EKSİK SEVGİ

1785 Kelimeler
Avlunun taş zemininde akşamın serinliği yavaş yavaş kendini hissettirmeye başlamıştı. Gökyüzü, maviyle turuncunun arasına sıkışmış bir tablo gibiydi. Güneş, dağların ardına usulca çekilirken, taş duvarlara yansıyan loşluk sofranın üzerindeki bakır tabaklara düşen ışığı daha bir yumuşatıyordu. Süreyya Hanım, elinde gümüş işlemeli bir tepsiyle avluya indiğinde sofranın etrafında toplanmaya başlamışlardı bile. Gökhan oturmuş, Şeyda bir yandan sandalye çekiyor, diğer yandan kıkırdayarak çalışanlara fısıltılarla bir şeyler anlatıyordu. Yezda Hanım, her zamanki sakinliğiyle sofradaki çorba kâselerini hizalıyor, tabakların kenarına peçeteleri koyuyordu. Tam bir aile sofrasıydı bu... Üzerinde ekmek kırıntıları, sıcak yemek kokuları ve yıllardır süregelen hikâyelerle yoğrulmuş bir sessizlik vardı. Ve şimdi, o hikâyeye yeni bir sayfa daha ekleniyordu: Devran. Ahmet Ağa baş köşeye kurulmuştu. Yüzünde alışılmadık bir neşe vardı. Arada bir bakışlarını Devran’a kaydırıyor, sonra çaktırmadan başını sallıyordu. Herkes farkındaydı bu sıcaklığın. Gözlerinin içinde, yıllardır görmedikleri o yumuşaklık parlıyordu. Sanki içinde bir yer, oğlunun yeniden gelişine inanmakta zorlansa da, kabullenmenin huzurunu yaşıyordu. Devran, Sarvan’ın tam karşısına oturmuştu. Hafif bir tebessümle etrafına bakınıyor, zaman zaman annesinin tabaklara koyduğu yemekleri övüyor, ara sıra da Yasmin’e bir şeyler soruyordu. Yasmin utangaç bir gülümsemeyle cevap verirken, Gökhan fırsatını buldukça laf sokmaktan geri durmuyordu. Şeyda ise bu gerilimi eğlenceli buluyor, kıkırdayarak sofradaki kaseleri devirmemeye çalışıyordu. Sarvan sessizdi. Omzunu hafifçe geriye yaslamış, eli çenesinde, bir bakışı sofradaki tabakta, bir bakışı karşısında oturan kardeşindeydi. Devran güldükçe, Sarvan’ın dudaklarının kenarı seyiriyor, içinde bir yerde gururla sızı karışık bir şey büyüyordu. Babasının Devran’a olan ilgisini, bakışlarını, her yemekte sadece onunla sohbet edişini fark etmemek mümkün değildi. Ama Sarvan’ın yüreğinde kırgınlıktan çok, geçmişin yerini alan bir kabulleniş vardı artık. Çünkü o, kendi oğlu için bambaşka bir baba olmaya hazırlanıyordu. Süreyya Hanım sofraya otururken tabaklara göz gezdirdi. “Devran oğlum, hâlâ zeytinyağlılara düşkün müsün?” diye sordu, gözleri parlayarak. Devran başını sallayıp, “Anneciğim sen ne yaparsan severim, ama şu sarmalar... çocukluğumdan beri en sevdiğim,” deyince Süreyya Hanım’ın gözleri doldu. “Aman oğlum... sen ne zaman bu kadar büyüdün de, böyle güzel laf eder oldun?” deyip yanağını sıvazladı. Ahmet Ağa, sandalyesine hafifçe yaslanıp önündeki sofraya baktı. Çatalı elinden bırakmış, bakır kadehini usulca çorbasına doğru kaydırmıştı. Sessizlik bir anlığına ağırlaştı sofrada. Sadece uzaklardan gelen cır cır böceklerinin sesi duyuluyordu. Sonra gözlerini Devran’a dikti, uzun uzun baktı. O bakışlarda hem yılların hasreti, hem de bir babanın içine işleyen vicdanı vardı. Derin bir nefes aldı. “Biliyor musun oğlum,” dedi, sesi çatallıydı ama gür. “Sen gidince bu konağın tadı tuzu kalmadı. Evet... herkes vardı, sofra kuruluyordu, bayramda ses oluyordu... Ama bir eksik hep kendini hissettirirdi. Senin boşluğun her gün dolmadı.” Devran gözlerini yere indirdi. Sarvan’ın çatalı havada asılı kaldı bir an. Göz kapakları yarıya indi, çiğnemekte olduğu lokma boğazında büyüdü. Ama yüzüne tek bir duygu yansıtmadı. Ne sitem etti, ne hüzün. Sadece başını hafifçe çevirdi, gözlerini gökyüzüne doğru kaydırdı. Alacakaranlık iyice inmişti. Kendi gölgeleri kadar sessizdi Sarvan. Ahmet Ağa konuşmaya devam etti, sesi biraz daha yumuşayarak: “Ben her gece dua ettim. Dedim ki, Allah’ım ne olur bir gün Devran’ıma da yuvamı göster. Yüreği ne kadar uzaklara gitse de yolu yine bize dönsün. Elimden tuttuğum günleri özledim. Bir babanın evlat hasreti vardır ya... işte o her şeyden ağırdır. Sarvan sağ olsun, hep omzum oldu. Ama... ama senin yokluğun başka.” O son cümle tokat gibi indi Sarvan’ın içine. “Ama senin yokluğun başka.” Bunu duymak... kolay değildi. Hele ki yıllarca o konağın yükünü sırtlamış, babasının gözünün içine bakmış, kardeşinin bıraktığı boşlukları kendi elleriyle doldurmuş bir adam için hiç değildi. Ama Sarvan bunu da sessizce yuttu. Bakışları, sofranın kenarındaki taş oymaya takıldı. Gözleri kızardı ama yüzü gülümsemeye yakın bir ifadede dondu kaldı. O an sofranın üzerinde asılı duran sessizlik, tabakların içindeki buhar gibi yavaşça göğe karıştı. Herkesin yüzünde bir tebessüm, bir kabulleniş, bir memnuniyet vardı. Devran’a dair edilen her söz, her anı, sofranın ortasına bırakılmış bir bayram şekeri gibiydi; etrafına tatlılık yayıyor, yılların eksiklerini cilalıyor gibiydi. Ama sadece bir kişi, bu cilalanan sessizliğin ardında kalan tek çatlağı görüyordu. Meryem. O, tam karşısında oturan adamın, Sarvan’ın, gözlerinin kenarında biriken o kırgın gölgeyi fark etmişti. Diğer herkes Devran’a dönerken, Meryem bir adım geri durup Sarvan’a bakmıştı. Onun kaşının arasındaki kavis biraz daha derinleşmişti. Dudaklarının kenarında duran o belli belirsiz gülümseme, zorla tutulmuş bir kelime gibiydi — sanki biraz daha dursa düşecek. Ama Sarvan hiçbir şey demedi. Hiçbir mimik fazlalığına izin vermedi. Yıllar içinde öğrendiği gibi; hislerini, başkalarının gözünden kaçıracak kadar ustaca sakladı. Ama Meryem’in gözünden kaçmadı. Onun Sarvan’ıydı bu. Her susuşunun rengini bilen, her göz devirişinin arkasındaki sızıyı sezen, onun kalbinin ritmini kendi teninde duyan kadındı. Ve o ritim şimdi biraz sekmişti. Ağırlaşmıştı. Bir şey, Sarvan’ın içinde sessizce eğilip bükülüyordu. Sofrada Devran konuşurken herkes ona gülümsüyor, geçmişin anılarından söz ediyordu. Şeyda kahkahayla “Sen çocukken yengemin pike takımlarını kendine pelerin yapardın Devran abi,” diyerek bir anıyı dillendirmişti. Gökhan, hafif bir alaycılıkla ama içtenlikle “İyi ki geldin, ev eskiye döndü,” diyordu. Süreyya Hanım’ın gözlerinde ise silinmeyen bir yaş vardı. Ahmet Ağa, Devran’a o kadar uzun, o kadar doya doya bakıyordu ki, sanki gözleriyle geçmiş yılları geri çağırmak ister gibiydi. Oysa Meryem sadece Sarvan’a bakıyordu. Diğer herkes Devran’ın dönüşüne sevinirken, o yalnızca sessiz kalan adamın yanındaydı. Çünkü Sarvan bu evde hep susarak büyümüştü. Hep omuzlamıştı. Babasının gölgesinde kalmış, Devran’ın eksikliğini kendi varlığıyla tamamlamıştı. Ama şimdi... Babasının sesiyle gelen “Senin yokluğun başka” sözü, Sarvan’ın içini keskin bir bıçak gibi yarmıştı. Onun yüreğindeki emeğin üstü, bir çırpıda örtülmüştü sanki. Sarvan susmuştu — çünkü hep böyle yapardı. Ama susmak, kırılmamış olmak değildi. Ve Meryem işte tam o anda, sofranın kalabalığına inat, elini usulca Sarvan’ın elinin üzerine koydu. Kimse görmesin diye bakır tabakların gölgesine sakladı dokunuşunu. Parmaklarını Sarvan’ın parmaklarına usulca doladı. Sanki “Ben buradayım,” dedi sessizce. “Kim ne derse desin, ben seni görüyorum. Seni duyuyorum. Senin sustuğun her yerden içeri giriyorum.” Sarvan başını çevirmedi. Gözleri hâlâ taş oymadaydı. Ama Meryem’in eli, onun dünyasında bir sükûn gibi indi kalbine. Kalbinin içine düştü o dokunuş. Tüm sofranın ortasında, kimse görmeden, kimse duymadan bir kırgınlığı sarmalayan tek şeydi o el. Sarvan’ın parmakları hafifçe oynadı, Meryem’in elini sıktı ama çok az. Çünkü o da sesini duyuramayanlardan olmuştu. Ama Meryem’in sıcaklığı, onun kelimesi oldu o anda. Devran konuşmaya devam ederken, herkes onu dinliyordu. Kahkahalar yükseliyor, çatal sesleri tabaklara çarpıyordu. Ama Meryem’in gözleri hâlâ Sarvan’ın üzerindeydi. Onun sırtına görünmez bir omuz, eline görünmez bir dua olmuştu. Çünkü bir kadının yoldaşı olmak, sadece sevdiğin adamla gülmek değildi. Onun kırıldığı yeri kimse görmezken fark edebilmekti. Ve o kırığı avuçlarının içinde saklayabilmekti. Meryem bunu yaptı. Ve Sarvan, o dokunuşla… ilk defa bu sofrada yalnız olmadığını hatırladı. ***** Meryem Odamızda derin bir sessizlik vardı. Rüzgâr, pencerenin perdesini usulca dalgalandırıyor, duvardaki gölgeleri kımıldatıyordu. Başımı yastığa yaslamış, elim karnımın üzerinde, avuç içimle oğlumun minik varlığını hissetmeye çalışıyordum. Yedi aylıktı. İçimdeki bu mucize, zaman zaman hafif bir tekmeyle kendini hatırlatıyor, sonra yine duruluyordu. Her kıpırtısında kalbim biraz daha yumuşuyordu. Anne olmanın, içimde bir canı taşımamın ne demek olduğunu her geçen gün daha derinden anlıyordum. Ama bu gece… başka bir şey vardı içimde. O avluda, o sofrada gördüğüm kırık… hâlâ gözümün önündeydi. Sarvan banyodan çıkarken aynaya göz ucuyla baktı, saçlarını havluyla kurulamaya devam ederken gözleri bana kaydı. Göz göze gelmemizle, içinde tuttuğu ne varsa yüzüne çıktı. O, her zaman kendini saklayan bir adamdı. Ama bu gece saklayamadı. Çünkü ben onu ezberlemiştim. “Yüzünde hâlâ o kırgınlık var,” dedim sessizce, başımı kaldırmadan. “Sofrada bir şey kırıldı. Gülüşlerin içinde bir sızı vardı. Biliyorum, Sarvan…” Üzerine giydiği sade gri tişörtün kollarını düzeltirken gözlerini kaçırdı benden. Her zamanki gibi önce susmayı seçti. Her kelimesini tartarak, önce içinden geçenleri susturarak… Sonra bir nefes verdi. Ağır ve içten bir nefes. Yatağın kenarına oturdu, ellerini dizlerine koydu. Ben yerimden doğrulup ona döndüm, hala karnımı tutuyordum. Oğlumuzun varlığı, bu odada bizi birbirimize daha da bağlıyordu. “Sana bir şey anlatayım mı?” dedi, sesi yumuşaktı ama içinde uğuldayan bir fırtına vardı. Başımı hafifçe salladım, onu dinlemeye hazırdım. “Ben küçükken… babam hep Devran’a bakardı. Ne zaman kapıdan girse, ilk onun gözlerini arardı. Yemeği o bitirmeden sofradan kalkmazdı. Bayram sabahları onun saçını okşar, cebine harçlık sıkıştırırdı. Ben hep kenardan izlerdim. Hep bir adım gerideydim. Ve küçük bir çocuk olarak bunu anlayamazdım Meryem. Kardeşimi sevdiğim halde… onun gördüğü sevgiyi kıskanırdım.” Sarvan’ın sesi titremeye başlamıştı. O her şeyi içine atan adam, şimdi gözümün önünde yavaş yavaş çözülüyordu. Ellerini birleştirip avuç içlerine baktı, sanki yıllardır tuttuğu her kırıntıyı orada biriktirmişti. “Biliyor musun, ben de çok uğraştım. Babamın gözüne girmek için. Onunla tarlaya çıktım, sabah namazında uyanıp peşinden gittim. Hep onun sözünü tuttum, onun gibi olayım istedim. Ama bir gün bile saçımı okşamadı. Bir kez bile gözümün içine bakıp ‘aferin’ demedi. Hep ‘Devran şöyle zeki, Devran böyle yürekli’… Ben sadece işini yapan, yeri geldiğinde sessizce sorumluluk alan bir gölgeydim onun gözünde.” Elimi uzatıp onun elini tuttum. Baş parmağımı avucunun içine usulca sürdüm. Susmuyordu artık. İçindeki bütün yaraları bir bir döküyordu. Sarvan konuşurken, sesi boğuklaşmıştı. Ama kelimeleri netti. İçini açarken bir çocuğun saflığı vardı gözlerinde. Bu, yılların içinde birikmiş bir yalnızlıktı. “Kardeşimi hiç sevmedim desem yalan olur. Devran iyiydi. Saftı, temizdi. O da belki farkında değildi olanların. Ama ben her gece dua ederdim. Bir gün babam da beni görsün diye. Küçük Sarvan'ı, annesinin eteğine tutunup babasının bakmadığı çocuğu… bir gün o da fark etsin, desin ki: ‘Sen de benim oğlumsun.’ Ama o söz hiç gelmedi, Meryem. Hiç gelmedi.” Sarıldım ona. Tüm kalbimle, içimde taşıdığım oğlumuzla birlikte. Onun başını göğsüme çektim. Çünkü artık onun kırıklığını sadece duymuyordum; içimde hissediyordum. Bu adam, yıllar boyunca sessizce savaşmıştı. Sevgiyi hak ettiği halde beklemişti. Ve ben, onun beklediği sevgi olayım istedim. Hayatını sessizce omuzlayan bu adamın yanında, artık susmasına gerek olmayan bir yoldaş olmak istedim. “Sarvan,” dedim fısıltıyla, alnına dokunarak, “senin oğlun, senin sevgini gözüne bakarak alacak. Senin gibi bakmayacak hiç. Çünkü sen, sevmenin ne kadar kıymetli olduğunu ezbere biliyorsun. Eksik aldın, ama eksik vermeyeceksin.” Gözleri dolmuştu. Ama gözyaşı dökmedi. O her zaman ağlamanın eşiğinde durmuş, ama bir damlayı bile dışarı vermemişti. Onun gözyaşları, boğazında düğüm düğüm kalmıştı hep. “Elimde kalan her sevgiyi size vereceğim,” dedi, sesinde bir yemin vardı. “Sana ve oğlumuza.” Başımı onun saçlarına yasladım. Kalbim, onun kalbine değdi. Ve içimdeki oğlum, sanki bizi duyuyormuş gibi kıpırdadı. Sarvan başını kaldırdı, şaşkınlıkla karnıma dokundu. “Hissettim,” dedi kısık sesle. “Ben de,” dedim gülümseyerek. “O da seni duydu Sarvan. Seni seviyor.” Ve o gece… içimizdeki sessizlik, iki kalbin birbirine attığı en dürüst sözlerle doldu. Sessizce birbirimize sarıldık. Çünkü bazen hiçbir kelime, bir dokunuş kadar teselli veremezdi. Ve bazen bir kadının sevgisi, bir adamın çocukluk yaralarını saracak tek şey olabilirdi. Ben o gece Sarvan’a sadece sarılmadım. Onun çocukluğuna, eksik bırakılmış sevgisine, o hiç gelmeyen “aferin”e de sarıldım. Çünkü artık o yalnız değildi. Ve bizim yuvamız… kalbin kıyısında kırgınlık bile olsa, sevgiyle büyüyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE