PERDE ARALIĞI

2112 Kelimeler
Üniversitenin kapısından içeri girdiğinde kalabalık Melek’i içine çekti. Sırt çantaları, vize telaşı, dedikodular, kahkahalar. Herkesin bir yere yetişme hali vardı. Melek’in yoktu. Adımları hep aynıydı; ne hızlı ne yavaş, sadece dengeli. Kampüsün ortasındaki çınar ağacının altında bir an durdu. Yukarı baktı. Yapraklar yeni açmıştı ve güneş aralarından süzülüp gözünü alıyordu. İçine tanımadığı bir his doldu. Adını koyamadı. “Melek!” Ses sağdan geldi. Döndüğünde Kübra’yı gördü. Üzerinde lacivert ferace, başında krem rengi şal, iğnesi papatyalıydı. Yüzü her zamanki gibi gülüyordu. İşletme 1. sınıftandı. Melek’in sıra arkadaşı, dert ortağı, kantin yoldaşıydı. Zuhal Hanım ilk başta “uyuşur musunuz kızım?” diye sormuştu ama uyuşmuşlardı. Kübra, Melek’in sustuğu yerde cümleyi tamamlar, Melek’in çekindiği yerde öne atılırdı. “Geç kaldın sandım,” dedi Kübra, nefesi kesilmişti. Elinde yarım simit tutuyordu. “Hoca yoklama alacakmış bugün. İşletme Hukuku. O suratsız adam.” “Yoklamayı bilmem ama senin nefesin kesilmiş,” diye gülümsedi Melek ve çantasını düzeltti. “Koştum tabii. Servis kaçırdım. Annem yine başladı: ‘Kızım sen bu kafayla okulu bitiremezsin. Akşama kadar uyu, sonra koştur.’” İkisi yan yana yürümeye başladılar. Koridorlar kalabalıktı. Bu onların düzeniydi; Kübra anlatır, Melek dinlerdi. Melek susar, Kübra tamamlar. “Abim dün nişanlandı biliyor musun? Kızı görsen… kaşları yay gibi, gözleri sürmeli. Annem hemen bana döndü, ‘darısı başına’ dedi. Dedim anne, ben daha mezun olmadım. Diplomamı alayım önce.” Melek güldü. “Doğru demişsin.” “Doğru dedim de annem durur mu? ‘Mezun olunca da evlenilir, hem okursun hem çocuk bakarsın’ dedi. Ah Melek, bizim evde diploma değil, çeyiz konuşuluyor. Sandık hazır bile. İçinde ne yok ki. Dantel, havlu, pijama takımı…” Amfi binasına girdiklerinde koridorda uğultu vardı. Duvarlarda duyuru kağıtları asılıydı: “Staj Başvurusu”, “Tiyatro Kulübü”, “Bahar Şenliği Gönüllüleri”. Melek’in gözü istemsizce giriş kapısına kaydı. Her sabah yapardı bunu. Kimi arıyordu? Bilmiyordu, ya da bilmek istemiyordu. Geçen hafta olmuştu. Çarşamba günü. Kütüphane çıkışıydı ve Eskişehir’in o meşhur ince yağmuru başlamıştı. İnsanı inadına ıslatan cinsten. Melek şemsiyesini açmamıştı. Neden açmadığını kendisi de bilmiyordu. Belki ıslanmak istemişti. Saçları alnına yapışmış, kirpikleri damla damla olmuş, burnu soğuktan kızarmıştı. Kantinin önündeki banklarda bir çocuk oturuyordu. Tek başına. Kitap okumuyor, telefonuyla oynamıyordu. Sadece duruyordu. Yağmurda. Islanıyordu. Siyah mont giymişti, saçları ıslak ıslak alnına düşmüştü. Melek yanından geçerken çocuk başını kaldırmıştı. Göz göze geldiler. Bir saniye. İki saniye. Dünya durmadı. Film değildi, müzik de çalmıyordu. Ama Melek’in içi durdu. Midesine soğuk bir şey oturdu. Çocuk bakmadı, gördü. Bakmak geçiciydi. Görmek ise içine almak. Melek yoluna devam etti ama adımları hızlandı. Kalbi neden bu kadar hızlı atıyordu, anlamadı. Sonra iki gün boyunca o çocuğu görmedi. Unuttuğunu sandı. Unutmamıştı. “Ne oldu?” dedi Kübra, Melek’in koridorun ortasında durduğunu fark edince. “Yok bir şey,” dedi Melek ve hızlı adımlarla yürümeye başladı. “Geç kalacağız, hoca kızıyor.” Amfiye girdiler. 204 numaralı amfide orta sıralardan birine, camdan uzak bir yere oturdular. Kübra çantasını bıraktı, etrafına bakındı. “Esra gelmemiş,” dedi saçını düzeltirken. “Sevgilisiyle kavga etmiş yine. Çocuk aramamış iki gündür. Durumlar karışık. Dün gece yurtta ağlıyordu.” Melek defterini çıkardı. “Hangi Esra? Hukuktaki mi?” “Yok kız, bizim Esra. Kıvırcık saçlı. Yeşil pilot kalem kullanan.” “Haa. O.” Kübra çantasından çıkardığı suyu açtı. “Sen hiç kavga ettin mi biriyle?” Melek duraksadı. Kalemi elinde kaldı. “Kiminle? ” “Sevgiliyle,” dedi Kübra gayet normal bir şey sorar gibi. Melek’in yanakları kızardı. “Yok.” “Ben de yok,” dedi Kübra ve bir yudum su içti. “Bence abartıyorlar. Ne kavgası? Daha iki ay olmuş tanışalı. İnsan tanımadan neyin kavgası?” Prof. Dr. Celal içeri girdi. Kel, gözlüklü, sesi amfiyi dolduran bir adamdı. Uğultu anında kesildi. “Ticari İşletme Hukuku. Açın 3. üniteyi. Geçen hafta kaldığımız yerden devam ediyoruz,” dedi. Melek not tutmaya başladı ama aklı bir haftaydı. Adını bilmiyordu. Bölümünü bilmiyordu. Sadece vardı. Eskişehir’de bir yerde nefes alıyordu ve bu bilgi bile Melek’in içini tuhaf şekilde huzursuz ediyordu. Dersin ortasında kapı açıldı. Birkaç kişi geç kalmıştı. Melek bakmamayı öğrendiği için başını kaldırmadı. Bakarsa belli olurdu. Yanağı kızarır, Kübra anlardı. Ama Kübra dürttü onu. Dirseğiyle usulca. “Şuna bak,” diye fısıldadı. Melek istemsizce başını çevirdi ve kalbi durur gibi oldu. Siyah mont. Aynı çocuk. Islak değildi bu kez. Saçları kuruydu ve hafif dalgalı şekilde geriye atılmıştı. Alnı açıktı. Kaşları çatık değil, ifadesi rahattı. Ama yüzü… yüzü dikkat çekiciydi. Gözleri uzaktan bile belli oluyordu. Gri. Evet, gri. Kış gökyüzü gibi, bulut arkasından sızan güneş gibi. Elinde defter yoktu, çanta yoktu. Kot pantolon, beyaz tişört, üstüne siyah mont giymişti. Sade giyinmişti ama duruşu pahalı duruyordu. Kendinden emin. Arka sıraya doğru yürüdü. Yürken üç farklı masadan selam aldı. “Mustafa!” diye seslenen oldu. “Kanka geç kaldın,” diyen oldu. Başıyla güldü, el kaldırdı. Otururken yanındaki çocukla yumruk tokuşturdu. Demek adı Mustafa’ydı. Melek’in kalemi kağıtta kaldı. Mürekkep dağıldı ve kocaman mavi bir leke oldu. “Kim bu?” diye fısıldadı Kübra kulağına eğilip. “Bilmiyorum,” dedi Melek. Yalan söyledi. Biliyordu. “Yeni mi? Hiç görmedim. Bizim bölümden değil kesin. Hukuk herhalde. Tiplere bak. Herkes tanıyor.” Melek cevap veremedi çünkü Mustafa döndü. Ve baktı. Doğrudan Melek’e. Aradaki on sıra bir anda yok oldu. Sınıf, hoca, Kübra, defter… hepsi silindi. Bir saniye. İki saniye. Üç saniye. Gözleri griydi ve derindi. Dibi görünmeyen bir göl gibi. İçine düşsen çıkamayacağın cinsten. Gülümsedi. Ufacık. Sadece ağzının kenarı kıpırdadı. Selam gibi. Melek nefesini tuttu. Parmakları defteri buruşturdu. Mustafa bakışını çekti ve önündeki çocuğa döndü. Bir şey dedi, güldüler. Sanki az önce Melek’e bakmamış gibi. Sanki o üç saniye yaşanmamış gibi. Sanki Melek yokmuş gibi. Melek’in yanakları yandı. Kulaklarına kadar kızardı. Utandı. Neden utandığını bilmiyordu. Sanki suçüstü yakalanmış gibi hissetti. Kalemi sıktı. Tırnağının ucu beyaza döndü. “Ders…” dedi Kübra’ya. Sesi zor çıktı. “Dinleyelim.” Ama dinleyemedi. Kırk dakika boyunca ensesinde bir ağırlık hissetti. Alev gibi. Sanki biri ona bakıyordu. Dönmedi. Dönemezdi. Dönerse ağlayacak gibiydi. Neden ağlayacaktı? Bilmiyordu. Ders bittiğinde hoca, “Arkadaşlar, çıkabilirsiniz,” dedi. Herkes kalktı. Sandalye gıcırtıları, defter kapama sesleri, çanta fermuarları… Melek bilerek yavaş topladı. Elleri titremesin diye her hareketini ölçtü. Kalemi çantaya üç denemede koyabildi. Kübra, “Kantinden bir şey alalım mı? Açlıktan öldüm. Poğaça yiyelim,” dedi. “Tamam,” dedi Melek. Sesi hâlâ boğuktu. Çıkarken göz ucuyla arka sıraya baktı. Boştu. Gitmişti. İçine tuhaf bir boşluk oturdu. Gitmişti işte. Ne olacaktı? Yanına gelip “Merhaba” mı diyecekti? Kantinde sıra vardı. Kızlı erkekli gruplar kahkaha atıyordu. Kübra öne geçti. “Ben alırım. Sen otur, yer tut. Cam kenarı boş orası.” Melek bahçeye çıktı. Çınarın altına oturdu. Çantasını yanına koydu. Ellerini ovuşturdu. Hava soğuk değildi ama içi üşüyordu. Ve gördü. Ama yalnız değildi. Etrafı kalabalıktı. Beş altı kişi. Kızlar, erkekler. Bir bankı tamamen kapatmışlardı. Sarışın, uzun saçlı bir kız Mustafa’nın yanına oturmuştu ve koluna girip bir şeyler anlatıyordu. Gülüyordu. Başını Mustafa’nın omzuna yasladı. Mustafa itmedi. Dinliyordu. Diğer yanda bir çocuk bir şey anlattı, Mustafa kahkaha attı. Gerçek, içten bir kahkaha. Sonra ayağa kalktı, başka bir gruba el salladı. “Oğlum maç yapıyoruz, gel!” diye bağırdı. Sosyal. Enerjik. Popüler. Herkesin tanıdığı, herkesin yanına gitmek istediği tipti. Melek’in midesine bir yumruk indi. Nefesi kesildi. Tanımıyor bile. Adını iki dakika önce öğrendi. Konuşmamışlar. Bir bakış. Yağmurda bir saniye. Derste üç saniye ve ufacık gülümseme. Ama acıdı. Göğsünün ortasında keskin bir sızı. Sen kimsin Melek Yalçın? Babası TCDD işçisi, annesi ev hanımı. Utangaç, sessiz, kimsenin dikkatini çekmeyen kız. O kim? . “Melek!” Kübra elinde iki çay ve poğaçayla geliyordu. “Ne oldu? Rengin atmış. Hasta mısın sen?” “Yok bir şey,” dedi Melek ve çayı aldı. Eli titredi. Bardak tabağında şıngırdadı. Kübra banktakilere baktı. Durumu anladı. Kaşını çattı. “Haa… o çocuk. Mustafa Demirkan. Herkes tanır onu. Popüler. Kızlar peşinde. Bak Derya yapışmış yine.” Melek cevap vermedi. Çaydan bir yudum aldı. Boğazını yaktı ama hissetmedi. “Boş ver,” dedi Kübra ve oturdu. Feracesini düzeltti. “Bakışından belli. Kelebek gibi. Bir çiçekten ötekine konar. Uğraşılmaz. Kalp kırar bu tipler. Annen duysa kızar.” Kelebek gibi mi? Yağmurda ıslanıyordu o çocuk. Kelebekler ıslanmaz. Kaçar. Sıcak arar. “Adı Mustafa’ymış,” dedi Melek. Kendine kızdı. Söyledi yine. Dilini tutamadı. “Evet. Mustafa Demirkan. Hukuk 3. Sınıf. Bizden büyük. Babası Rıza Demirkan. Çok zengilermiş...” Melek duymak istemiyordu. Dersler bitti. Eve dönerken Kübra’yla ayrıldılar. “Sana yazayım mı akşam? Notları atarım,” dedi Kübra. “Yaz,” dedi Melek. “Olur.” Eve geldiginde Zuhal Hanım kapıda karşıladı. Elinde bez vardı. “Geç kaldın. Merak ettim. Telefon da açmıyorsun.” “Ders uzadı. Hoca örnek çözdü,” dedi Melek. Yalan söyledi yine. “Yüzün solgun. Hasta mısın? Alnın sıcak mı?” Zuhal Hanım elini Melek’in alnına koydu. “Değilim anne. Yorgunum sadece.” Odasına girince yatağa uzandı. Tavana bakip gözünü kapattı. Sarışın kızın eli Mustafa’nın kolunda. Kahkahaları.. Kalkıp aynaya gitti. Kendine baktı . “Ne sandın Melek?” dedi fısıltıyla. Sesi titriyordu. “Seni mi bekliyor? Prenses misin? Adını bile bilmiyor. Sen kimsin? İşçi kızısın. O zengin” Haklıydı. Ama kalbi haklı değildi. Kalbi, “Baktı,” diyordu. “Yağmurda baktı. Bugün baktı. Üç saniye. Bana gülümsedi.” “Bakmak ne ki?” diye bağırdı aynaya. “İnsan kediye de bakar. Duvara da bakar. Boşluğa da bakar. Gülümsemek ne? Nezaket.” Yatağa döndü. Yastığı yumrukladı. İçinden ağlamak geldi. Neden? Gece uyuyamadı. Telefon titredi. Kübra. _“Kızın adı Derya. Yanındaki. Sarışın olan. 3. sınıfmış. Mustafa’yla aynı sınıftalar. Sevgili değiller ama anladın işte. Mustafa’nın kankası Emir dedi ki ‘Mustafa herkese güler’. Üzülme.”_ Melek telefonu göğsüne bastırdı. Herkese güler. Sabah kahvaltı da Sedat Bey gece vardiyasından gelmiş, uyuyordu. Zuhal Hanım, “Bugün erken çık,” dedi. “Pazara gideceğim, sen de gel. Elimden tutarsın. Domates biber alacağız.” “Tamam,” dedi Melek. “Ders 11’de. Sonra gideriz.” Okula giderken içi kıpır kıpırdı. Görecek mi? Gördü. Kampüs girişinde. Tek başına değil. Üç kişi. İki erkek, bir kız. Duvara yaslanmışlar. Mustafa ortada. Bir şey anlatıyor, diğerleri gülüyor. Melek’in adımları yavaşladı. Kalbi göğsünü dövmeye başladı. Mustafa başını kaldırdı. Gördü. Melek’i. Bir saniye. İki saniye göz göze geldiler. Mustafa’nın yüzünde tanımaz bir ifade yoktu. Gülümsedi. Elini kaldırdı. Selam verdi uzaktan. Melek dondu. Elini kaldıramadı. Kafasını salladı sadece. Aptal gibi. Yanındaki çocuklar Melek’e baktı. Mustafa bir şey dedi, duymadı. Mustafa bakışını çekti ve arkadaşına döndü. Konuşmaya devam etti. Tanımıyor gibi değildi. Tanıyordu. Melek’in boğazı düğümlendi. Gözleri yanacak sandı. Neden? Sevinçten mi? Yürüdü arkasına bakmadı ama hissetti. Amfiye girdi. Kübra gelmişti. “İyisin bugün,” dedi. “Öyle mi?” dedi Melek. Ders başladı. Kapı açıldı. On dakika geç. Mustafa. Geç kaldı ama umursamaz değil. “Hocam kusura bakmayın, bölüm başkanlığı,” dedi. Herkes güldü. Hoca bile. Arka sıraya yürüdü. Yine tek değil. Yanına iki kişi oturdu. Kızlı erkekli. Ders boyu fısıldaştılar, güldüler. Melek dönmedi. Ama biliyordu. Oradaydı. Hoca, “Proje ödevi. İkişerli grup. Haftaya liste panoda,” dedi. Sınıf karıştı. Fısıltı. “Seninle mi?”, “Aykut’la yazıldık”. Melek’in yanına Esra oturdu. Kıvırcık. “Partner olalım mı? İkimiz de yalnızız.” Melek başını salladı. “Olur.” Göz ucuyla arkaya baktı. Mustafa’nın etrafı dolmuştu. “Kanka bizimle yap.” “Mustafa gel bize.” Mustafa elini kaldırdı. “Durun lan, ben Zeynep’le yapacağım zaten.” Zeynep. Kumral, uzun boylu kız. Bölüm birincisi. Melek’in içi indi. Zil sesi yoktu üniversitede. Hoca “ders bitti” dedi. Herkes çıktı. Melek kantine indi. Kübra hocayla konuşmaya gitmişti. Çay aldı. Boş masa buldu. Kitabını açtı okuyamadı. Harfler dans ediyordu. Karşındaki sandalye çekildi. Gölge düşunce başını kaldırdı. Mustafa Demirkan. Elinde çay vardı bu kez. İki tane. Birini Melek’in önüne koydu. Melek’in kalbi durdu. Sonra delirdi. Göğsünü dövdü, duyacak sandı. Konuşmadı. Melek de konuşamadı. Dili damağına yapıştı. “Teşekkür” bile diyemedi. On saniye. Yirmi saniye. Kantin uğultusu gitti. Kızların kahkahası gitti. Çay kaşığı sesi gitti. Mustafa, Melek’in gözlerine baktı. Melek’in elleri masanın altında titriyordu. Sıkıyordu eteğini bırakıyordu. Mustafa gülümsedi. “Yağmurda ıslanıyordun,” dedi. Melek’in nefesi kesildi. Biliyordu. Hatırlıyordu. “Üşütmedin mi?” dedi. Melek başını salladı. Hayır. Evet. Bilmiyordu. Mustafa çayı itti. “İç. Soğuk.” Sonra kalktı. “Görüşürüz Melek Yalçın,” dedi. Adını biliyordu. Soyadını biliyordu. Gitti. Tek kelime etmedi Melek. “Merhaba” demedi. “Adımı nereden biliyorsun” demedi. Kübra geldi. Koşarak. “Kusura bakma, hoca soru sordu. Ne oldu? Betin benzin atmış. Ölü gibi. Mustafa Demirkan mıydı o?” Melek konuşamadı. “Melek? Bana bak. İyi misin? Konuştunuz mu?” “Hiç,” dedi sonunda. Sesi yok. Hava. “Hiç.” Ama her şeydi. O oturuş. O bakış. O “Yağmurda ıslanıyordun”. O “Görüşürüz Melek Yalçın”. Tanımıyor gibi davranmadı. Bal gibi tanıdı . Yağmurdan tanıdı. Adını öğrendi. Ve Melek’in içi, ilmek ilmek sökülmeye başladı. Çok güzeldi. Kahrolasıca güzeldi. Gözleri derin derin çok güzel bakıyordu. Ve bu sadece başlangıçtı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE