B Ö L Ü M -IV-

4332 Kelimeler
Yüzyıllardır süregelen, barışı da savaşı da tek bir kadın için kazanan ve kaybeden onlarca adam gelip geçmiş.  Kimisi bu uğurda kazanırken kimisi kaybetmişti. Kare bir masada, sandalyeye oturmuş önüme serilen iki farklı haritaya bakıyordum. Yollardan biri engebeli ve bariz uçurum iken öteki yol düz, önüne çıkan ise sana sunulan masmavi bir derya.  Göz göre göre elim sol tarafımdaki haritanın üzerine konuyor. Görüyorum, duyuyorum ve dokunuyorum. Hislerim benimle ama seçtiğim yol tümsek. Bir adım seni hem uçuruma birkaç adım ise hedefine götürürdü.  Haritayı aldım.  Artık gideceğim yol da belliydi, yaşayacağım hayat da. Önüme çıkan dikenli yolları sağa sola savurup geçtim.  Bir adım. Sadece bir adım beni uçurumun derinliklerine atmıştı. Attığı gibi de bir anka kuşunun kanadı koluma değmişcesine dirilmiş ve doğru yolu tekrardan bulmaya başlamıştım.  Dakikalar, saniyelerce evrilleşirken, Aybars'ın beni lal eden kelimeleri sopa yutmuş gibi dondurmuştu bedenimi.  Zihnimdeki masa ve oturduğum sandalye önüme serilen haritalarla beraber bir sis gibi kaybolduğunda ortamın soğukluğuyla titrek bir nefes aldım.  Ellerim ve bacaklarım sesinin şiddetinden mi yoksa soğuk havadan mı bilinmez nefesim misali titriyordu.  Benden, benden adını duymayı beklemiş.  Her Allah'ın günü.  Benim, Cihad demek için sabırsızca atan kalbim gibi dememi mi beklemişti? Cihad.  Dedi, içimdeki bitmek bilmeyen sevdası. Gözlerine uzunca bir zaman sonrasında bakmayı yakalamışken tadını çıkartmaya başladım.  "N-nasıl?" Dilimle kuruyan dudaklarımı ıslatarak bacaklarımın yanında duran ellerimi yumruk yaptım. Anlayamıyordum, ciddi anlamda kavrama yetimi kaybetmiştim. Yüzüme düşen saçlarıma kayan gözleri, gözlerime çıkıp dudaklarını dişlerinin arasına alıp ezdi. Çene kasları gerilirken vücudunun verdiği tepkiye tezat gözleri gerçekliği sorgulatıyordu bana. Gözlerini son bir gayretle çekti. Adımları üzerime doğru gelirken omuzu koluma çarpıp arkamdaki balkon kapısını açtı.  Kaşlarım çatılırken çıkmasını engellemek adına parmaklarımı koluna sarıp gücümü kullanmadan yanıma çektim.  "Bir dakika... Bir dakika," Dedim ancak gözleri deli bir fişek gibi kolunu tutan elime düştüğünde çekmedim. "Ne demek istedin sen?"  Gözlerim onu anlamak istercesine açılıp koluna baskı yaptığımda kendimi koca bir soru işareti olarak görmeye başlamıştım.  "Çek elini."  İfadesi bir buz kadar soğuktu sesiyle birlikte.  Çekmedim, hatta daha sıkı sardım.  İnattım ve o bunu deli gibi biliyordu.  "Bana, az önce ne dediğini açıklayacaksın!"  Kafasını inadımdan dolayı sağa sola salladı. Bırakmayacağımı bildiğinden dudaklarından duyamayacağım türden ama hissedebileceğim bir küfür savurdu.  "Ne anladıysan o. Şimdi bırak beni, canımı sıkma."  Ne diyorsun Almıla, canını sıkmayacakmışız. Sıkalım bence, sıkılmıştır.  Kolunu çekiştirip balkonun kapısından uzaklaştırdım. Gökyüzünden ufak damlalar pat pat yoldan kayıyordu.  Onu tutan elimi bırakmadan diğer elimle kapıyı kilitledim ve anahtarı yan cebime attım. Gördü, ciğerlerini şişirip çenesini az öncekine göre daha fazla kasıldı.  Kolunu parmaklarımdan kurtarıp iki elini saçlarına koyup dağıttı. Kafasını kaldırıp bana baktı.  "Anahtarı ver demeyeceğim," diyerek balkona konulan krem renkli köşe takımına oturdu. Sağ bacağını sol bacağının üstüne atıp rahat bir tavırla arkasına yaslandı. "Ev benim, illaki açılacak o kapı."  Onun rahatlığı kadar gevşeyen bedenimi sinir bozucu bir tavırla gülümsedim ve kanepenin diğer parçasına gidip ayak ayak üstüne atıp oturdum.  Kolumu sırtımı yasladığım yastığa uzattım. " Buradaki herkes," dediğimde aklıma Yonca'nın gelmesiyle yüzümü buruşturdum. Geldiği gibi nefret ettirtmişti kendinden."Beni tanıyan kişiler bilir inadımın sağlamlığını. Unutma istersen." Sol kolunu yastığa attı ve ukalaca baktı.  "Anlaşılan sen benim huyumu unutmuşsun."  Elimi yastıktan çekip doğruldum.  "Unutmam, ben," Dedim net bir sesle gözlerine bakarak. Öyle mi? Dercesine kaşı kalktı. İşaret parmağımı kendisine çevirdim. "Ama sen unutmuşsun belli. Çünkü dediğini de dökemiyorsun."  Elini çekip doğruldu.  Hareketlerimiz bile birbirine uyumlu iken neydi bu çelişki. Kolunu dirseklerine koyup yüzünü sıvazladı. "Duymak istediğin ne? Söyle." "Birkaç dakika önce bağırarak dediğin cümleyi."  Ayağını indirip öne eğildi gözlerimle temasını sürdürerek.  Yağmur damlaları hızlanmaya başlamış ve taneleri rüzgardan dolayı tenimize çarpmıştı.  "Öfkeyle kurduğum bir cümle, bu kadar karıştırmasın aklını." Kelimeleri kalbime gül'ün sert dikeni gibi batarken devam etti kurduğu öfkeli cümlelere, "Sonra bir bakmışsın kimse yok etrafında."  Ellerimi yumruk yapıp avuçlarıma bastırdım.  Dilim öfkesini kurban bilip kesmişti boynunu. "Öfkeyle kurulan cümlelerin içinde küfür olur, kızgınlık olur, ne kırgınlık ne pişmanlık olur! Bana diyorsun gözlerinde gördüm diye... Ben de gördüm! Gördüm, pişmanlığı da kırgınlığı da! Neden şimdi kimsen yokmuş gibi konuşuyorsun?"  Bazı anlar, en sevdiğin kişiler tarafından kırılırdın. Seni bir tahta parçası gibi kırarlardı. Pişman olanlara hergün parçalanan tahtanın kıymıkları batmaya başlardı. Birazı ufak ince, en acıtan da onlardı. İğne gibi batar ve kanatırdı. Karşımdaki kişi kıymıkların esiri olmuş ve her yerinin kanamasına sebep olmuştu. "Ne yani sana öfkeli olmadığımı küfür etmememden mi anladın?" Dedi başını omzuna yatırıp gülerek.  Dudaklarımın arasından, "Ruh hastası." Diye tısladım. "Evet." "Anahtarı ver Almıla."  Daha fazla dayanamıyormuş gibiydi hareketleri. Bir an önce anahtarı alayım ve def olup gideyim der gibi.  Ayaklandığım gibi yine oturdum yerime. Elimle minderi üzerinde toz varmış gibi süpürdüm. "Ne güzel, insan gibi konuşuyoruz işte."  "Anahtar!" Dedi elini emin bir şekilde uzatarak.  Elimle yaptığım toz alma faslını sona erdirerek gözlerine baktım. Eğer gözlerinin kolları olsaydı beni tutup balkondan atabilirdi neyse ki gözleri yerinde en sevdiğim şekilde sabit duruyordu ve bana bakıyordu.  "Neden bu kadar zorsun," dediğimde anlamadığını belirtir gibi kaşlarını çattı. "Bir cevap istedim sadece... İyi ya da kötü. Tek bir cümle. Olmadı bir kelime. Bu kadar zor olmamalısın. Sen bu değilsin." Dedim kafamı sağa sola sallayarak.  Ayağa kalktım. On dakikadır adam akıllı bir cevap bekleyişim bir işe yaramamıştı. Huyu kurusun! Huysuz. Yanından geçip kapıya ulaştığımda burnuma dolan yağmur ve erkeksi kokusunu kesik kesik içime çektim.  Yağmur damlası bugün benim için hızlı hızlı yağarken gözlerimi kapattım.  Buna alışıksın. Biraz açığa çıkardın ama alışacaksın.  Direndim, gerçekten ilk defa ağlamamak için direndim.  Oldu ama bu sefer benim yerime her gece izlediğim gökyüzü durdurak bilmeden ağladı.  Elimi anahtarı koyduğum cebime atıp çıkardım. Anahtarı yuvasına sokup çevirdiğimde arkamı dönmeden kulpu aşağı indirip kendime çektim.  Sıcak hava, soğuk yağmur suyuyla karışmıştı.  Arkamı dönmediğim için kenara çekildiğimde yanımdan geçeceğini sanırken ensemde almıştı soluğu.  Gölgesi önüme düşerken sabit durmaya çalıştım.  Omuzumda elini hissettim. Kulağıma eğildiğini sık aldığı soluğundan anlarken orada durdu.  Eli omzumu sıktı. "Mesleğine odaklan yoksa bir bakmışsın, kimsen yok, benim gibi."  Ağzımın kuruluğundan dolayı yutkunamamıştım. Bunu ikinci kez söylemişti.  Kimsesi yok muydu? Vardı! Selma teyze, Ferhat amca, annem, babam, abim, Ayla... Ben, ben yok muydum?  Yanımdan geçtiğinde elim kolunu tutmak istese de kalbimin üzerine kendini bırakmıştı.  Banyoya gitmem lazımdı. Gidip yüzüme tokat gibi su çarpmalı ve kendime gelmeliydim. Adımlarım mutfaktan çıkıp üst kattaki banyoyu bulduğunda kapıyı açıp içeri girdim.  Duşakabinin ve küvetin bir olduğu banyonun sıcak fayansında yürüyüp musluğu açtım.  Karşımdaki aynadan bir süre kendime baktıktan sonra yüzümü eğip buz gibi suyu iki kere çarpıp sağ tarafta asılı duran havluyla kuruladım ve yerine astım.  Şimdi aşağıdaki halime göre iyiydim. Banyodan çıkış yaparak merdivenlerden inip mutfağa gittim. Birinin su ihtiyacını karşılamam gerekiyordu.  Elimi üst rafa atıp bir bardak çıkarttım ve su doldurdum. Gözlerimi kapattım ve içimden kendimi telkin edeceğim birkaç kelime kullandım.  Gözlerimi açtığımda sakinleşmiş ve daha güçlü hissediyordum.  "A-aa, Almila'cım. Kaç saat oldu bir gittiniz, geri gelemediniz. Ne yaptınız!"  Az önce içimden sakinleştim demiştim değil mi? Hayır! Bu Oynak Yonca, ya bir an önce gidecekti ya elimde kalacaktı. Sabır, sabır, sabır... Göz kapaklarımı kapatıp açtım ve derin bir nefes ihtiyacı duyarak burnumu genişletip arkamı döndüm.  "Bana mı dedin?" Diyerek parmağımla kendimi gösterdim. Çünkü benim adım Almila, değildi! Kollarımı göğsümün altında çiçek yapıp kalçamı arkamda ki tezgâha yasladım.  "Evet, bir bardak su istemiştim ama dakikalar geçti gelmediniz." İki kelimesinden biri çoğulca çıkarken sadece abimi değil, benden sonra çıkan Aybars'ın da arkasından baktığını anlamıştım. Yüzümü ekşittiğimde bariz bir şekilde bunu gözüne sokmuştum.  Kolumu ayırıp tezgahın üzerindeki bardağı alıp gözünün hizasında tuttum. "Getiriyordum ki, sen geldin." Tek düzelik bir cümle kurup eline verdiğimde az da olsa sesini yudum yudum içtiğinden kesmiştim. Suyu içerken bile gözleri kapalı değil etrafta geziniyordu. Suyu bitirdikten sonra elime bardağı uzattığında nefeslenerek aldım ve tezgaha koydum. Ancak elimden kayıp düşmesiyle lavabonun içi cam dolmuştu. Elin kaymıştır... "A-aa, nazar varmış demek ki evde! Nasıl bir nazarsa, parçası kalmadı bardağın. Gözü çıksın her kimse." Yaptığım imâyı anladığında yüzünde tek bir kaş bile oynamamıştı ama baş parmağına yaptığı eziyet kendini ele veriyordu. Spreyleyerek yapıştırdığı saçlarının üzerini düzeltiyormuş gibi yaptı.  "Nazar değecek pek bir şey yok evde ama," diyerek göz gezdirdi, mutfakta. Aybars'ın ve abimin sesi gür şekilde duyulduğunda dudakları tehlikeyle kıvrıldı. "Yaşayanları diyemeyeceğim."  Farkediyordum da... Çok bile dayanmıştım.  Ne, ne diyorsun? Kırdığım bardağı temizleyeceğimi aklıma not ettikten sonra bedenimi tezgahtan hızlı bir şekilde çekerek kaşınan ellerimi yarım saattir dövmemem için bana yalvaran varlığa doladım.  Sabır taşı olsaydım, çatlardı, diye söylenen sözün sözde olmadığını saçına yapıştığım varlığın üzerinde deneyimleyip, bana efsane değil de gerçekliğini en tatmin edici duygularla ortak ettiğin de anlamıştım.  "Yolarım kızım seni. Platin sarısı saçlarını pişmaniye diye tek tek yediririm!" Kısık sesle kulağına sertçe uyarıda bulunduğumda uzun takma tırnaklarını elime geçirmeye başlamış ve acısından kesik sesle bağırmıştı. "Annee! Babaa... Ahh!" Saçını güçlü bir şekilde sıktığımda tırnaklarını öyle bir batırdı ki kanadığını hissetmiştim. Bu beni daha da hırçınlaştırırken at kuyruğunu boynu gözükecek kadar geriye yatırdım.  "Kes sesini, çek ellerini!" diyerek açık kalan balkon kapısına saçından sürükleyerek götürüp kapıyı arkaya dönmeden topuğumla kapattım. Her bir ahı kafasında kurduğu görüntüleri zihnimden yok ediyordu. "Ahh... Bırak, saçlarımı! Annee, babaa." Sol elimle saçını kavramışken sağ elimle beni süzgeçe çevirmesini istemediğimden bileğinden tutarak dirseğini kırıp beline kelepçeledim ve balkonun yüksek giriş olmasını fırsat bilip karnını demirliklere yaslayarak tuttuğum kafasını aşağı eğdim.  "Konuşurken senin utanman gereken yerde ben utandım! Yüzüne baktım belki kızarır diye kızarmadı bile!" Bağırtım içeride ki gibi sessiz olmazken az daha aşağı sarkıttım. "İlk defa hemcinslerimden utandım lan ben." Kükreyişim çığlık atarak sesi hıçkırıklara dönmesiyle balkonun kapattığım kapısı sertçe açılıp kulpu duvara çarparak, güçlü bir ses çıkartmıştı.  Aybars, "Bırak kızı Almıla!" Demesiyle hışımla ona çevirdim gözlerimi. Endişeli hali normal bir zamanda olsa gülmeme sebep olurdu ancak ne normaldi ne de zaman gülmem için güzel bir anıydı.  "Bırakmıyorum, gel de bıraktır!" Dedim öfkeyle kararmış gözlerimle bakarak.  Elimin altında çırpınan kızı dizginlemek için kafasını eğip ağzından bir çığlık daha atmasını istedim. Ancak öteki kolunu da sıkıştırdığımdan vakit kaybetmeyerek bacaklarıyla vurmaya çalışıyordum ancak ondan önce önlemimi aldığımdan dolayı boşluğa savruluyordu.  Delirtmişti, çok bile dayanmıştım.  Aybars, gerçekten de çıldırdığımı anladığından benim yanıma gelip ellerimden onu kurtarmak istediğinde sinirle çığlık attım. "Dokunma! Dokunursan yemin ederim atarım aşağı. Yeter ya... Başlarım Almila'sına da, Kasına da, koluna da, kalçasına da... Döverim kızım seni aklından geçirdiklerini aklından çıkarana değin döverek silerim!" Boğazım patlarcasına bağırmaya devam ettiğimde belimde hissettiğim büyük eller ile geriye gittim. Gücü karşısında bir kez daha sinir kat sayım arttığında bağırdım.  "Bırak beni. Tamam bırakacağım, dokunma sen!" Onun bir santim temasını bile oynak Yonca'ya değmesini istemiyordum.  Bana baktığını hissettiğimde güvenerek ellerini belimden çekti ve arkamda durdu.  Yonca'yı eğdiğim yerden uzaklaştırarak son kez saçını elime dolayıp bileğinin baskısını bir kez daha kuvvetlendirip, duvara ittirdim.  Yükselip alçalan nefesim daha düzene girmeden Yonca'nın ağlayan sesine ortak oldum yine. "Bittin kızım sen!" Dedi cırlayarak, duvara benim elime batırdığı tırnaklarıyla bastırarak.  Geldiğinden beri koruduğu güzel kız imajı saçını yolmamla, sesiyle birlikte mahalle kadınlarının sesine dönmüştü. Saçları tel tel elektrik çarpmış gibi spreyden kopmuştu. "Babama bu yaptığını anlatacağım."  Bir adım atıp saçına tekrar yapışacağımda, "Dur, dur, dur, kızıl. Demedi bir şey..." diyerek belime elleriyle sarıp kendine çekmişti.  Kulaklarım öyle bir uğulduyordu ki tek duyduğum ses Yonca, tek gördüğüm yüz Yonca'ydı.  "Yürü git anlat hadi, Git anlat ben de kızlarının ne türlü bir iğrenç varlık olduğunu video'sunu canlı şekilde izleteyim!"  Korkuyla duvara sinerken omuzlarımı silkerek kendimi Aybars'dan kurtarmaya çalıştım ama öyle sıkı tutuyordu ki ayrılmam imkansızdı.  Mutfak ve balkonda hatta bu evin her yerinde gizli kamera olduğunu birkaç sene önce hırsızın girmesiyle biliyordum. Bunu bildiğimden kelimelerimi güzel ve tekdüze seçip ona karşı ayak uydurmuştum. Misafir olarak geldiğinden beri birbirimizden haz etmediğimiz aşikâr iken yapmacıklığı su istemesinin ve adımı bilerek yanlış söylemesinden anlaşılıyordu.  Kısacası benim de bir kotam ve bir ölçüm vardı. Dolmaya yakın bu olmak istemediğim ama zevk aldığım birine dönüşebiliyordum. Yonca'nın korkulu bakışları benden ayrılıp Aybars'ı bulduğunda çığlık attım. "Bakma ona, bana bak bana!" İrkilerek bana baktığında sırtını duvardan ayırıp açık kapıdan içeri giren abimi gördüm.  "Ne oluyor amına koyayım. Sesiniz ta içeri geliyor zor zabtettim herkesi." Abimin bakışları ilk beni bulduğunda arkamdakine takılıp alnını kaşıyarak kafasını sağa çevirince karanlıkta kalan Yonca'da kalakaldı. Ağzı açık kaldığı an da kendine gelirmiş gibi Yonca'ya ilerledi.  "Dövdün mü, Almıla!" "Dokunma sakın!"diyerek adım attım.  Aybars tutuşunu ileri atılmamla sertleştirirken, "Tamam dokunmuyor. Düzgün dur." Abimin gözleri Aybars'la Yonca arasında gidip geldiğinde geri çekildi ve hasar tespiti yaparcasına bakındı. "Dokunması mı? Kızın ağzına sıçmadığı kalmış!"  "Bir şey yapmadım daha ben ona!"  Alayla bana bakıp, "Doğru, cenaze gününü ayarlamayı unutmuşsun!"  Sinirli bir kıkırtı dudaklarımdan kaçtı.  "Anlamıyorum ben ya! Aynısı tam tersi olarak bana yapılsaydı siz ikiniz böyle sakince durup dinleyecek miydiniz?"  İkisi de suskunlaştığında ağzımdan, hahh diye bir mırıltı çıktı. "Kardeşim sen Yonca'yla birlikte git ben bununla ilgilenip geleceğim."  Bununla dediği kişinin ben olmadığımı kendime inandırmaya çalışsam da abimin beni dinleyerek Yonca'ya dokunmadan balkondan çıkartmış ve arkamızdan kapıyı kapatmıştı.  "Sen ne yaptığını sanıyorsun ya!" Dedim Yonca'dan çıkartamadığım öfkemi Aybars'ın kollarında debelenip ona dönerek.  Öfkem Yonca'ya değildi, ona bu hakkı veren Aybars'aydı. Onu asla ve asla gerçek anlamda unutamayan ve unutmaya bile çabalamayan banaydı.  "Birinin katil olmasını engelliyorum."  Gerçeklikten uzak alaylı sesi dudaklarımın arasından tıslayıp bir kıkırtı çıkarttığında artık delirdiğim bir gerçekti. "Cidden mi ya! Ciddi ciddi bunu bana dedin mi?"  Ellerimi tutup havaya kaldırdığında, "Bak," dedi sallayarak. Gözlerim elime kaydığında civciv sarısı rengindeki saçların parmak aralarımda bir şeytanın tırnak içine yaptığı yuvası gibi boğumlarıma yapışmıştı. "Gelip elinden almasaydım, kadın ölecekti ölecek!" Elimi elinden kurtarıp saçları iğrenerek parmak aralarımdan ayıklayarak balkondan aşağı attım.  Temizlediğim elimi göğsüme sürtüp aşağı indirdim. "Abartma istersen, yaşıyor işte!"  Avucu sertçe alnını kaşıdı.  "Biz neden birbirimizle anlaşamıyoruz, çevremde onlarca var senin gibi ama tek bir kişi ağzıma sıçıyor. Hayır yani birinin camını kıran ben değil sendin! Suçu üstlenen bendim ama. Çikolata alıp kaçan da sendin arkandan parayı ödeyip akşama azarı yiyen de bendim! Tuvalette ekmekte yemedim ki seninle sınanayım..." Elleri çenesiyle beraber hareket ederken dudaklarımdan firar eden kahkahayı tutamadım.  Bakışları en sert şekilde beni bulduğunda sustu.  "İşte insan sevdikleriyle sınanırmış..." Ağzımdan ilk defa tahmin etmeden sarf ettiğim cümleler çıktığında durdum, gülümsemem yüzümden silindiğinde, "Her şey düzeldiğinde göre ben gideyim." diye bir fısıltı çıktı.  Arkamı döndüğümde dinen yağmurun arabaların mahalleden geçmesiyle çıkarttığı tekerleğin suyu dövme sesi geliyordu. Gülün etrafını saran sarmaşık gibi eli kolumu kıskıvrak yakaladı. Sanki dejavu, yaşıyordum. Birkaç saat önce de aynı yerdeydik, şimdi de.  Ama farklıydı, her şeyiyle. Gözlerine bakıyordum.  Gözler kalbin aynasıydı değil mi? Gözlerinde gördüğüm ifade kalbinin yansıması gibiydi. Tüm gün, hatta haftalar, aylar, yıllar geçse bile... Konuşmadan sadece gözlerine bakarak umut ettiğim her şeyi yaşayabilirdim.  "Leş gibi bir herifim biliyorum ama bunu yapmazsam tüm güzel şeyler son bulacak, anla beni." Söylediklerinden hiçbir şey anlamazken beni anla demesi fazla ironi kaçmıyor muydu? "Anlayamıyorum ki. Ben seni anlamayı bırakalı çok oldu."  "O zaman boş ver. Deşme geçmişi, şimdiyi..." Aybars'ın da anlamadığı bir şey vardı ki o da konuyu deşen ben değil oydu. Elimi çektiğimde saçımın karışmış olması aklıma düştüğünde saçlarımı arkaya atıp yüzümü rahatsız eden perçemlerimi ayırdım. "Bir yanlışın var! Geçmişi veya şimdiyi deşen ben değilim. Ortaya lafı atıp ayaklarını popona vurup kaçan sensin."  Parmakları ağzıma küçük bir fiske attı. "Düzgün seç şu kelimelerini." Aybars'a ters ve umursamaz bir bakış attım. "Farkındaysan kıç demedim en kibar haliyle seçip söyledim." "Sabır, sabır..."  "Asıl bana sabır! Sabır taşı olsam çatlardım be."  Alnının ortası derince kırıştığında, "İyi... Sana iyi çatlamalar!" dedi. "İyi! Sana da iyi sabır çekmeler." Eli tişörtünün yakasını çekiştirdi nefes alamıyormuş gibi. Kapıya gittiğinde durdu. Sanki aklına bir şey gelmiş gibi eli alnına gittiğinde bana dönmüştü. "Kafa bırakmadın ki! Delirttin beni genç yaşımda." Kolumu tutup balkondan çıkarttığında içeriye girmemle sıcak hava üzerimde ki soğuk havayı geçirdi. "Kafa mı, içi boş olan... Saksını mı diyorsun?" Elimle kafasına vurduğumda tahtaya vurur gibi ses çıkmıştı. Şaka... "Nereye çekiştiriyorsun ya. Ayaklarım var benim, görüyorum da."  "Almıla!" Ben de diyorum nerede kalmıştı. Kolumu çekiştirdiğinden dolayı arkasında kaldığımdan aniden durmasıyla kafamı sırtına çarpmam bir olmuştu. Geri çekilip alnımı ovduğumda kısık bir küfür ettim. Kafası da vücudu gibi tahtadandı.  "Bize gelecek olan misafirler aslında Mehmet'lerdi." dediğinde beni umursamadan gözleriyle salonu işaret etti.  Gözlerim oraya kaydığında tam karşımda bir çift oturuyordu. Kadın bariz belli olan büyümüş karnına elini koymuş ve yanında eşi olacak kadar yakın adam ise kolunu karısının beline sararak elini karısının parmakları arasına almış, kolları altına alarak başını omzuna yatırmasını sağlamıştı.  İkisi de birden bir şey hissetmiş gibi birbirlerine baktığında ben de merakla Aybars'a bakıp onlara döndüm. Yüzlerinde güller açarken adamın çay tutan eli, bardağı acelece dibliğe koymasıyla eşinin karnına konmuştu.  "Çok güzeller..." dedim onlardan gözlerimi alamayarak.  "Hayal kuramayacak kadar..." dediğinde yine üstü kapalı bir şekilde konuştuğunu duymuştum. Onu orada bırakarak içeri girdim.  "Kızım rahat bırak artık anneni! Çıkacaksın tamam ama yapma böyle canını yakıyorsun."  Benim içeri girdiğimi ikisi de fark etmezken kadın kocasına yalancı bir sitemle döndü. "Deme şöyle şeyler, Mehmet! Anlıyor seni. Sonra da daha çok tek- Al işte bak gördün mü?" O kadar tatlı bir çiftlerdi ki insanın nazar etmemek için dua okuması gerekiyordu.  "Hayatım," Diyerek karısının dudaklarına bir öpücük kondurdu. "Ben de konuşarak anlaşmaya çalışıyorum ama yeri dar bebeğimin yoksa babasını anlıyor o... Değil mi güzel kızım?"  "İlla tekrar mı uyarmam lazım Mehmet!" "Kimse yok ki sevgilim." Diyerek bir öpücük daha kondurdu.  Kadın, kocasının göğsüne elini yerleştirerek bedenini ittirdi.  "Ama bu yakalanmayacağız anlamına gelmiyor. Uzaklaş biraz. Rahat hissetmiyorum." "Ulan... Kızım kapat kulaklarını." Dedi karısının karnına parmağıyla iki kere hafifçe dokunarak.  "Karımsın sen benim. Neyimden rahatsız oluyorsun! Bir çocuğumuz var, ikinci yolda." Sitemi beni güldürürken hemen sustum.  Kendimi Bihter ile Behlül'ü gören Beşir gibi hissetmiştim. Ama yanımda ki Aybars'da bunları görüyordu ve kızarmaya başlamıştım. "Sus Mehmet. Sen neyden bahsettiğimi biliyorsun. Kıvırma!"  "Yavrum," elinin tersini karısının yanağına sürttü. "Sen bu kadar iştah açıcı gözükürken bana uzak dur benden deme!"  "Yemek miyim ben Mehmet! Artık seni sevmiyorum çok kilo aldın iştahımı mı açıyorsun demeye getiriyorsun Mehmet!" Karısı birden gözlerinden dökmeye başlayınca gözleri ben ne yapacağım der gibiydi. Haline acımıştım. "Öyle bir şey der miyim yavrularımın annesine ben hiç! Güzelliğinden bahsediyorum. Hem hani takmıyordun sen kilonu?" Diyerek dudaklarını karısının boynuna bastırdı. "Ben seni böyle arzularken kilonun bir önemi var mı? Hele ki karnında ikinci bir meleği taşırken...Çarpılırım." Kadın başını sallayıp gözlerini sildi.  "Tamam ama bir daha başkasındayken öpmek yok."  "Hiç mi?"  "Hiç!"  "Şu kadarcık da mı?" "Mehmet!" Aybars, içeri girmenin doğru bir zamanını yakalayınca içeri girdi. Karısı yüzündeki gülümsemeyle onları izlediğinde oda da öksürük sesi başlarını kaldırmalarını sağlamıştı.  İkisi de kötü bir şey yapmış gibi aceleyle toparlandıklarında Aybars eliyle durdurdu.  "Otur sen yenge..." diyerek adının Mehmet olduğunu söylediği adam ile kafalarını tokuşturup sarıldılar. "Ooo, kartal timinin komutanı! Hoş geldin, Mehmet'im. " İkisi de elleriyle sırtlarına vurup geri çekildiklerinde hepsine tanımadığıma dair birer bakış attım.  Aybars gözlerimi görmüş gibi arkadaşından ayrılarak yanıma geldi.  "Mehmet benim ilk arkadaşım," dediğinde ona nasıl baktıysam bana, abini aldatmadım dermişcesine bakmıştı. "Askeriyedeyken. Biliyorsun buraya taşınmadan önce askeriye lojmanında kalıyorduk. O iki yılda tek arkadaşım Mehmet'ti."  Eskiden hatırlıyordum Aybars'ın abimle küstüğü ya da kırıldığı zamanlar Mehmet ile konuşup ergence tavırlarla kızdırdığını.  Aybars, Mehmet'in omzuna sertçe vurduğunda Mehmet'in de eli Aybars'ın ensesini bulmuş ve odada şlak diye bir ses çıkarmıştı. İki koca adam şımarık çocuklar gibi güreşleri başladığında kapıda en fazla iki ya da üç yaşlarında annesi gibi beyaz tenli ve siyah saçlı erkek çocuğu belirmişti. Onların debelenmelerini görmezden gelip beni henüz tanıştırmadıkları tatlı kadının yanına oturdum.  Karnı öyle büyüktü ki sanki birazdan çocuğu fırlatacaktı. "Merhaba, Almıla ben." Diyerek elimi uzattım. Bebek yüzünden yerinde doğrulmaktan güçlük çektiği için elimi sıktı. "Rabia. Memnun oldum."  Elimle karnını işaret ettiğimde anladı sonra gülümsedi. "Kaç aylık? Günleri kalmış gibi."  "Evet. Bir hafta sonra doğum."  "Sezeryan mı?"  Başını salladığında, yanımızda boğuşan iki koca adamın yanına yavru biri daha eklenmişti. "İkisini de çamurlar içinde, aynı şimdi ki gibi boğuşurken bulmuştum." Gözleri geçmişle kısıldığında irisleri elmacık kemiklerinin arasına karışmıştı.  "Üstleri, başları yırtılmış ama hâlâ kavga içindeler. Sesleniyorum küçücük boyumla ama duymayı geç ayrılmıyorlar da. En son korkudan ağladığımı fark edip ayrılmışlardı. Meğersem anlattıklarına göre onlar hergün böyle yapıyorlarmış." Gözleri gülümseyerek beni buldu. "Hakkari'ye ilk gidişimdi babamın işi için gitmiştik, Aybars ilk arkadaşım Mehmet derken benim de ilk arkadaşım onlardı. Küçük bir belde de dört gün bir arada bulunmuştuk. Sonra babamın işi bittiğinden veda bile edemeden gitmiştik. Gidişim iki çocuğu bırakıp gitmemle bitti sanmıştım ama yıllar sonra karşıma çıkaracağı ve iki çocuğumun babası olacağını hiç düşünmemiştim."  Gözlerinden o zamanlara ait bir gözyaşı aktığında hemen parmağıyla silip büyük karnına koydu. Dakikalar önce bir yabancıyken şimdi bana yaşadıklarını anlatacak kadar sıcaktı. Heyecanla ona döndüm, "Nasıl bir araya geldiniz ki?" Kadınsı bir kahkaha attığında gülümsemesi beni de güldürmüştü.  "Sosyal medyadan..." deyip durduğunda tepkimi ölçmek ister gibi baktı. Ağzımdan, "Oha... Nasıl yani anlat lütfen."  Gözlerini kapatıp hareketli halime gülümsedi. "Ya bu şapşalla soyadlarımız aynı diye beni akrabası sanmış. Öyle sandığından bana istek attı. Konuştuk falan sonra akraba olmadığımız kesinleşince baktık güzel gidiyoruz sevgili olmaya karar verdik." Derin bir nefes aldığında,  "Su ister misin?" Dedim.  "Olur."  Koşarak mutfaktan su doldurup odaya geldim.  Suyu Rabia'ya verdiğimde bir dikişte bitirdi. "İlk tanıştığınız günü nasıl hatırladınız. Hani ilk kim farkına vardı?"  Eli yere koyduğu çantasına uzandığında ona yardım etmek amaçlı çantasını alıp yanına koydum. Telefonunu çıkartıp galerisine girerek üç kişinin olduğu bir resmi açmıştı.  "Aslında Mehmet'in güçlü bir zekası yoktu..." dediğinde birbirimize bakarak kıkırdadık. Keşke hayatımı zehir eden o aile hiç gelmeseydi.  "Duydum, bal'ım."  Aybars ve Mehmet kendileriyle uğraşmayı bırakmış ortalarına aldıkları küçük bey ile oyun oynuyorlardı.  Bana yaklaşıp kulağıma eğildi. "Yaşlandı ama kulakları bir yarasayı aratmayacak kadar iyidir." "Bunu da duydum karıcığım." Homurdanarak söylediği şeye güldüm.  "Duy diye söyledim zaten kocacığım."  Aybars bana baktığında gülümsemekle yetindim. Çünkü kafam bu aralar çok karışıyordu.  "Sorarım eve gidince bu dik başlılığının hesabını." Mehmet, yüzündeki alaylı ifadeyle karısına bakarken ben de merakla Rabia'ya kafamı çevirdim.  Yanakları beyazdan pembeye dönmüş küçük gözlerini iri iri açarak kocasına bakıyordu.  Ateş basmış gibi elini yelpaze yapıp yüzüne salladı. "Çok sıcak değil mi ya!" Diyerek yükseldiğinde dudaklarımı birbirine bastırıp kaçacak olan kahkahayı durdurdum ancak Mehmet öyle düşünmüyor olacak ki güldü.  "Hormonlardan yavrum o... Hormonlardan." Rabia büyük bir yutkunma geçirdiğinde kafasını sağa sola sallayıp gözlerini eşinden ayırarak bana döndü. "Nerede kalmıştık..." Dedi nefes nefese kalmış gibi.  "Fotoğrafı gösteriyordun?" Elindekini yeni fark etmiş gibi salladı. "Hormonlar unutkanlıkta yapıyor galiba... Her neyse, Mehmet'le ailemin tanışması çok zorlu geçti. Annem asla istemiyordu, kızının uzağa gitmesini. Bu yüzden de birkaç ay sakladık ancak bir şekilde öğrendi kızdı ama ikimizin de ne kadar çok sevdiğini fark edince onay verdi. Biz de bu süreçte aldığımız kararla fazla uzatmak istemedik. İsteme, söz, nişan derken ortaya fotoğraflar çıktı. İlk fark eden Mehmet, oldu. Tabi şaşkındık ikimiz de değil aileler de öyle. Kim inanır ki böyle bir olaya. İmkansız gibi aradan seneler geçmiş ama biz yine bulmuştuk hiç farkına varmadan birbirimizi. Allah'da iki tane bebek nasip etti."  Ana rahmine düşen bir bebeğin kaderi ölmesine değin çizilmişken bu kader sanki bir elekten geçmiş gibi kusursuzdu. "Kader," diye fısıldadım. "Ne zaman ne getireceğini bilemiyorsun." Dedim Aybars'ın kucağında uyuttuğu bebeğe bakarak.  Akmakta olan göz yaşlarımı tutup gülümsedim.  Ağlamak yoktu.  "Dokunabilir miyim?" Dedim parmağımla karnını göstererek.  Bunu dememi bekliyormuş gibi rahatça oturduğunda karnı daha çok çıkmıştı. "Tabiki. Sorman hata."  Avucumu sıcacık karnının üzerine koyduğumda hissettiğim hafif kıpırtıyla, "Çok hareketli..." dediğimde, "Abisi çok usluydu ama kızım bir o kadar cimcime..." ona güldüğümde, koyacakları ismi sorsam mı diye düşündüm.  "İsmine karar veremedik. Daha doğrusu bir isim bulamadık. Biz de doğduktan sonra karar verelim dedik."  "Demek isimsiz doğacak." Dedim elimi karnında gezdirerek. Elimi nereye koyuyorsam oraya ayaklarını vuruyordu. Bunu Ayla'da tattığımda garipseyemiyordum.  Başıyla beni onayladığında kafamı karnına yaklaştırıp bir öpücük kondurdum.  "Çok güçlü ol olur mu? Babanın da annenin de güçlü kızı olsun. Adaletli olmayı da, hak kı savunmayı da asla unutma." Kafamı kaldırdığımda odadaki üç kişi bana garipseyerek bakarken, "Hiç mi anne karnında doğacak çocuğa öğüt veren abla görmediniz!"  Üçü de şaşkın hallerinden kurtulduklarında ilk ayağa kalkan Mehmet abi olmuştu.  "Almıla, kusura bakma tanışamadık şu herif yüzünden." Top Aybars'a atıldığında güldüm.  "Ayıp olacak ama ikiniz de aynısınız..."  Aybars ve Mehmet abi birbirlerine bakıp yüzlerini buruşturdular.  "Doğru. Kedi köpek gibisiniz. Eskiden nasılsanız bir gram eksilmemişsiniz," Rabia bana onay verdiğinde eliyle sevdiği karnına yaklaştı. "Değil mi anneciğim?" Diye bebeğine sorduğunda buradan bile karnının oynayışını görmüştüm.  "Cezan ikiye katlanıyor yavrum, bil istedim." Mehmet abi serçe ve yüzük parmağını birleştirip gösterdi ancak Rabia onu kâleye almadığından omuz silkti.  "Bence sen oturma odasını özlemişsin aşkım, bil istedim." Mehmet abi karısının ciddi olduğunu anladığından işaret ve baş parmağının uçlarını birbirine bastırıp dudaklarının çizgisinden geçirdi. Bu da demek oluyordu ki, tamam aşkım. Ahh aşkım, tamam aşkım. Aybars'ın omzuyla onu dürtüp mırıldanmasıyla güldüm. Gözlerini anlık bana döndüğünde gülümsemem yarıda kaldı. Gözlerimi kaçırdığımda hâlâ bana baktığını hissetsem de gözlerim Rabia'nın üzerindeydi. "Bizimkiler verandaya çıktılar, onlarda gitti." Onlar dediği Yonca olmalıydı muhtemelen.  Aybars'a bakmadan kafamı salladım. "Yağmurlu havada ne işleri var ki."  "Şömineyi yaktı babam. Biz de oraya gidecektik, gitmeden seni çağırmak için yanına gelmiştim..." Bu cümlenin duraksayan yerinde koca bir ama saklıydı.  Gözlerine bakma isteği baş gösterirken kahvenin en güzel tonuna karışan yeşillerine deniz mavisi gözlerimi yerleştirdim.  Geçen saniyeler, yılları devirir gibi geçtiğinde bakışlarımızı bölen şey eşofmanımı itinayla çekiştiren biriydi.  Küçük bir bey... Gözlerimi Aybars'dan çekip kafamı aşağı eğdim.  Annesinden aldığı çekik iri, ela gözleriyle boyunun ufaklığından kafasını ağrıtacak kadar yukarı kaldırıp geriye yatırmıştı. "Sen wwinsste ki Bülum musun?" Bloom derken dudakları öyle tatlı olmuştu ki minikçe kıkırdadım.  Çok tatlıydı. Gözlerimin içine merakla bakarak aklında kalmış soru işaretini heyecanla cevaplamamı bekliyordu.  Mehmet abi, "Oğlum, rahatsız etme ablayı!" Dediğinde küçük bey omuzunu çekerek gözlerini ayırmadan bana bakıyordu. Göz rengini öne çıkartan siyah düz saçları uzun ve hafif dalgalıydı. Beyaz teni burnunun ucuna kadar kızarmaya başlamıştı.  "Sorun yok abi." Diyerek boynunun daha fazla ağrımasını istemediğimden dizlerimi kırarak oturdum.  Boylarımız artık eşitti.  "Değilim ama..."dedim elimi düşünüyormuş gibi çenemin altına koyarak. "Eğer sen adını söylersen, ben de kim olduğumu söylerim?"  Bize dikilen gözleri görmezden geldim.  Ellerini birbirine vurup kafasını aşağı yukarı salladı ve elini gözüme tutup uzattı.  "Benim adım Alparslan Yıldırım." Benimle konuştuğu ses tonunun aksine çocuksu bir sertlik katmıştı ayarına.  Küçük elini üç parmağımla tuttum. "Tanıştığıma memnun oldum Alp. Ben de Almıla," Gözleri kocaman açılıp göz bebeğinin ışıltısını annesine sonradan da bana çevirdi.  "Almıla mı!" Dedi yutkunarak. "Atsız dedenin hikayesinde ki güçlü kız mısın?" Hemen benim önümden çekilip pıtı pıtı yürüyerek annesine uzandı.  "Annee! Bir kız nasıl büluma benzeyip, bana okuduğun hikayenin kahramanı oluyor..." Büyükçe homurtusu sanki ondan bir şey saklamışlar da yeni duymuş gibiydi. "Oluyormuş demek ki Alp'ım. Sormak ister misin biliyormuymuş adının hikayesini." Annesinin elini sıkıp yanağına bir öpücük kondurduktan sonra yanıma geldi.  "Sen adının hikayesini biliyor musun?"  Başımı sağa sola salladım.  Adımın anlamını da, ona yazılan kitabın hikayesini de okumayı söktükten sonra öğrenmiştim.  "Bilmiyorum ama... Anlatırsan dinlerim, dinleriz değil mi?" Odada ki üç kişiyede baktığımda başlarını salladılar. Alparslan'ın küçük bedenini kucağıma alıp yere bağdaş kurarak oturdum.  Aybars'da yanıma benim gibi oturduğunda çiftimiz de birleşip çocuğunu izlemeye başlamıştı. Bölüm Sonu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE