SARVAN ASİL KORKMAZ
Dizlerimin üzerine çökmüştüm. Yüzüne dokunduğumda ellerim buz gibi tenine değdi. Gözleri yarı aralıktı ama içinde bir parıltı yoktu. Sanki oradaydı ama aynı zamanda hiçbir yerde. “Meryem…” diye fısıldadım. Nefesim boğazımda düğümlenmişti. İçimde bir yer çatladı o an. Öyle kırılgan, öyle çaresiz hissetmiştim ki… Ellerimle yanaklarını okşadım, sonra titreyen kollarımla kucağıma aldım onu. Vücudu hafifti ama o an, sanki dünyayı sırtıma almış gibiydim.
“Yardım edin!” diye bağırdım. “Arabayı hazırlayın!” Hizmetçiler panik halinde sağa sola koşuşurken, ben Meryem’i göğsüme bastırarak merdivenlerden yukarı çıkardım. Bir yandan dudaklarını izliyordum, nefes alıyor muydu hâlâ? Kalbi… kalbi atıyor muydu? Her şey o kadar bulanıktı ki. Yalnızca bir an önce arabaya binmek, onu bir hastaneye yetiştirmek istiyordum. Ayaklarım beni taşıyor muydu, yoksa ben sadece korkuyla sürükleniyor muydum, bilmiyorum.
Annem kapıda belirdi. Gecelikle, telaşla koşarak geldi. “Ne oldu Sarvan?! Ne oldu kıza?!”
“Soracak zaman değil! Arabaya bin anne, Meryem merdivenlerden düşmüş!”
Gözleri büyüdü, eli ağzına gitti. “Aman Allah’ım…”
Arabaya koştum. Hizmetçiler kapıyı açtı. Arka koltuğa geçti annem, ben Meryem’i dikkatlice onun kucağına bıraktım. Annem elleriyle Meryem’in başını dizlerine yerleştirdi. Onu sarsmadan, saçlarını okşayarak, gözleri dolu dolu bakıyordu yüzüne.
“Ah yavrum… ah güzel kızım… dayan, olur mu? Bak ben buradayım…” diye mırıldanıyordu.
Ben direksiyona geçtim. Motoru çalıştırdım, ama ellerim titriyordu. Gözüm dikiz aynasında, annemle Meryem’e takılı kalmıştı. Annem gözlerini benden ayırmadan seslendi: “Oğlum dikkatli ol. Ama hızlı git. Hemen gitmeliyiz, çok kan kaybediyor…”
Kan mı?
Annemin sesi kulaklarımda yankılandı. Gözüm aynaya döndü tekrar. Meryem’in beyaz elbisesinin altında kırmızı… koyu kırmızı bir leke… Karnından aşağı süzülüyordu. Annemin elleri telaşla karnına bastırmaya çalışıyordu. Gözleri panikle büyümüş, dudakları titriyordu.
“Allah’ım… yoksa… yoksa bu kız…” dedi annem. Eli titreyerek Meryem’in yüzüne gitti. “Hamile mi bu çocuk?!”
Ayaklarım frenden çekildi, gazı kökledim. Araba taş yoldan sarsıla sarsıla ilerledi. Gözlerim yolda ama aklım orada, arka koltuktaydı. Karnı… kanaması… hamilelik… Meryem mi? Benim karım mı? Biz… biz böyle bir şey konuşmamıştık. Ben bilmiyordum. Hiçbir şey söylememişti. Peki ya… gerçekten öyleyse?
İçimde bir şeyler koptu o an. Kalbim deli gibi çarpmaya başladı. Gözüm karardı. Direksiyon ellerimde değildi sanki, sadece bir an önce hastaneye varmalıydık. İçimdeki korku, öyle tarifsizdi ki. Meryem’i kaybetme korkusu… Belki de henüz haberdar bile olmadığım bir evladı… onu da…
Arabanın içinde annem dua ediyordu, sessizce, nefesi titreyerek. Meryem’in başını dizlerine yaslamıştı, alnına ıslak mendille bastırıyordu. “Sakın gitme yavrum. Sakın bırakma bizi. Daha çok erken. Daha çok şey yaşanacak…”
Ben sadece sürdüm. Delice. Yollar uzadı. Her saniye, Meryem’in canından çalıyordu sanki. İçimde öyle bir dua vardı ki; onu al benden ama nefesini alma diye… Allah’a öyle yalvardım ki… Bir daha bana hiçbir şey vermese bile, onu benden almasın diye… Hızlandım. Yol daraldı. Kalbim sıkıştı. Ama tek bir şeyden emindim: Meryem’in bir daha gözlerini açmaması fikri bile nefes almama engeldi. Ve ben onu o merdivenin sonunda bırakamazdım. Bırakmayacaktım.
Hastanenin acil girişine vardığımda içimdeki panik neredeyse kontrol edilemez bir hâle gelmişti. Arabayı kaldırıma yakın bir yere sertçe frenleyerek durdurdum. Kapıyı açıp fırladım dışarı. Arka kapıyı açtığımda annem hâlâ Meryem’in başını dizlerinde tutuyordu. Elbisesindeki kan lekesi daha da genişlemişti.
“Çabuk oğlum, bir şey yap! Nefes alıyor ama çok zayıf!” dedi annem, sesi titreyerek.
Bir an bile tereddüt etmeden Meryem’i kucağıma aldım. Bedeni hâlâ baygındı, başı boynuma düşmüştü. “Yardım edin! Biri yardım etsin!” diye bağırarak hastanenin cam kapısından içeri daldım.
Birkaç saniye içinde hemşireler ve bir doktor yanımıza koştu. “Sedye getirin!” diye bağırdı biri.
Ama ben bırakmıyordum. “Hayır! Onu dikkatli taşıyın! Merdivenlerden düştü… kafasını, sırtını çarptı… kanaması var!”
Doktor yüzüme baktı, ciddiydi. “Ne zaman düştü? Nereden?”
“Yirmi dakika kadar önce… evde… taş merdivenlerden düştü. Sırt üstü. Sonra bayıldı… kanamaya başladı…” diye hızlı hızlı anlattım.
“Peki, hamile mi?”
Donakaldım. Başımı iki yana salladım. “Ben… bilmiyorum… bilmiyoruz. Annem… şüphelendi… ama emin değiliz.”
Doktor başını salladı. “Tamam. Hemen içeri alıyoruz. Siz burada bekleyin.”
Sedye getirdiler. Meryem’i kucağımdan alırken boğazıma bir şey oturdu sanki. Sanki ellerimden ruhu kayıyordu da tutamıyordum. Gözlerim onun solgun yüzündeydi. Dudakları hâlâ renksizdi. Bir şey söylemedi, bir kez bile kıpırdamadı.
Annem yanıma geldi, koluma girdi. “Allah’ım… Allah’ım sen onu koru. Ben içimden hissediyorum Sarvan… içinde bir can taşıyor o kız. Bak şu kana… başka türlü olamaz…”
O an bir adım geri çekildim. Kalbim hızla atmaya başladı. “Hamile mi?” diye fısıldadım kendi kendime. “Ya gerçekten öyleyse…”
Bekleme salonuna alındık. Her saniye uzuyordu. Zaman gözlerimin önünde kıvrılıp kırılıyordu sanki. İçimde bir sızı, kafamın içinde çığlıklar… Annem dua ediyor, ben nefes almaya çalışıyordum.
Bir saat sonra, doktor tekrar yanımıza geldi. Yüzü yorgundu ama ifadesi sakin kalmaya çalışıyordu.
“Eşiniz şu anda gözetim altında. Travmaya bağlı olarak başında hafif bir şişlik, sırtında ezilme var. İç kanama gözlenmedi ama ciddi darbe almış. En önemlisi…”
Bir adım öne çıktım. “Ne olur açık söyleyin. Lütfen… bilmek istiyorum."
Doktor başını yavaşça salladı. “. Yapılan testler sonucunda eşinizin yaklaşık dört-beş haftalık hamile olduğu anlaşıldı. Düşük riski taşıyor, çünkü düşme neticesinde rahme baskı olmuş ve hafif kanama gözlendi. Bebek şu an yaşıyor. Kalp atışı zayıf ama mevcut. Ancak bu dönem çok hassas. Mutlaka yatak istirahati, düzenli takip ve stres faktörlerinden uzak durması gerekiyor.”
Boğazım düğümlendi. Duyduklarımı tam olarak işleyememiştim. Bir hayat… içinde bir hayat… ve ben bunu bilmiyordum. Onu ne zaman sıktım, ne zaman üzdüm, bilmeden ne kadar tehlikeye attım?
Annem elini göğsüne bastırdı, gözleri doldu. “Ben demiştim… hissettim. Allah’ım… ne olur koru…”
Gözlerimi kapattım. Meryem’i kaybetme korkusuna şimdi bir de onun taşıdığı canı kaybetme korkusu eklenmişti. İçimde tarifsiz bir suçluluk ve aynı zamanda tarifsiz bir umut vardı. Onları koruyacaktım. Artık tek bir adım bile yanlış atamazdım. Hem onun, hem de içindeki o minik kalbin… yaşaması için her şeyi yapacaktım.
Hastanenin bekleme salonunda zaman donmuştu sanki. Gözüm kapının üzerindeki “Yoğun Bakım” yazısına takılmış, beynim durmuş gibi oturuyordum. Annem yanı başımda sessizce dua ediyordu. Her nefes alışımda içimde Meryem’in sessizliği yankılanıyordu. Bebeğin yaşadığını söylemişlerdi… ama düşme riski… her an her şeyin değişebileceği gerçeği, zihnimi paramparça ediyordu.
Tam o sırada, koridordan telaşlı adımlar yükseldi. Kapıdan içeri dalan birkaç kişi oldu. Kalabalığın başında, gözleri kıpkırmızı, yüzü öfkeden ve endişeden kasılmış bir adam vardı. Meryem’in babası. Ardından annesi, ablaları… ve birkaç akraba daha. Hepsi birbirine benzer ifadelerle, panik içinde kapıya yöneldiler.
“Meryem nerede?! Kızım nerede?!” diye bağırdı annesi.
“Ne olmuş? Kızım yaşıyor mu?!” dedi babası, sesi kükreme gibiydi. Gözü beni arayıp bulduğunda, o öfke yönünü bulmuş gibi üzerime yürüdü.
Ayağa kalktım. Yüzümde hiçbir sıcaklık, hiçbir yumuşama yoktu. Göz göze geldiğimizde tüm öfkemin, yılların yükünün damarlarımda nasıl kaynadığını hissettim. Sesim soğuktu ama kararlı:
“Buraya boşuna geldiniz. Meryem’in yanına yaklaşmayacaksınız.”
Babası bir adım daha attı. “Sen kim oluyorsun da—”
“Elimden aldığınız, kendi ellerinizle berdel diye ölüme yolladığınız bir kadını şimdi mi hatırladınız?” diye kestim sözünü. Gözlerimin içine bakamadı. “O kızı o kapıdan alırken ne dedim, hatırlıyor musun? ‘Bir daha göremeyeceksiniz’ dedim. Ve şimdi o sözüm hâlâ geçerli.”
Annesi öne atıldı. “Ama o bizim kızımız!"
“Sizin ‘kanınız’ dediğiniz o kız, yıllarca bir mahkum gibi yaşadı,” dedim, sesi titreyen ama içi dağ gibi durmuş bir adam gibi. “Ona verdiğiniz tek şey acıydı. Şimdi acısını taşıdığı bedeni, benim yanımda. Ve o bedenin yanına kimseyi yaklaştırmam.”
“Bu kapıdan bir adım daha atarsanız, güvenliği çağırırım. Meryem’in yanında olmak isteyen, önce onu terk etmemeyi öğrenmeliydi. Şimdi her şey için çok geç.”
Yüzlerindeki utanç sessizlikle yayıldı. Babası bir şey diyecek gibi oldu ama kelimeler boğazında düğümlendi. Annem arkamda sessizce duruyordu. Ne bana karıştı, ne onlara… çünkü biliyordu, haklıydım.
Gözüm hâlâ yoğun bakım kapısındaydı. “O artık yalnız değil,” dedim yavaşça. “Ben buradayım. O da evladım da… artık sahipsiz değil.”
Ve sonra arkamı döndüm. Bekleme koltuğuna yeniden oturdum. Ne bir gözyaşı döktüm, ne bir kelime daha söyledim. Sadece dua ettim. İçimden, sessizce. Onları yaşatması için. Her şeye rağmen.
Bedirhanlar sessizce çıkıp gittiler. Kızım diye hastaneyi inleten aile iki sözümle çekip gitti. Eğer gerçekten kızlarını düşünselerdi ne olursa olsun gitmezlerdi. Onların da sevgisi buraya kadarmış.
"Özür dilerim Meryem sana yaptığım her şey için özür dilerim güzelim." dedim içimden. Ailesinin ona acı çektirdiği yetmezmiş gibi birde ben yaktım canını. Ama bana bir şans verdi. Ben bu şansı kaybetmeyecegim.
Ne onu nede doğacak olan çocuğumu kaybetmeyecegim.
Annem yanıma gelerek elini omzuma koydu. "Merak etme oğlum Meryemde torunumda iyi olacak" anneme sarıldım sıkıca. Annem benim canımdı. hep bana destek oldu şimdi olduğu gibi.
Her saniye bir ömür gibi geçiyor, her kapı gıcırtısı kalbimi yerinden söküyordu. Gözüm hâlâ yoğun bakım kapısındaydı. İçeride neler oluyordu? Meryem uyanmış mıydı? Bebeğin kalbi hâlâ atıyor muydu?
Tam o sırada koridordan birkaç kişinin telaşlı adımları duyuldu. Kapının köşesinden önce Gökhan göründü, hemen arkasında Şeyda ve babam… Sarvan Ağa. Hepsinin yüzünde aynı endişe, aynı tedirginlik.
“Ne oldu Sarvan?” diye sordu Gökhan, hızla yanıma yaklaşarak. “Nasıl oldu bu? Meryem nasıl?”
Şeyda’nın gözleri yaşlıydı. Yanıma diz çöktü, “Korkudan nefes alamadım… haber gelir gelmez çıktık geldik. Ne olur iyi de…”
Babam, her zamanki gibi soğukkanlı görünmeye çalışsa da yüzündeki çizgilerdeki derinlik onun da darmadağın olduğunu gösteriyordu. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, sadece bir kelime sordu:
“Gelinim iyimi"
Cevap vermek için ağzımı açacaktım ki, arkamdan tanıdık bir ses duyuldu. annem, Gözleri dolu, sesi yumuşaktı ama taşıdığı yükü saklayamıyordu.
“Ben anlatayım,” dedi, kalabalığın ortasında durarak. Herkes sustu. “Meryem gece merdivenlerden düşmüş. Sarvan onu baygın bulmuş. Hemen hastaneye getirdik. Vücudunda ciddi travmalar var ama en azından şu an hayati tehlikesi yok.”
Şeyda ağlamaya başladı. “Allah’a şükür…”
Ama annem devam etti. “Ancak…” dedi ve gözleri doğrudan babama döndü, ardından Gökhan ve Şeyda’ya. “Meryem dört haftalık hamileymiş. Düşme sebebiyle kanama olmuş. Şu an düşük riski var. Bebek yaşıyor ama… her şey çok hassas. Dikkat edilmezse…”
Cümleyi bitirmedi. Zaten gerek de yoktu. Yüzümüzdeki ifade yeterince anlam taşıyordu. Gökhan şaşkınlıkla gözlerini bana çevirdi. “Sen… biliyor muydun?”
Başımı yavaşça iki yana salladım. “Hayır. Hastanede öğrendim. Belki o bile bilmiyordu. Ama… içeride, o hem kendisi için hem de çocuğumuz için savaşıyor.”
Babam derin bir nefes aldı. İlk kez gözlerindeki katılık kırıldı. “Sarvan… oğlum…” dedi, sesinde bir tını vardı, yıllardır duymadığım bir yumuşaklık. "Merak etme gelininde torunumda iyi olacak" sonra bana sıkıca sarıldı. İhtiyacım olan destek buydu babamın desteği.
sonra ayrıldık her kes bir köşeye geçip oturdu. Annem, elini Gökhan’ın omzuna koydu. “Şimdi ona ihtiyacı olan şey huzur. Sessizlik. Dua. Meryem kendine geldiğinde etrafında sevdiklerini görmeli. Ama kalabalığı, kargaşayı değil… sevgiyi hissetmeli.”
Şeyda hafifçe başını salladı. “Yanında olacağız. Sessizce. Onu yormadan.”
Ben gözümü tekrar yoğun bakım kapısına çevirdim. İçimden bir kez daha geçirdim: Ne onu… ne de içindeki minicik kalbi kaybetmeyeceğim. Onlar artık benim her şeyimdi. Ne olursa olsun, bu defa onların arkasında duracaktım.
Karıma da çocuğuma da çok iyi bakacaktım.
Onları kaybetmeyecektim.