On yedinci Bölüm

2881 Kelimeler
Yaklaşık kırk beş dakikadır helikopterdeydik. Operasyon Irak sınırındaki köylerdi. Derin nefesler alıp veriyordum sürekli. İçimdeki anlamsız hisse karışmadan sadece elimde tuttuğum silahıma bakıyordum. "Anka Timi, zorlu bir operasyon bekliyor bizi biliyorsunuz." Asil Yüzbaşı'nın sesini duymamla kendime geldim. "Öncelikle Hakkari'deki karargahta iki-üç saat kadar dinleneceğiz, ardından operasyon için yola çıkacağız. Anlaşıldı mı?" "Anlaşıldı Komutanım." dedik hep bir ağızdan. "Dikkatli, zekice davranın. Böyle dalgın olursanız kuş gibi avlanırsınız." dedi son cümlesini, gözlerime bakarak. En son Deniz ile de vedalaşmıştım, peki o zaman nedendi bu kalbimdeki ağrılar? ? Deniz'den, Şırnak. Maral ile kavgamızın üstünden iki gün geçmişti sadece. Fakat bu geçen iki güncük, iki asır gibi geçiyordu. Bugün sabaha karşı operasyona gidecekti. Hatta hemen hemen bir saat sonra yola çıkması lazımdı. Uyku tutmamıştı, geceden beri. Sevdiklerine veda etmek için askeriyeye giden insanları penceremden görebiliyordum. Koşa koşa iki elim kanda olsa Maral'a yine giderdim. Gitmeyi çok isterken, bu isteğime karşı gelen ne idi? Samet'ten duymuştum, zorlu bir operasyonmuş. Belki bu son vedalarıymış. Gidişleri gibi dönüşleri olmayabilirmiş... Ona gitsem beni kabul eder mi tekrardan? Pencereden bakarken söylediklerimin zehirli bir sarmaşık gibi kalplerimizi sardığını anladım. İki gün onu sadece bir iki kere görmüştüm, özledim. Bana annem gibi davranmasını, mutfağı dağıttığım zaman kızmasını, sımsıcak sarılmasını, ben onu özlemiştim. Evden gitmeyi karar verdiği an özlemiştim ben onu. Yanımda bile olsa özlüyordum, şimdi ise çok uzaklara gidecekti. Nasıl bir hasretti bu? Bu sonu ben yazmıştım, ona olmayacak söylemlerde bulunarak bizi öldürmüştüm. Hakim olamadım kendime, Karan'ı o kadar severken Cihangir'e yakın davranmasını kaldıramamıştım. Resmen Karan ölünce Maral tümden hayata küsmesini istemiştim! Ama ne yapabilirdim ki? O herif Maral'a yakın oldukça Karan'a ihanet etmiş olacaktı. Karan benim abim gibi, onun yeri hep ayrıydı. Onu çok sevdiğimden mi üzmüştüm Maral'ı. Hayır, hayır Karan benden bunu istemezdi ki. Ondan bir özür bile dilememiştim. Dediklerim, yaptıklarım, bizi bizden ayırmasına yetmişti bile. Onu kendime çekip sarılsam sımsıkı her şey düzelir mi? Peki bu davranışlarımın bir nedeni var mıydı? Evet vardı. Olmaması gerekse de vardı. Bugün Aralık'ın altısı. Eflin'imin sessizce melek olup gökyüzüne gittiği gün... Zihnimin, fikrimin işlevini yitirdiği gün. Kendimi unutmuştum o gün, nasıl iyi olabilirim? ? 6 Aralık, 1999. İstanbul, Yazarın anlatımıyla. "Anne! Anneeee!" diyerek kalktı küçük Deniz, yatağından Öğlen uykusundan yeni uyanmıştı beş yaşına basacak olan Deniz. Dolabının kapağındaki yapışık olan aynaya baktı küçük Deniz. "Bugün de çok güselim. Eflin'e gitmeliyim!" dedi heyecanlı bir ses ile. Hemen kuzulu pijamalarını çıkarıp arkadaşı Eflin'e gidecekti. Pijamalarını güzelce çıkardıktan zıbını ile kaldı Deniz. Daha sonra dolabını açıp dolabın karşısında kafasını kaldırıp kıyafetlerine baktı. Arada bir bedenini sallayarak da tatlı görünmeyi ihmal etmedi. "Neyede ki?" Tekrar elâ gözleriyle baktıktan sonra kıyafetlerini bulunca ellerini çırpıştırarak "Yaşasın!" dedi sevinçle. Kıyafetlerini aldı. Mavi pantolonunu ve beyaz tişörtünü giydi. Hava soğuk olduğundan bir de kırmızı süveterini giydi. Minik ayaklarına çoraplarını da ekleyince aynadan kendisini süzdü. "Eflin de kıymızı elbise giyeyse çok uyumlu oluyuz." "Of ya! Saçlayım uzamış yine! Dik duymuyoy!" Deniz yatağının yanındaki sehpadan tarağını alıp güzelce taradı saçlarını. "Maşallah bana." Tarağı sehpaya geri koymaya gitti. Sehpanın yanına varınca tarağını minik elleriyle koydu. "Bugün çok güsel bir gün olacak, hissediyoyum. Peydeyi açayım da odam yenklensin." diyerek düşündü küçük aklı ile. Perdeyi yatağına çıkıp açtıktan sonra karşıki evde bir kalabalığın olduğunu gördü. O ev Eflin'lerin eviydi, neden böyle kalabalık olmuştu ki? Küçük Deniz, küçük boncuk gözlerini büyüterek daha dikkatli bakmaya çalıştı. Bu kalabalığı daha önce bulamamıştı ki. Kendince düşündü. Belki Eflin parti veriyordu evde? Bu güzel düşünceyi aklından eksik etmeyerek yatağının baş ucuna koyduğu kırmızı tokayı oradan aldı. Bugün en sevdiği arkadaşı, Eflin hastaneden dönecekti. "Eflin bunu çok beğenecek." Parmak uçlarına kalkarak kapıyı açtı zorlukla. "İşte buu!" kapıyı açtıktan sonra tahta merdivenden inmeden önce annesine bir kez daha seslendi. "Anneeee!" fakat küçük Deniz'e seslenen yoktu. Heyecanla merdivenlerden indi, Eflin'in partisine yetişmek istiyordu. Alt kata indiğinde önce minik adımları ile mutfağa baktı. Fakat hiç kimseyi göremedi. Daha sonra oturma odasına gitti. "Babaa!" diye seslendi fakat yine duyan yoktu. Belki Eflin'in partisine yardım etmeye gitmişlerdir diye düşündü. Ayakkabılıkta duran terliklerini aldı, küçük ayaklarından birer birer geçirdi. Kapıyı yine parmak uçlarına binerek açtı. Artık Eflin'e gidebilirdi! Yaklaşık yirmi- otuz adım uzunluğunda olan taşlı yolu aşınca Eflin'in evine varmıştı. Dış kapının önünde duran birkaç adam vardı. Hepsi meyus yüzlerle duvara dayanmış sessizce bekliyorlardı. Bir tanesinin yanına yaklaştı. "Eflin'in paytisi vaymış abi, sen neden üsgünsün?" diye masumca sordu. Adam elini kaldırıp bacağının neredeyse yarısına gelen küçük Deniz'in kumral saçlarını okşadı. Fakat bir şey söylemedi. "Mağaradan gelmiş bu!" dedi kızarak. Adam buruk bir tebessüm etti. "Hadi git küçüğüm." "Gitmeyi biliyoyum heyhalde!" minik kaşlarını çatarak kapıyı tık tıkladı. Adını bilmediği bir teyze açtı kapıyı. Bugün Kavin Ailesi'nin evini dört bir yandan büyük bir matem bulutları sarmıştı. Teyze gözündeki yaşları, elindeki buruşuk peçete ile sildi. "Şeyy... Ben anneme bakmaya gelmiştim." "Geç bakalım." dedi teyze. Deniz terliklerini çıkarıp ayakkabılığa koyarak oturma odasına geçti. Fakat bu gördüğü kalabalık, hiç olmadığı kadar viraneye çevirmişti etrafı. Koltukları, ağlayan kadınlar tarafından doldurulmuştu. Mutfakta helva yapan birkaç abla, oturma odasında ise yaşı ileri teyzeler elindeki cüzlerle Yasin okuyordu. Antreyi, üst kattaki salonu erkekler kaplıyordu. Oturma odasında gözlerini gezdirirken küçük yüreğine hançer gibi bir acı saplandı. Annesinin duvara yaşlanmış, ağlarken görünce bir koşu gidip annesinin yanına vardı. "Anne, neden ağlıyosun? Eflin neyede? Müzik yok mu paytisi vaydı onun." Deniz, annesinin giydiği uzun eteğe sarıldı. "Biy şey demeyecek misin anne?" Annesi bir şey söylemek yerine sadece başına taktığı şal ile gözündeki yaşları siliyordu. "Eflin neyede anne? Odasındadıy o dimi?" annesini bırakıp o müthiş kalabalığın arasından merdivenleri binbir zorlukla çıktı ve Eflin'in odasına girdi. Odasında Eflin'in düzenli bir şekilde bırakılmış pembe odasını gördü. Bir de Hakan Abisini... Hakan Bey'i, kızının sarı saçlarının mis papatya kokusu sinmiş olan yastığına sarılırken gördü Deniz. Eflin'in melek oluşu, Hakan'ın ruhunu keskin bir bıçak gibi kesmişti. En derinlerde bir yara izi bırakan bu bıçak, herkesi dört bir yana savurmuştu deli rüzgar gibi. Her gün, her saat, her dakika, her an kanayacak bu kabuk bağlamaz yarasıyla bir hiçliğe çoktan karışmıştı Hakan. Yaşamını kaybetmişti o, bu dakikadan sonra onun için yaşamanın anlamı var mıydı? Canının canını kaybeden bir adam vardı, Hakan'ın yerine. Sarı kıvırcık saçları, kahve boncuk gözleri, bir gülümsemesi ile simsiyah hayatları beyaza çeviren kızını kaybetmişti. Ölüm hiç bu kadar acımasız olmamıştı. Kızının o cennet kokusu hiç gitmesin diye doyasıya içine çekiyordu Hakan. Artık buradan gidemezdi, onun yuvası Eflin'in kokusuydu... Deniz; Hakan Bey'e anlamsız, meraklı gözlerle bakıyordu. Hakan ise Deniz'in geldiğinden bir haberdi. Hakan kafasını yastıktan çekip kapıdan bakan küçük Deniz'e döndürdü. "Kapıyı örter misin Deniz? Kokusu uçup gitmesin uzaklara, hem o üşüyor soğukta. Ört de üşümesin Eflin." dedi mırıldanarak. Toprak altına gireceksin Eflin, soğuktan korkarsın sen. Söyle küçüğüm, üşüyor musun? Deniz ise Hakan'a bakarak "Ama Eflin buyada değil ki." hiçbir şeyin farkında olmayan Deniz sadece kocaman gözleri ile bakıyordu Hakan Abi'sine. Hakan buruk bir tebessüm ile baktı Deniz'e. Başını hayır anlamında iki yana salladı. "Hayır, görmüyorsun onu. Şu an yanımda, başını kalbime yasladı. Uyuyor, şşşt. Sessiz ol da uyandırma." Deniz yaslandığı kapıyı küçük elleri ile örttü. "Neyede uyuyo?" diyerek Hakan'ın yanına geldi. "Buyada yok ki!" dedi büyük bir hayal kırıklığı ile. "Hastaneden hani gelecekti?! Şimdi yok işte Eflin!" Hakan, Deniz'in küçük elinden tutarak sol yanına, kalbine, yasladı. Gözyaşlarının ardından gülümsemesini bozmadan "Artık kalbimde nefes alıyor. Kalbime bir salıncak kurmuş Deniz, sallanıyor gülümsüyor. Ama kimse görmüyor, duymuyor gülüşlerini." Deniz, bal rengi dudaklarını büzdü. Gülen yüzünün yerine, bir çift dolan göz ve meyus yüz kaplamıştı. Fakat yine de bir mahal bulamadı bu ağlayışlara. O sadece bir daha dönmeyecek olan Eflin'i bekliyordu. "O zaman ben de duyabiliyim. Çünkü o benim kalbim." dedi Deniz kocaman gülümseyerek. Hakan, Deniz'in bu hâline gülümsedi. O sırada kapıyı bir kez tıklatıp açan Hayriye Hanım geldi. Çekinerek kapının oradan Deniz'e baktı. "Deniz gel oğlum." diyerek Deniz'in yanına vardı kucağına aldı bir çırpıda. "Kusuruna bakma Hakan Ağabey, Deniz işte." deyip kapının oraya gitti. "Sızlayan yüreğime deva oluyor. Sorun yok." dedi Hakan ise. Hayriye, gülümseyip Deniz ile beraber odadan çıktı. Deniz başını, annesinin göğsüne yasladı. "Anne, Eflin neyede? Heykes neden ağlıyoy?" Hayriye merdivenlerden inerken oğluna doğruları söylemeyi düşündü. Daha sonra söylerse daha kötü olabilirdi. "Deniz, Eflin ile beraber seçtiğiniz bir yıldız var ya... Geceleri kendini parıldayarak belli eden." "Evet biliyoyum! Eflin gibi çok güsel biy yıldız!" "İşte o yıldızın yanına gitti Eflin. Her gece o yıldıza bakarsan Eflin'i görebilirsin." Deniz, heyecanlanarak sordu. "Biy daha gelmeyecek mi?" Hayriye, gözyaşlarını tekrardan silerek "Hayır." Deniz beklemediği bir cevapla derin bir suskunluğa gömüldü. Eflin yakalandığı melek hastalığı yüzünden mi yıldıza gitmişti? O da melek hastalığına yakalanırsa Eflin'e ulaşmış olur muydu? Hayriye Hanım, oğlunu sımsıcak içine çekerken içeri geçti. Koltuğa oturdu, okunan sureleri dinlemeye koyuldu. Gülden Hanım, ruhundan bir parçasını, papatya kokulu kızını kaybetmişti. Ruhu sızım sızım sızlarken olanların bir kâbus olmasını diliyordu. Ömründe ışıldayan bir ışıltı idi Eflin. Daha sabah öpüp sevdiği kızı yoktu artık. Gözyaşları sıcak bir şekilde teninden akıp bedenine giderken kendinden geçmişti. Ona ne kadar canım varsa vereyim, yeter ki gelsin başucuma diyerek geçiriyordu içinden. Daha kızına doyamamışken neyin vedası bu idi? Küçüktü o, ölüm bu kadar küçükleri neden çok seviyordu? Belki bu vedaların tesellisi olmazdı ama onun da kendini avutmaya çalışan bir tesellisi vardı; Dünyadan bir melek doğmuş, melek olarak göçmüştü. Deniz, annesinin göğsünde yasladığı başını kaldırıp karşı koltuktaki hem ruhu hem bedeni ağlayan Gülden'e doğru ilerledi. Avucuna koyduğu kırmızı tokayı Gülden'in eline verdi. "Eflin'in hediyesi bu. Eğer o yıldız olmasaydı veyicektim ona." Gülden, duyuramadığı hıçkırıklar arasından usulca "Eflin, seni çok seviyor Deniz." dedi. Deniz, gözyaşlarının arasından gülümseyip geri annesine döndü. Başını önceki yasladığı gibi yasladı. Okunan Yasinlere eşlik eden gözyaşları o gün kaç saat aktı da annesinin kazağını ıslattı orası meçhuldü. Son nefeslerini verirken canı acımamıştı Eflin'in. Kanser değildi, melek olan Eflin'di bu savaşın galibi. Fakat bu bilinmezlikler arasında sıkışan tek bir doğru vardı. Bugün Aralık'ın altısı idi, Unutulan gözyaşları değil, gülüşler oldu bu günden sonra. Bugün bu evden bir ses silindi, tüm kulakları cıvıl cıvıl dolduran bir ses. Hayatlardaki tek renk olan Eflin de siyahlara karıştı. O gün hem Gülden'in hem de Hakan'ın canı öldü. Canının gidişi ile her şeyleri de veda etti bu şehre. Sessizce, gülümseyerek gitti dünyadan Eflin. Gidişi suskun olsa da o yine kalplerde sesini duyuracaktı. ? Günümüz, Deniz'in anlatımıyla. Yüreğime saplanan acı ile irkildim tekrardan. Refleks olarak elimi kalbime koydum. Eflin'i ne zaman ansam kalbime, ruhuma bir acı saplanıyordu işte. Maral'ın ruhuna hançeri sapladığım gibi... Ben pislik herifin tekiydim işte! O gün ne Eflin'e gitme diyebildim ne de Maral'a iki gün önce. Yaptığım hatalarla iğrenç biriydim artık! Kendimi affedemezdim bu saatten sonra. İki gündür, ağzıma tek bir lokma dahi sürmemiştim. Maral evin her şeyi hâle gelmişken onsuz nasıl yaşanırdı? Bu kadar verdiğim zararlar arasında belki Maral'a son kez bir yararım olabilirdi. Onunla vedalaşmak. Kolumdaki saate baktığımda az bir vaktim kalmıştı. Oraya ya yetişecektim, ya yetişecektim! Kaçırmaya hiç niyetim yoktu! Acele ile oturduğum pencere önünden kalkıp altımdaki eşofmana takılmadan üstüme kabanımı giyip askılıktan arabanın ve evin anahtarını çekip aldım. Kapıyı hızla açtığım gibi hızla da örttüm. Sonic hızında merdivenleri inip hızlıca binanın önüne park ettiğim arabaya bindim. Askeriyeye yakındı lojman, 10 dakikalık mesafeyi beş dakikada gidersem Maral'ı son bir umut görebilirdim! Allah'ım ne olur, bir şansım olsun. ? Dediğim gibi de olmuştu. Beş dakikada askeriyeye varmış, arabayı rastgele park etmiştim bir yere. Biliyorum, doğru Bir hareket değil. Ama işin sonunda Maral varsa tüm yanlışlar bana doğru gözükürdü. O benim ablam, annem, kardeşim, her şeyimdi. Ona kavuşmak bu kadar yakınken kendimi ondan uzaklaştıramazdım. Kalbimde bir çocuk var, umudu ona nefes olmuş. Askeriyeye vardığımda kimliğimi gösterip helikopter pistinin oraya vardım. Gitmek üzerelerdi! "MARAL!" diyerek bağırdım zaman ona doğru koşmaya başladım. Onun başını çevirip bana dönmesiyle koşması bir olmuştu. Ve bedenlerimiz vuslata erince içimden sayısızca şükürler ettim. Onun güzel barut kokusu burnuma ilişince rahat nefes bir nefes verdim. Sanki kavuşmamız itibariyle dilim lâl olmuş, bir şey diyemiyorum. Onu hiç bırakmayacak gibi sarıldım. Yeniden doğmuş gibi bağlandım. Gece boyunca sızlayan, kan ağlayan ruhumla kalbim derin nefesler veriyordu artık. Onun gidişi ile solan çiçek bahçem, vuslatımızla tekrar açmıştı. "Hiç..." dedi o güzel sesiyle. Soluklanıyordu, çok heyecanlanmıştı. "Hiç gelmeyeceksin sandım Deniz'im." binbir zorlukla devamını getirdi cümlesinin. Evden çıktığın andan itibaren sana gelmek istedim Maral'ım. Kalbim, sana kavuşmanın hasreti ile yanıp tutuşuyor. Hiçbir su dindiremiyor. Gözyaşlarım onu bırakmak istemezcesine akıyordu. Onun güzel bedenine yakışan, gururla taşıdığı kamuflajını ıslatıyordu gözyaşlarım. "Özür dilerim Maral. Ben senden çok özür dilerim. Seni, kalbini yangına koyduğum için özür dilerim. Affet beni her şeyde, herkesten." "Seni..." gitme Maral. Geri gelmeyeceksin, hissediyorum. Gitme. "Seni çok sevdiğimi unutma Deniz." her bir tanem senin ismini sayıklarken gitme Maral. Bir gidiş olmasın bu, yanımda kal. Sadece ikimizin olduğu bir yere gidelim Maral, sonsuz olalım. Onun iki dudağının arasından çıkan her bir harf, ruhumun alevini dindiriyordu. Ah, keşke duysan kalbimdeki çocuğun şarkılarını. Dilim tutuldu dedim ya, hiçbir şey diyemiyorum. Sadece ona her bir geçen andan daha sıkı sarılıyorum. Böyle ayrılmasak olmaz mı? Bir an için yanımda olsan, başını dizlerime yaslasan. Dileklerim olsun yeter ki, ben bir anı bin yıl yapmaya hazırım. Firak vaktimizin habercisi o emir gelince ayrılmak farz kesilmişti. Bir daha ne zaman görürüm bilemem ama bir ömür bekleyeceğim kesindi. O kesin emir veren ses kulaklarımıza mahkum olmuştu. "Tim helikopter bin!" ayrılıklar, vedalar haram olsa keşke. Ayrılırken gözlerimin içine öyle güzel baktı ki, sonsuz olmayı diledik ikimiz de o an. Giderken yüzümün içine 'Gidişim ansız, gelişim belli değil.' der gibi baktı. Yüzüne buruk bir tebessüm kondurup ardından helikoptere bindi. Dağların Kadını, orada kendine iyi bak olur mu? ? Birkaç Saat Sonra, Deniz'den. Özlem, en doruklarına kadar kendini belli etmişti şimdiden. Henüz birkaç saat geçmişti, öğlene geliyordu saat fakat içim içimi de yemiyor değildi. Şu an masa başında soru çözmeye çalışıyordum. Kitap bana bakıyor, ben kitaba bakıyorum. En sonunda beni çözen soru oluyordu. Kafam Mabel Matiz'in kliplerinden hallice. Savcılık sınavlarım vardı yaklaşık iki hafta sonra. Tüm bir senedir, hatta iki seneye yaklaşık çalışıyorum. İşte savcı olacakken yanlışıkla avukat olmuşum. Nasıl olduğu konusunda benim de fikrim yok. Aklım; Karan, Eflin, Maral ve Asil dörtlüsü arasında volta atıyordu. Hal böyle iken soru çözecek beyin kalmıyordu bana. Tüm öğrencilik hayatımda çalışanın elması kızarır felsefesine inanarak çalışıyordum. Aklıma yine Maral'ın çalışmadan yüksek notlar aldığı geldi. Sinir şey! Büyüyünce bu felsefe çürüyor. Denedim. Yani ben de öyle oldu. Öyle işte, beş dakika çalışsam bir saat telefon molası veriyorum. Sims 4 yükledim bir de telefona. Bilgisayardaki paralıydı fakir ruhum olduğu aklıma geldiği için mobil halini indirdim. Avukatsın biliyorsun değil mi? Sims evimde ben ve Maral yaşıyordu. Karan'ı oyuna getirmek için üçüncü kişiyi açmam gerekiyor, onun için çabalıyorum şu aralar. "Of yine çok çalıştım, sıkıldım." deyip telefonu masadan alıp bacaklarımı masaya diktim. Sims'e girince öncelikle yaptığım etkinliğin bittiği fark ettim. Onu tamamlayıp ödüllerimi aldım, daha sonra canım sıkıldığından avatarımın kıyafetini değiştirmeye karar verdim. Gömleğini seçiyorken tam o sırada telefonun titrediğini sonra da birisinin aradığını fark ettim. Valla Maral arıyordu! Yemin olsun! Telefonu yanıtlama tuşuna basarak heyecanla kulağıma götürdüm. "Maral sensin değil mi?!" Kısık sesle konuşmaya başladı. "Evet benim Deniz, sakin ol." "Oh korktum başına bir iş geldi mi diye. E naber nasıl gidiyor?" "E ne olsun Deniz, öyle işte. Az sonra operasyon için yola çıkacağız öyle yani. Dağda it avlıyorum, eve getireyim mi?" sonlara doğru alaylı çıkan sesine gülümseyerek eşlik ettim. "Sen gel de yeter. Bu arada o yanında mı?" Deniz'in Asil'e olan düşmanlığı, benim de çiğköfteye olan aşkım bitmez. "O kim Deniz?" "O işte Maral." dedim mırıldanarak. Kızacaktı yine biliyorum ama ben de o komutana kıl olmuştum. "Açık açık söyle şunu dellendirme beni! Uyuyamadım zaten..." "Of Maral, bir kerede anlasan çok güzel olacak ama neyse. Cihangir miydi Cihan mıydı o komutan var ya..." şu an Maral kaşlarını çatıyor, muhtemelen değil hatta kesinlikle nasıl kırmadan bana kızarım diye düşünüyordu. "Yine mi aynı konu Deniz? Aman ya vallahi sıkıldım." sıkıldığını ses tonundaki bitkinlikten anlayabiliyorum. "Ya öylesine sordum işte." "He, yanımda vereyim mi? Sana selam söylüyor." demesiyle yüzüm değişik bir hâl almıştı. Bana selam mı söylüyordu?! "Ne?! Saçmalama Maral kapat hadi, aramadım say." dediğimde telefonu kapatacak iken Maral'ın kahkahasını duydum. "Dur dur Deniz, kapatma. Şaka yaptım o yok burada. Ben kadın subayların konakladığı yerdeyim. Hani Asil Komutan erkek ya." Of! Canım kendim bebeğim, neden bu kadar salaktım?! "Oh iyi iyi. E sen nasıl telefona bakabiliyorsun?" rezil olduğum için konuyu değiştirmeye odaklıydım. "Bu konuyu unuttum sanma Deniz, eve sağ salim dönersem inşallah enine boyuna konuşacağız daha seni affetmiş sayılmam bu bir. Ayrıca konakladığımız saatlerde telefona bakabiliyoruz bu iki. Yüksek sesle konuşma, altta yatan subaylar uyuyor rahatsız olurlar bu da üç. Bu üç kuralı aklından çıkarma emi canım arkadaşım?" uyarıcı sesiyle evde beni pataklayacağını biliyorum, canıma susamamıştım henüz. Bu yüzden sustum. "Söz bebişim, asla çıkarmam aklımdan. Operasyon tahmini ne zaman biter? Çabuk gel özledim." "Daha gideli yeni oldu bismillah. Her an gelebilirim Deniz." dedi şaşkınlıkla. Ah Maralcığım, barut kokan bestiem. Sen yanımda bana kızarken bile özlüyordum seni. "Sen özlemedin mi beni?" küçük masum çocuk edasıyla sorduğum sorunun onu yumuşatacağını umuyorum. "Hayır." demesiyle tüm hayallerim suya düşmüştü. "Yani Deniz mantık olarak özlemem için zaman geçmesi lazım ki, duygunun adı özlem olsun." diyerek de devamını getirdi. Cevap vermedim sesine, bari insan sevgiye karşılık olarak özledim derdi. Nerede Maral'da böyle sevgi pıtırcıkları? Karan'a bile aynıydı bu... "Şaka yaptım kız ağlama." dese de inanmadım. Dolan gözlerimden yaşlar telefona aktı akacaktı. Ay abartma Deniz. Yo, abartmıyorum. Ama telefon ıslanırdı, daha taksidi bitmeden bozulamazdı. Bu yüzden yaşlarımı sildim. "İnanmadım Maral." "İnan inan." "Yiaa özledin mi gerçekten şapşik?!" "Özledik az uz canım. Neyse Deniz kapatmam lazım, koğuşu uyandıracağım şimdi. Eğitimden sonra operasyon için hazırlanacağız. Kendine dikkat et, hakkını helal et. Benim de helal olsun. Her neyse çok acil saat geçiyor, görüşürüz!" dedi acele ile. Bu uzun cümleyi bitirmesi sadece bir iki saniye aldı. "Ne hakkı Mara-" demeye kalmadan telefon kapandı. Orada kendine dikkat et olur mu Üsteğmenim?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE