on sekiz

1455 Kelimeler
On üç yaş. Aramızda tam tamına on üç yaş var. Bir, değil. İki, değil. Üç, değil. On üç yaş. Dakikalar önce yerden aldığım küçük odun parçasını biraz daha esnetirken dalgın bir ifadeyle az ilerimdeki okula yani fakülteye bakıyordum. Geçtiğimiz günlerde dile kolay ama aklın alması zor bir durumu kavramıştım. Ameliyatlardaki en yüksek istatistiğe sahip hocalarımızdan biri, ki bu Behzat hoca oluyordu, benden hoşlanıyordu. Belki de böyle gitseydi birkaç seneye "Dünya'nın En İyi Beyin ve Sinir Cerrahları," listesinde onun da adı olacaktı ama o bana karşı duygular beslemeyi tercih etmişti. "Elleri titriyor Hera," dedim, kendi kendime, "Ara vermesinin seninle ne alakası var? Açıkçası seni sevmeye çokta istekli değildir. Onun yerinde olsan sen seni sever miydin? Otuz beş yaşında operatör bir doktor olsan namının yayıldığı bir dönemde gidip kendinden on üç yaş küçük birini, ki bu aynı zamanda öğrencin olacak, sever miydin?" Cevap belliydi, sevmezdim. Odun parçasını usulca esnetmeyi bırakıp masaya koydum ve sırtımı çardağın çitlerine yasladım. Oturduğum yerde kaybolmak istercesine kaydım da kaydım. Sonunda başım çitlerdeyken durdum çünkü daha çok kayarsam yeri boylayabilirdim. Artık dışarıdan gören biri bile kesinlikle "Hera burada." diyemezdi. Hatta "Biri var orada." bile diyemezdi. Görünmediğime emindim. Çardağın tavanına odaklanıp kafamı bütün düşüncelerden arındırmaya çalıştım. Şu an tek düşünmem gereken şey girmediğim Dahiliye dersiydi. Gerçi girsem bile kafam almıyordu ki. Sürekli cumartesi gününü düşünüyordum. Sahi bana ne olmuştu o gün öyle? Alt tarafı haddinden fazla yakınlaşmıştık. Sırtım gövdesine yaslıydı, kollarındaydım ve nefesi kulağıma çarpıyordu. Üstelik bir sesi vardı, o konuşurken her dediğini erotik cümle sanmamak için kendimi zor tutuyordum. "Bunların hepsinin nedeni belli," diye sızlandım. "Adam Behzat Zorlu, elbette bana o kadar yaklaşırsa ona karşılık vermek isterim." Mesela evine gittiğim ilk gecede göğsüme dokunduğunda etkilenmiştim çünkü o Behzat Zorlu'ydu. O ellerin dokunduğu diğer şeyleri düşününce bana dokunma zahmetine bile girmesi beni tabii ki etkilerdi. Bu konuda kendimi suçlamaya son vermeliydim. "Yaşının bir önemi yok," dikleşip arkamı çitlere yasladım. "İnkar etmeye de gerek yok. Ayberk'in dediği gibi başarılı ve zengin adamlar genç sevgiliyi hak eder. O Behzat Zorlu, genç bir sevgiliyi hak-" "Burada ne konuşuyorsun tek başına?" Arkamdan gelen sesle gözlerim kocaman açıldı. "Umarım yanlış duyuyorumdur bu o değildir, umarım bana dememiştir, umarım söylediklerimi duymamıştır," diye içimden tekrar ettiğim sırada sakin kalmaya çalıştım. İçimden üçten geri sayarak arkama döndüm ve çardağın başında dikilen Behzat hocayı gördüm. "Asıl siz burada ne yapıyorsunuz?" evet, bu soruyu sorma gafletinde bulunduğum doğrudur ama doğruyu söylemek gerekirse bu an için en iyi kaçış yolu saldırıydı. "Bildiğim kadarıyla izne ayrıldınız. Evde kalıp dinlenmeniz gerekmez mi?" "Sen beni mi sorguluyorsun Hera?" Heybetli bedenini baştan aşağı süzdüm. Derslerde genelde ciddi gözükmek için gömlekten aşağısını giyinmezdi ama şu an üzerinde tişört vardı. Kol kaslarını bir hayli ortaya çıkaracak ve damarlarını göz önüne serecek cinstendi. Oralar hoşuma gidince bir an için bütün ilgim pantolonun gerisinde kalan kasık bölgesinde yoğunlaştı. Ama ne yaptığımı fark eder etmez hızla bakışlarımı yüzüne çıkardım ve "Ne haddime?" diye saçmaladım. "Siz benim hocamsınız, sizi sorgulamak benim ne haddime?" Az önce gözümün oraya yanlışlıkla çarptığını düşünüyor olacak ki sadece samimiyetimi sorgular cinsten gözlerini kıstı. Neden bilmiyorum ama tam şu an onun da beni incelemesini istedim. Evet, kesinlikle üstümdeki elbise incelenmeye değerdi. "Ne işler karıştırıyorsun?" anlamadığım için boş boş yüzüne baktım. O "Normalde 'Siz beni mi sorguluyorsunuz hocam?' diye bir cevap verip benimle tartışman gerekirdi." derken ben oturduğum yerde yavaş yavaş ona doğru yaklaşıyordum. Önüne geldiğim gibi durdum. O üstten bana bakıyordu ben alttan ona. Gelişimin mantıklı bir nedeni olsun diye kafamın içinde bin tane yalanın arasından en doğrusunu aradığım esnada öncesinde şöyle nahif bir yalan döküldü dudaklarımdan: "Ben hep uysal bir öğrencinizdim." Dudakları kıvrıldı, gülmemeye çalışırken eğilip "Sen mi uysaldın?" diye sordu. Bir süre başımı sallamakla sallamamak arasında gidip geldim ama bu tereddütümün tek nedeni elbiseme bakmasını istememden kaynaklanıyordu. Eğer şimdi bakarsa sonrasında ne kadar saçmaladığımın önemi kalmazdı. Ancak o inatla yüzümden aşağısına bakmıyordu. Halbuki ona horoz getirdiğim gece bile ruhen daha uzak olmamıza rağmen göğsümün tomurcuğunu tutup sıkmıştı. O anları hatırlayınca bacaklarımı hafifçe birbirine bastırdım. "Tabii ara sıra taşkınlıklarım oluyordu," dedim, masada kalan çantamı uzanıp alırken, "Ama bu demek değildir ki genel anlamda sıkıntılı bir öğrencinizdim." Çantamdan telefonumu çıkardım ve parmak izimi okutarak galeriye girdim. Babamla çekildiğim onca fotoğrafı geçmeye çalıştığım vakitlerde beni izlediğini hissediyordum. İki hafta önceki komitede çıkan yapamadığım bir soruyu bulup açtım. Telefonumu sevgili hocama doğru çevirip "Burada tek başıma oturmuş bu soruyu nasıl yapamadığımı düşünüyordum." dedim. Telefonumu elimden aldı. Yapamadığım soruda bakışlarını gezdirmeye başladığında çitaya kollarımı sarıp onu seyretmeye koyuldum. Vücutlarımız birbirine doğru dönüktü zira ben bacaklarımı kıvırıp oturduğum yere çıkarmıştım. Babam öğretmenimle tam olarak şu şekilde konuştuğumu görse beni kınardı. O öğretmenimin benden hoşlandığını bilse ikimizi birden kınardı. Benim de ona karşılık vermeye başladığımı öğrense işimiz oldukça zorlaşırdı. Birinci önceliğim kendim ve ne istediğim olduğu için babamı umursamamaya çalıştım. Henüz duygularımı keşfetmeye aşamasındaydım. Sonuçta basit bir hayranlığa bağlı tahrik olma durumu da söz konusu olabilirdi. "Bu soru," bakışlarını bana çevirirken dikkati anlık göğüslerime kaydı. Utanıp başka yöne döner sandım ama sandığımın aksine göğüslerimden sonra bulunduğum pozisyonu inceledi. Birkaç gece önceki dokunuşuna güvenerek kirpiklerimin altından ona bakmayı sürdürdüğümde nihayet eğildi. Gelişigüzel davranışlar sergilesem de dönüp fakülte binasını kontrol ettim. Binanın arka tarafında olduğumuz için ne bahçede ne camlarda kimsecikler yoktu. Öğrenciler burayı buluşma noktası olarak belirlemedikleri sürece kütüphanede takılırlardı. Orada klima vardı. Yine de buna çok güvenmiyordum çünkü dört yüz öğrencinin bulunduğu bir fakülteden söz ediyorduk. Her an biri bir yerden çıkabilirdi. "Beşinci sınıflar için zor." yanağıma çarpan nefesiyle ufaktan dudaklarımı yalayarak ona döndüm. "Biriniz bile Neslihan hocanıza karşı çıkamadınız mı?" inatla soruyu kastetmeye devam edince el mahkum başımı onaylamaz anlamda sallayarak yanıtladım onu, sonra dayanamayıp "Ben hocalarıma karşı çıkmıyorum." dedim. "Ne zamandır?" Telefonumun güç tuşuna basıp onu bana uzattığında aldım. "Uzun zamandır," dememle "Hera yalnızca iki gün önce evimden gitmeni söylediğimde kalmak için direttin." diye söz girdi. "Bu karşı çıkmak değil mi?" Telefonumu arkamda kalan masama bırakırken olumsuz mırıltılar çıkarıyordum. İşim bittiğinde önüme dönüp eski pozisyonuma geldim. Hala dibimde olması bacaklarımı biraz daha birbirine bastırmama neden oldu. "Gözleriniz 'kal' der gibiydi." kelimeleri öyle yan anlamlarıyla kullanıyordum ki muhtemelen şu an eli titrediği için yardıma ihtiyacı olduğundan bahsettiğimi sanıyordu. Sanki benden yardım istemiş gibi sözler söylememle -ki kesinlikle bahsettiğim bu değildi- kaşları çatıldı. "Gözlerimin öyle bir şey söylediği yok." "Diyor gibi be hocam." "Hera," diye bastıra bastıra konuştuktan sonra bir müddet gözlerime bakındı ardından "Buradan geçiyordum seni görünce 'haber vereyim' dedim. Okan hocan sınıfınızdaki herkesi kan tahliline gönderdi. Sen de git." diyerek doğruldu. "Buradan niye geçiyordunuz hocam? Evde olmanız gerekmiyor mu?" soru sormaya devam etmek istesem de horozu getirdiğim akşam eve alkollü geldiğini anımsayınca daha devam edemedim. Belli ki sürekli evde durmuyordu. Kendinden emin bir edayla "Birkaç kitabımı almaya gelmiştim." dediğinde ellerine baktım. Vücudu gibi iri elleri bomboştu ve bahsettiği gibi kalın parmakları hiçbir şey sarmıyordu. Neden oraya kitlendiğimi anlamış gibi "Arabaya koydum." dedi. Başımı usulca sallayarak "Anlıyorum." dedim. "Ben şimdi eve gidiyorum sen de doğru sınıfına," sözlerini bitirememesine neden olan yegane şey benim "Islandım, önce tuvalete gitmem lazım." diye homurdanmam oldu. Kısık sesle konuşmama rağmen susması dikkatimi çekince kafamı kaldırıp ona baktım. Homurtumu duymuştu duymasına ama yanlış duyduğunu düşünmeye ihtiyacı varmış gibi bakıyordu. Buna uygun ne yalan olur diye düşündüm ama kafamın içi zifiri karanlıktı. Daha dakikalar önce beni incelemesini bile sağlamıştım ama şu an zerre entrika fikrim yoktu. "Su mu döktün üstüne?" diye yardımcı olmasıyla hızla başımı sallayarak yerimden doğruldum ve "Sen su şişesi düş üstüme dökül." dedim. "Oluyor öyle şeyler, üstünü kurut." "İnanır mısınız ilk önceliğim o." "Derse yetişemezsen de Okan hocanı bul." diye diretince "Tabii ki." dedim. "O zaman ben gidiyorum," arka tarafını işaret ettiğinde oturduğum yerden kalktım. Ev sahibinin misafirini ağırlaması gibi ileriye göstererek "Buyrun," dedim. Ben daha fazla zorlamadım o da daha fazla zorlamadı. Birbirimize baş selamı verdik. 'Görüşürüz' anlamında bir şeydi sanırım. O arkasını dönüp giderken ben elimi yüzüme doğru yelpaze edasıyla sallamaya başladım. "Söylediğim hiçbir sözün o anlama geleceğini konduramıyor," diye fısıldarken dudaklarımda bir tebessüm oluştu. Her geçen saniye sıcağı daha çok hissetsem de bundan isyan etmedim. Hocamın gidişini sonuna kadar izledim. Akabinde biraz daha boşluğa bakmayı sürdürdüm derken "Kime bakıyorsun sen öyle?" diye bir ses işittim. Dalgın bir ifadeyle "Behzat hocaya," deyip Bilgehan'a baktım. Hemen bitişinde Elisa vardı ve o bizim aksimize öğrenci değildi. Asistandı yani TUS'u kazanmış bir vatandaştı. İç çekerek önüme dönerken "Çok yakışıklı değil mi? Bir de çok başarılı? Anlamıyorum hiç hayratta yaptırmadım ki benden-" 'neden hoşlanır?' diye devam etmektense yanımdakiler aklıma gelince dudaklarımı birdenbire birbirine sıkıca bastırdım. "Benden?" dedi, Elisa meraklı bir ifadeyle, "Benden ne?" Bilgehan'ın da aynı merakla beni incelediğini görünce "Benden neden nefret ettiğini anlamıyorum." dedim. Güvendiğim iki insandı ama doğruyu söylemektense kaçak dövüşmek istedim çünkü doğru şu an için sakıncalıydı. "Ben de başarılıyım," masaya doğru ilerledim. "Ama hocalar bir türlü beni sevmiyor. Hele Behzat hoca, benden nefret ediyor. Nedenini anlayamıyorum." Telefonumu çantamın içine koyarken aklıma birkaç saat sonra ona gitmeyi not ettim. Bu sefer Ayberk'i götürmesem de olurdu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE