“Asla bir çocukla evlenmem!” diye sert bir şekilde itiraz etmişti. Boğazında ki damarla bedeninde hissettiği hiddeti yüzünden belirginleşmişti “Söylediklerinizi kulaklarınız duyuyor mu sizin! Hepiniz aklınızı mı kaçırdınız?! Nasıl bir çocukla evleneceğimi söyleyebilirsiniz!”
Genç adam öfkeyle bağırmaya devam ediyordu. Babası aklını kaçırmış olmalıydı! Tüm aşiret aklını kaçırmış olmalıydı! Onu nasıl bir çocukla evlendirmek karar verebilirdiler!
Bu akıl alır şey değildi!
“Ben istemediğim sürece asla evlenmem! Duydunuz mu beni! Asla! Siz delirmişsiniz!”
“Yeter dedim sana yeter! Sen ne zaman büyüdün de babana karşı çıkar oldun terbiyesiz!” heybetli yaşlı adam elinde tutmuş olduğu kurt başlı bastonunu öfkeyle yere vurmuştu. Kalın ve çekindiren gür sesiyle oğluna sertçe bağırdı “Berdel ne diyorsa o! Töre ne gerekiyorsa bunu yapıyoruz! Karaman ailesinin oğlu kızımızı kaçırdı! Oğullarının canı karşılığında berdel önerdiler bende kabul ettim! Her ne olursa olsun kan akmasından iyidir!”
“Ben o köpeği öldüreceğim! O Cihan denen şerefsizi kendi ellerimle öldüreceğim! Benim kız kardeşimi kaçırdığı için onu cehenneme ben göndereceğim!”
Genç adam öfkeden deliye dönmüştü. Öfkesine hakim olamıyordu. Sanki öfkeden delirmek üzereydi. Başı öyle zonkluyordu ki bir yerde yüksek tansiyondan bayılabilirdi. Aldığı her nefes ciğerlerini yakıyordu. Hissettiği öfke, kin ve intikam duyguları onun alev alev yanmasına neden oluyordu. Bu nasıl bir saçmalıktı böyle! Aklı almıyordu!
“O iti öldürecektim bu gün! Neden beni durdurdunuz! Ben asla o şerefsizin kız kardeşiyle evlenmem anladınız mı beni? Asla!”
Yaşlı adam sonunda dayanamamıştı. Sabahtan beri onca şeyle uğraşıyordular. Neredeyse iki büyük aşiretin arasında kan davası çıkacakken zor ikna edilmişti iki tarafta. Şimdi kalkmış oğlu öfke kusarak verilen karara karşı çıkıyordu.
Öfkeyle yerinden kalktı, elli yaşlarının sonunda olmasına rağmen halen heybetli olan büyük cüssesi onun ne kadar güçlü bir adam olduğunu vurguluyordu. Öfkeden ne dediğini bilmeyen oğluna var gücüyle bir tokat attı.
Tokadın etkisiyle yere savrulan genç adam öfkeyle yere tükürdü. Dudağı patlamıştı. Babasının öfkelendiğinde en az kendisi kadar kendini kaybedebileceğine birkaç defa şahit olmuştu. Haşinle yerinden kalktı. Sol eliyle dudağının kenarını sildi. Sinirden gülmeye başlamıştı birden bire. Patlamış dudağından akan kan yüzünden dişleri hafiften kırmızı renk almıştı.
O sırada genç adamın annesi “Bey ne yapıyorsun?!” diye bağırmıştı. Hemen oğlunun yanına koşarak evladının yüzüne baktı. Kıymetli küçük oğlunun yüzünü avuçlayarak endişeyle “Oğlum güzel yavrum yüzün nasıl? İyi misin?” diye sordu.
“Bırak anam!” diye bağırdı genç adam “Babam kararını vermiş! Beni evlendirmeyi kafasına takmış baksana! Görmüyor musun ne kadar hevesli! Bu yediğim tokat bunun yanında hiç kalır!”
“Seni değer hürmet bilmez hayırsız evlat! Yaptığın pislikler yetmedi mi! Her gün içip geziyorsun!”
Yaşlı adam artık dayanamıyordu bu ayyaş oğlunun şımarık tavırlarına “Adam olsun dedik yurt dışına okula gönderdik her gün bir kadınla gezdin! Her gece barlarda bir kavgaya karıştın! Beni cümle aleme rezil rüsva ettin! Haysiyetsiz! Adam ol artık adam! Belki evli barklı olunca biraz kafan çalışır! Sorumluluklarını bilirsin!”
Genç adam alayla gülmeye devam ediyordu. Sinir krizi geçiriyordu.
“Bu yüzden sende beni 16 yaşındaki küçük bir çocukla mı evlendirmeye karar verdin! Bir çocukla çocuk! Ne komik! Çocuk gelin!”
“Yeter ulan yeter!” Yaşlı adam tekrar oğluna tokat atmak isteyince karısı kolundan yakalayarak durdurmuştu onu.
“Bu kadarı yeter! Dur artık! Görmüyor musun oğlanın halini bey?”
Yaşlı kadın küçük oğlunu çok seviyordu. Onun bu hallerini görünce ana yüreği sızlıyordu. Ama elinden de bir çare gelmiyordu ki evladını korusun!
“Ben son sözümü söyledim! Bu gün bu iş bitecek! Önce o Cihan denen o adamla Neriman evlenecek! Sonra da sen evleneceksin!”
Yaşlı adam sözlerini öfkeyle tükürürcesine söyledi. Çekip gideceği sırada oğlu onu bağırarak durdurmuştu. Yılların verdiği zorluklar yüzünden gözünün kenarlarında oluşan kırışıklar daha da belirginleşmişti onun söylediklerini duyduğunda.
“Yeter be yeter! Bıktım sizin bu saçma töre kanunlarınızdan! Delirttiniz lan beni! Alıp başımı çekip gideceğim! Ben artık yokum! Yokum! Anladınız mı beni!”
“Ne dedin sen?!”
Genç adam daha da dikleşerek babasına karşı geliyordu. İlk defa yapıyordu bunu ama zerre korku duymuyordu şu an. Öfkesi öyle has sahaya çıkmıştı ki başka duyguya yer yoktu bedeninde. Çocukluğundan beri törelerin kanunuyla, bu aşiret denen saçmalıklarla büyütülmüştü. Önce ağabeyi hiç istemese de tanımadığı bir kadınla evlenmeye zorlanmıştı. Şimdi de o! Onların izni olmadan, koca adam olmasına rağmen bir adım bile atamıyordu. Gene de sustu! Gene de boyun eğdi!
Ama bu! Bu boyun eğilecek türden bir şey değildi!
Nasıl küçük bir kız çocukla evlensin?
Nasıl?
Onu bunu geçti bunların hiç mi Allah korkusu yoktu! Nikahına alacağı kadın değildi bir çocuktu çocuk!
“Duydunuz mu beni baba! Ben yokum artık! Buradan defolup çekip gideceğim! Hiç biriniz umurumda değilsiniz!”
“Sen kendini ne halt zannediyorsun lan!”
Yaşlı adam o kadar gür bir sesle bağırmıştı ki bir an büyük konakta gök gürlemişti sanki.
“Ne yaparsanız yapın! Umurumda değil! Hatta o çocuğu ağabeyime kuma diye alın isterseniz! Daha önce de fikrinizi sormamıştınız hatırladığım kadarıyla!” o an bakışları onu dehşetle izlemekte olan yengesine kaydı, onun canını yakmak istememişti ama gene de bu gerçekleri bir gün elbet o da öğrenecekti. Ağabeyi onu severek, isteyerek evlenmemişti “Ama ben asla o çocuğu karım olarak kabul etmem! Anladınız mı beni asla! Size yemin ediyorum o kızla asla evlenmeyeceğim! Yüzünü bile görmeyeceğim!”
“Seni! Seni..!” Yaşlı adam öfkeden kalbini tutuyordu “Seni hayırsız! Seni değersiz aptal! Sen kim oluyorsun da benim kararlarıma karşı çıkıyorsun!”
“Ben bu gün İngiltere’ye gidiyorum! Sizde ne haliniz varsa görün! Sevin bence ağam! Hayırsız evladından kurtuluyorsun sonunda!” genç adam ileri gittiğini biliyordu ama öfkesine mani olamıyordu. Aslında olmakta istemiyordu. Yetti gayri çektikleri. Artık kendi hayatını özgürce yaşamak istiyordu.
“Yeter bu kadar. Artık saçmalama!” araya ağabeyi girmişti. Kardeşinin kolundan hafifçe tutup ona başka bir yere götürmeye kalkıştığında genç adam hoyratça kolunu ağabeyinin elinden kurtardı. Alev alan gözlerini ağabeyine çevirerek bağırdı.
“Bırak ağabeyi! Yalan mı söylediklerim! Seni istemediğin halde evlendirdiler bak şimdi sıra bana geldi! Ama ben sen değilim! ben aşiret ağası değilim Kerim ağa! O sensin! Bir daha asla buraya gelmem! Ne haliniz varsa görün! Aşiretiniz yere batsın!”
“Batuhan yeter!”
Yaşlı baba tehdit edercesine oğlunun adını söylemişti. Gözlerini kısarak oğluna bakıyordu. Nefes alıp vermesi artık daha da zorlanmıştı. Hala bir eli kalbinin üzerindeydi.
Batuhan son sözlerini söyledikten sonra hızla merdivenlere yönelmişti. Ne babası umurundaydı ne de ağabeyi. Kimseyi dinleyecek durumda değildi şu an. sadece öfkesi önemliydi. Babası arkasından ona haykırsa da önem vermemişti. Bir saniye bile duraksamamıştı. Büyük adımlarla çıktığı merdivenden hızla odasına girdi, kapıyı neredeyse tekmeleyerek savurmuştu. Eline ilişen birkaç eşyayla birlikte bütün pasaportlarını, nüfus cüzdanlarını aldı. Bazı önemli evraklarla birlikte hızla odadan çıktı genç adam. Elinde tutmuş olduğu küçük siyah deri bavulunu sıkıca tutuyordu.
Öfkeyle kalkan zararla otururdu. Ancak başka çaresi yoktu. Buradan çekip gitmezse kendilerini bir şey zanneden bu aşiret ağaları onun hayatını mahvedecekti. Sadece onu değil ipin ucunda küçük bir kız çocuğu da vardı. O ne anlardı evlilikten!
Küçük bir çocukla beraber onu cehenneme atacaklardı bu caniler. Bunun olmasına asla izin veremezdi. Yapamazdı.
Küçük bir çocukla evlenerek it maskarası olamazdı üstelik!
“Hoşça kal anam” dedi genç adam avluda endişeyle beklemekte olan annesine biraz hüzünle bakarak “Artık daha fazla bu evde kalamam… Hakkını helal et.”
Emine hanım ağlayarak oğluna sarıldı “Gitme oğlum! Yapma evladım! Ben sensiz ne ederim? Tamam de lütfen. Evlen şu kızla… He de babana olsun bitsin bu iş!”
“Yapamam ana… Yapamam. Bir çocukla evlenemem!”
“Seni hayırsız evlat! Git! Defol! Gözüm görmesin senin gibi hayırsızı!” Yaşla adam gür sesiyle oğluna bağırdı acımasızca “Görelim ne zamana kadar başka ülkelerde yaşayabileceğini! Paran pulun olmadan, cebinde tek kuruşun olmadan ne zamana kadar dayanacaksın görelim bakalım!”
Batuhan babasına baktı öfkeyle. Kaşları çatılmış, bedeni gerilmiş, hissettiği öfke yüzünden gözleri parıldıyordu. Yumruklarını sıkarak sesini çıkarmadan babasının hoyratça savurduğu sözlerini dinliyordu.
“Konuşsana! Diklen az önce ki babana! Sen kimsin ki soyadın olmadan haysiyetsiz! Kendini ne halt zannediyorsun! Söyle konuş! Susma!” Ne derse desin babası bu kararından geri dönmeyecekti, genç adam bunu anlamıştı. Bu yüzden sessiz kalmayı tercih etti. Yüzüne vurulan gerçekleri sineye çekti. Dişlerini sıkarak duymamazlıktan geldi.
Annesine son bir kez sarılarak helallik istedikten sonra çıkışa yöneldi. Evet, belki babası haklıydı.
Eskiden ne yapmışsa hep soyadı sayesinde, babası sayesinde işleri iyi sonuç vermişti. Ancak sırf bu soyadı taşıyor diye fedakarlık yapması gerekiyorsa o zaman bu soyadını da, parasına da pulunu da istemiyordu. Tek çare buradan basıp gitmekse bunu gözünü kırpmadan yapabilirdi.
Pişman mı olurdu? Asla! O asla pişman olmazdı. Aslında tam tersi bunu yapmadığı için pişman olurdu.
Tek çare her şeyi geride bırakıp bu toprakları terk etmekti.
Annesi ağlayarak eliyle ağzını kapattı, giden oğlunun arkasından üzüntüyle bakıyordu. Aynı şekilde Batuhan’ın babası da oğlunun arkasından hem hüzünle hem de öfkeyle bakıyordu. Bu kadar isyankar bir evlat yetiştirdiği için yaşlı kalbi sızlıyordu. Bir anda dengesini kaybetti. O sırada büyük oğlu Kerim babasının kolundan tutarak ona destek olmuştu.
“Babam iyi misin?” diye sordu endişeyle. Kardeşini o bile tutamamıştı. İlk defa onu böyle delirmiş gibi görüyordu. Kardeşi bir canavara dönüşmüştü. İsyan ederek bütün gerçekleri az önce yüzüne burması onu bile afallatmıştı. Evet karısı ile o da zorla evlendirilmişti… Ama bunu eşi buradayken söyleyeceğini hiç aklına getiremezdi.
“İyiyim oğul iyiyim…” Azat ağa biraz soluklanarak “Bu Batuhan beni bir gün öldürecek!” dedi kalbini tutmuş, zar zor nefes alıyordu.
Yaşlı babasını odasına götüren Kerim bir bardak su uzattı ona.
“Babam, sizce de doğru bir karar verdiniz mi?” diye sordu yorgun çıkan sesiyle “Batuhan’a da biraz hak veriyorum. 16 yaşındaki bir çocukla kimse evlenmek istemez doğrusu…”
“Sen ne öneriyorsun peki Kerim? Gidip Cihan’ı ve kardeşinizi öldürme mi öneriyorsunuz?”
Kerim ne cevap vereceğine karar veremeden öylece sustu. Babasının sert sözlerle söylediği bu kelimeler ne yazık ki doğruydu.
Kız kardeşi Karaman ailesinin büyük oğlu Cihan’la beraber kaçmıştı. Yapılacak iki yol vardı. Ya kız kardeşi ve onu kaçıran adamı öldürüp iki aile düşman olacaktı ya da kız kardeşin yerine onlardan bir kız alacaklardı.
Karaman ailesi oğullarının canı karşılığında berdele razı olmuştular. Ve ailede tek bir kız çocuğu vardı. O da daha on altısında olan küçük bir çocuktu.
“Neriman, hem Batuhan’ın hem de o küçük kızın hayatını mahvetti… Bunun vebalini nasıl taşıyacak…” dedi Kerim üzülerek oturduğu yerden. Kardeşinin yaptığı şeye o kadar kızıyordu ki! Aklı almıyordu olan biteni. Sesinden ne kadar yorgun ve bitkin olduğu açıktı. Çaresizce saçlarını geriye doğru eliyle taradı. İçinden oflamak geliyordu sadece. Yaşlı adam elinde yuttuğu boş bardağı kenara bıraktı.
“Ben en çok o küçük masum kıza üzülüyorum aslında” deyince oğlu Kerim şaşırarak babasına baktı “O zavallı kızın hayatını Batuhan mahvetmese bari…” dedi, sesinde ki acı ve hüzün o kadar belliydi ki…
“Neden böyle söylediniz baba?”
“O küçük kızı tanırım ben. İyi huylu güzel akıllı bir çocuk. Rahmetli babası gibi çok merhametli bir adamdı, o yavrucakta onun gibi. Belki yaşı küçük ama büyüdüğünde çok güzel genç bir kız olacak. Batuhan o kızın değerini anlar mı ki?”
Yaşlı adam oturduğu yerde bir kolunu kenarda ki masaya dayayarak başını tuttu. Öyle bir ağırı başlamıştı ki dayanılmaz bir hal almıştı “Eninde sonunda o bu eve geri dönecek. Biz ailesiyiz. İnsan doğduğu yere her zaman bağlı kalacaktır. Umarım sonunda bütün öfkesini, kinini o masum kızdan çıkarmaz. Evlilik mukaddes şeydir evladım. Batuhan’ın bunu anlayacak ne aklı var ne de kalbi…”
“Üzülme babam… Allah hayırlısı neyse yapar inşallah!”
“İnşallah oğul inşallah!”