 cevapsız arama ve 25 mesaj vardı. Hemen onu aradım, ne söylemem gerektiğini bilmiyordum, güvenmeli miydim?
Saçmalama, 5 yıldır tanıyorum onu. Birkaç sokak ilerleyip ona konum gönderdim. Köşedeki kafede oturup beklemeye başladım.
"İşten çıktığımda saat 3'ü geçiyordu, şimdi ise saat 10du. Bu kadar saat beklemiş olmalı, delirmiştir"
Kahve alıp beklemeye başladım. Bir saat sonra camdan dışarı bakarken Aslan'ın geldiğini gördüm. İçeri girdiğinde koşup boynuna atladım, ama bana doğrudan
"Herşeyi anlattı mı sana ?" diye sordu.
Bir saniye, ben ona böyle bir şey anlatmamıştım, sadece kaçırıldığımı ve kurtulduğumu söylemiştim.
Oturduğunda zihnim videodaki şeylerle dolmaya başladı. Ya doğruysa? Ya Aslan'a güvenemezsem? Birden düşüncelerimden sıyrıldım ve
"İyiyim şu an, polise gidelim lütfen," dedim.
Ben heyecanlı bir şekilde anlatırken, Aslan sürekli bana sarılmaya çalışıyordu. Onu sürekli itmeme rağmen, sonunda pes edip karşılık verdim.
Kulağımın dibinde aniden patlayan bir sesle irkildim; o kadar keskin, o kadar sarsıcıydı ki, başım zonkladı.
Bir anda kulaklarım sağır oldu, dünya sessizliğe gömüldü. İçimde çınlayan bir uğultu vardı; sanki beynimden geçip duran bir fırtına gibiydi. Görüşüm bulanıklaştı, nefes almak zorlaştı. Zaman yavaşladı, etrafımdaki her şey uzaklaştı, sadece o patlama yankılanıyordu.
"Neler oluyor ?"
Aslan birden yere yığıldı.
Birden tiz bir sesle çığlık attım ve derken silah sesleri yükselmeye başladı. Olayın şokundan hareket bile edemezken, vance içeri girdi ve bir çırpıda bana doğru koşup beni masanın altına çekti. Kafamda hala silahın patlama sesi çınlıyordu, donmuş bir şekilde Aslan'a bakıyordum.
"Ela, Ela, iyi misin? Yaralandın mı?" Vance’nin sesi beni dönüp gerçekliğe getirdi.
"Vance"
"Burdayım, yanındayım. Bir daha bırakmam seni."
"Onu sen mi öldürdün?"
"Sen mi öldürdüm? Sen mi yaptın?" diyerek bir yumruk attım ve yüzü sağa doğru savruldu. Burnu kanıyordu.
Kafeden sürüne sürüne çıkıp bizi bekleyen arabaya doğru ilerledik. Azra ve Mert orada bizi bekliyordu.
Azra, "Tamam, güvendeyiz, bir sıkıntı yok," dedi. İkisi önde, vance ve ben ise arkada oturuyorduk. Bir saat önce birkaç sokak koşarak uzaklaştığım binanın önünden hızla geçtik.
"Nereye gidiyoruz? Evi geçtiniz."
Azra, dikiz aynasından bana bakıp göz devirdi. Mert ise dayanamayıp, "Neden her şeyi anlatmıyorsunuz?" diye sordu. Küçük, en fazla 22-23 yaşlarında esmer, tatlı bir çocuktu. Belli ki bu durumdan sıkılmıştı.
Durumumun ciddiyetini kavramaya çalışıyorum ve içimde büyük bir boşluk hissediyorum. Ne yapacağımı bilemiyorum. Gözlerimi camın soğuk yüzüne yaslayıp derin bir nefes alarak sakinleşmeye çalışıyorum, ama içimdeki karmaşa dinmek bilmiyor. Gözlerimi araladığımda kendimi şehrin kalabalık merkezinde, büyük bir kütüphanenin önünde buldum. Vance hızlıca kafama bir şapka taktı, saçlarımı yüzüme doğru çekti ve beni arabadan indirdi. Ne olduğunu anlayamadan elimi sıkıca tutup kütüphaneye doğru hızla yürüdü. Gözlerim merak ve şaşkınlıkla etrafı inceliyordu.
"Burada ne işimiz var?" diye sordum aceleyle.
"Sadece bana güven" dedi ve beni asansöre doğru çekti. Asansörle bodruma indik. Kapı açılır açılmaz, vance beni boş odanın sonundaki gizli bir geçidin önüne sürükledi. Geçit, dar merdivenlerle aşağıya iniyordu.
Bir an duraksadım. "Burası neresi?" diye sordum, ama cevabı beklemeden beni aşağı çekmeye devam etti.
Merdivenlerden hızla inerken, kapı arkamızdan ağır bir gürültüyle kapandı ve kilitlendi. Vance el fenerini çıkarıp yaktı, dar ve karanlık bir tüneldeydik. Merdivenden karanlık koridoru geçtikten sonra geniş bir odaya açıldı. Azra ve diğerleri odanın çeşitli yerlerine dağıldılar. Vance, elimden tutup beni kasanın önünde şifreye yöneltti.
"Şifreyi bilmiyorum," dedim sessizce.
Vance hiçbir şey söylemedi, sadece bir kaç adım geriye çekildi. Odadaki diğerlerinin yüzlerine tek tek baktım. Hepsinin gözlerinde bir beklenti vardı.
"Gerçekten bilmiyorum," diye tekrarladım.
"Sadece dene," dedi.
Pes edip parmaklarımı tuşların üzerinde gezdirdim. Bir tuşa bastım. Devam ettim, birkaç tuşa daha bastım.. Tam son tuşa bastığımda, kasadan bir ses geldi ve kapı açıldı. Herkesin yüzünde anlamsız bir gülümseme ve mutluluk vardı. "Biliyordum," dedi gururla.
Azra bana doğru yaklaştı. O soluk, ruhsuz ve suratsız kadın gitmişti, yerine anlayamadığım bir sıcaklıkla dolu biri gelmişti. Bana doğru yaklaşıp sarıldı.
"Hoş geldin, Viper," dedi fısıldayarak.